31 Mart 2012 Cumartesi

OKUNMANIN MUTLULUĞU YAZMAKTAN GÜZEL


Bazen kendimi BBG evinde gibi hissediyorum. 
Şimdi havalara girip o programı hiç izlememiştim demeyin. Mutlaka ucunda kıyısından izlemişliğiniz vardır. 
Tenisle ilgili yazımın ardından telefonuma aynen şu mesaj geldi; "Sen ne tatlı bir kadınsın arkadaşım, yolda giderken yazını okudum süperdi." 
Filiz doktora yapıyor ve cumartesi günleri derse gidiyor. Benim yazılarım onun telefonuna geldiğine ve yolda telefonundan okuduğuna göre bana şöyle yazması gerekmiyor mu; "Arkadaşım allah iyiliğini versin. Bu saatte neden yazı yazıyorsun, yazını mı okuyayım arabayı mı kullanayım bilemedim." 
Gerçi biz kadınlar araba kullanırken kenarlara taşırmadan ruj, kalem, far süren yaratıklarız ama telefondan Blog okumak... Ne diyeyim bravo!
Arkadaşlarım, görüşemediğim akrabalarım, eski dostlarım, hatta ilişkimi kestiğim eski tanıdıklarım bile "ne yapıyormuş bu" diyerek  Blog'um sayesinde benden haber alıyorlar.
Yani BBG evinden bir farkım kalmadı. Allahtan annemin bilgisayarı yok yoksa "evimin önünden geçip Kuzuluk'a gittin de bana uğramadın öylemi!" diyerek küser uzun zaman da konuşmazdı. Annelerin düz mantığını kendimden bildiğimden, otobüs şoförüne "Annemin evinin önünde  çay ve ihtiyaç molası verelim" diyemeyeceğimi de anlamazdı. 
Bazen yazılarım dolayısı ile kırılanlar oluyor tabi. Mesela kuzenim Hülya 2010 yılında yazdığım "Neşeli Pazarlar" yazımdan dolayı  hiç neşelenmemiş. Hatta "Sen şimdi kimin Pazarını neşelendirdin?" diye bir sürü sitem etmişti. Allahtan kardeşim gibidir de gönlünü hemen aldım.
Sevgili arkadaşım Nuray yazılarımı takip edip en çok yorumlayanlardan biri. Yorum köşesinde onun adına rastlayamazsınız. Bahanesi şu; "Benim yorumlarıma toplum henüz hazır değil." Ama haftanın en az iki günü buluştuğumuz için topluma söyleyemediği her şeyi benim üzerimde deniyor. Bundan şikayetçi miyim? Kesinlikle değilim. ( Laf aramızda ondan biraz tırsıyorum.)
Nesrinle paylaşım içindeyiz. Bana bazen ilginç konular hatırlatıyor, müthiş bir birikimi ve gözlemi var. Geçen gün bana kahve içmeye gelirken şöyle dedi; "Senin bu giriş kat komşularını çok çekişmeli buldum." Sorar gözlerle bakınca şöyle dedi;
"Biri kapının önüne antik Mısır  ikonu, diğeri de Yunan heykeli koymuş."
Allah allah, Ben niye fark etmedim ki!
Ertesi gün asansörden inince karşılıklı iki daireye de baktım. Yüksekçe bir saksıda yapma çiçek sandığım heykel  hakikatten Yunan heykeli, diğeri de eski  mısır yazılarının bulunduğu yamuk yumuk bir taş. İlgi ile gören göze ne demeli?
Şimdi ben bunları yazmayayım de ne yapayım.
Arkadaşlarımı ve beni okuyan, takip eden herkesi seviyorum.





30 Mart 2012 Cuma

BAHAR SARHOŞLUĞU


Normalde bahar geldiğinde insanlarda bir hafifleme, kuşlar, börtü böcekler, ne güzel bir  hava var, koşalım, coşalım gibi duygular yaşanırken bizim evin ahalisi toptan psikopata bağladı iyi mi?
Bir kaç gündür migren atakları yaşıyorum. Evden dışarıya çıkmak istemiyorum. Kafamı çevirdiğim her yer tozlu ve pismiş gibi geliyor. 
Bu suratsız halimi gören Beyefendi de inceden lafı geçiriyor. "Gülünce güzel oluyorsun." 
Yani bu sözün Türkçe meali "suratsız halin hiç çekilmiyor."
Ortanca kızım hafta sonu gireceği YGS sınavının stresi ile bir bakıyorsun asabi halller içinde, bir bakıyorsun bale yapıyor, şarkı söylüyor.  " Kaybettik çocuğu" diye düşünürken normal hallerine dönüyor.
Küçük kızım zaten ergen, onun için baharın bir anlamı yok. Ona her mevsim bahar.

Evdeki tek aklı başında olan büyük kızım da suratlı suratlı evin içinde gezmez mi? "Eyvah ki ne eyvah!"
Sana ne oldu demeye kalmadan bunaldığını herkesin kahrını kendisinin çektiğini, biraz da onun kahrını çekmemiz gerektiğini söylüyor. 
Ailemizde her şey yerli yerindeyken birdenbire gelen bu duygu boşalmasının tek müsebbibi bahar diye düşünüyorum.
Bahar yorgunluğu  yaşıyoruz diyeceğim ama korkuyorum, bahar 3 ay ve birinci ay henüz bitmek üzere. Bu nasıl yorgunluktur. Üçüncü ayın sonunda öldürür bizi.
Uzmanlar güneş ışığının insanın ruhsal ve fiziksel enerjisini arttırdığını söylüyor fakat bizde neden tersi oldu anlamadım.
Sonra bir yerde okuduğum yazıya göre İlkbaharda havadaki elektrik yükünün artmasının insanları olumsuz etkilediğini söylüyor. Demek ki bizim elektrikler kısa devre yapmış anlaşılan. Bu dönemde havada pozitif iyonların artması insana zindelik verirken, negatif iyonların artması da yorgunluğa, halsizliğe ve gerginliğe neden oluyormuş. 
Negatif iyonlarım artmış olmalı ki  her sabah arabanın kapısından elime elektrik çarpıyor. Bir gün elim arabanın kapısında saçlarım dikelmiş olarak öğlece kalacağım mazallah.

İsveç'te yapılan bir araştırmaya göre İlkbaharda erkeklerde  depresyon, kadınlarda aşırı sinirlilik ve psikolojik rahatsızlıklar artmaktaymış. Bu araştırma İsveç'te olduğuna göre  belirtileri tersinden düşünmek lazım. Bizim erkeklerde pek depresyon olmaz. Onlar doğrudan işi aşırı sinirlenmeye bağlarlar. Kadınlar da depresyona girme eğilimindedirler.
Bu yazıyı yazarken cam kenarında oturuyorum. Dışarıdan gelen güneş ışığı bilgisayarımın ekranına geliyor. Ekranda binlerce minicik toz gözüme çarpıyor. 
İsveç kadınları gibi sinirlensem bilgisayarı fırlatmam gerekecek, Eh ne yapalım! Bu durumda depresyonda olmak daha mantıklı değil mi?

29 Mart 2012 Perşembe

İKİ RAKET BİR TOP


Yaklaşık 6 aydır uzaktan uzaktan bakışıyorduk birbirimize. Aslında onun beni pek iplediği de yoktu. Uzaktan gördüğüm kadarı ile hep meşguldü.  Sadece bende 6 yılın  istek ve özlemi vardı
Önce kızlara teklif ettim, hiç oralı olmadılar. Okul var, ders var, iş var..
Hafta sonu olsun bari?
...
Sonra arkadaşlara sordum hadi birinizle oynayalım şunu?
Sanki Bedmington oynamayı teklif etmişim gibi ilgilenmediklerini belli eden bir tavır içine girdiler. Biraz heveslenir gibi olan Nesrin'de 6 aydır "hadi" demediğine göre biz uzaktan uzağa bakışacaktık anlaşılan.
İki gece evvel büyük kızıma sitem ettim. "Bir sürü ders aldın hiç olmazsa hafta sonları oynayalım." Zamanının olmadığını söyledi ki haklıydı.
Konuşmalarımızı duyan Beyefendi talip oldu.
"Birlikte oynayalım."
Bir dönem hocasından ders aldım, 4 yıl boyunca oynadım, rakete rekat diye espri yapan, topları için "Şişiyormu bu?" diye alay eden bir adamla tenis oynayacağım.
Eldeki malzeme bu ne yapalım.

Giydik eşofmanlarımızı, aldık raket ve toplarımızı 6 aydır balkonumdan bakıştığımız tenis kortuna indik. Kortun bir kenarında Skuaş (duvar tenisi) duvarı hazırlamışlar. Acemi biriyle kocaman kortta oynamaktansa kısa paslarla duvara vurarak oynayalım diye düşündüm. Bir topu ona verdim, diğerini kendim aldım. Başladık oynamaya.
Beyefendi bir iki denemeden sonra topları karşılamaya başladı. Benim hayretli bakışlarım altında gayet güzel forehand ve backhand vuruşlar yapıyor. Birazdan; "Wenüs Williams'mıdır nedir, onunla bir kaç kez oynamışlığım var." diyecek düşüp bayılacağım. 
"Sen daha önce tenis oynamış mıydın?" diye soruyorum. Masa tenisi oynadığını söylüyor. 

 O gayet güzel atışlar yaparken benim attığım bir top havalanıp kortun yüksek duvarlarının üzerinde kalıyor, almak mümkün değil. Gitti güzelim top.
Sonra bir saate yakın filelerde oynamaya başlıyoruz. Her topumu karşılayamasa da bir acemiye göre gayet iyi vuruşlar yapıyor. Oraya buraya koşturuyoruz. İyi oynayan benim, topu ıskalayan, kenardaki topları toplayan o, fakat ben ter içinde kalıyorum. Onda bir gram yorgunluk belirtisi yok.
Olsun çok mutluyum nihayet bir tenis partnerim oldu.
Kim bilir bakarsın çiftler turnuvasına bile katılabiliriz, neden olmasın...
..
Bu arada geçen yıl İskoçya'da yapılan Uluslararası gençler Skuaş şampiyonasında  altın madalyayı kim  aldı diye düşünürsünüz?
İran'lı bir genç almış.
Hatta aynı turnuvada gümüş madalyayı alan da yine İran'lıymış.
1800 yıllarında İlgiltere'den dünyaya yayılan tenis  her yıl Haziran ayının sonunda Londra'da Winbledon Tenis  turnuvası adıyla yapılıyor. 
İngiltere'den dünyaya yayılmış olan oyunda, İngiliz tenisçiler son yıllarda ilk üçe bile giremiyorlar.
Hatta tek erkeklerde 1936 yılında Fred Perry'den sonra Winbledon'u hiç bir ingiliz kazanamamış. 
( Fred Perry markasının nereden geldiğini de öğrenmiş olduk böylece.)

Not;
 Resimler biraz gönlümüzü açsın istedim.Üstteki Maria Shapova. Soyadı bile şarapı çağrıştırıyor. :) İkinci resim Pete Sampras. 
Tabi ki o olmadan olmaz, 3. resim Anna Kournikova.

.. MIŞ GİBİ


İzmi'rde bir tekstil firması beyaz gibi davranan siyah kumaş üretmiş. Haber ilk okunduğunda sanki pek bir şey ifade etmiyormuş gibi görünüyor. Siyah olduğu halde güneş ışınlarını yansıtan kumaş yapmak siyah rengi her mevsim giymek isteyenler için iyi fikir olsa gerek. Bu haberi okudularsa özellikle Cem Yılmaz, Sinan Çetin, Neslihan Yargıcı pek sevinmiştir her halde.
Ben kumaşın işlevselliğinden ziyade haberin güzelliğine takıldım.
Beyaz gibi davranan siyah kumaş...
Mış gibi davranmak
Mış gibi davranmaya mehilli bir toplum olarak aslında güzel bir buluş olmasına rağmen gazetelerde küçük puntolarda kaybolup gitmiş. 
Oysa severiz biz mış gibi olmaları;
Zenginmiş gibi yapan züğürtler,
Fakirmiş gibi yapan, paragözler,
Kibarmış gibi yapan terbiyesizler,
Safmış gibi yapan uyanıklar,
Çalışkan rolü yapan tembeller,
Anlayışlı rolü yapan vurdumduymazlar,
Dost gibi davranan yalancılar,
İnsan rolü yapan ...
..


26 Mart 2012 Pazartesi

MEDİNE DİLENCİSİ


Nesrin'le Kahve Dünyasında oturuyoruz. Burnumuzun dibine dergi uzatıldı. "Abla kardeşimi okutuyorum. Yardım edin Lütfen!" Öğlece kalakaldık, ne diyeceğimizi şaşırdık.
Bir kaç gün önce saçı röfleli 13-14 yaşında bir kız çocuğu elindeki tükenmez kalmeleri burnumuza uzatmıştı aynı bahane ile. 
Arkadaşlarımla yaptığımız iki günlük kaçamak sırasında otobüsteki iki genç birbirlerine "Medine Dilencisi" diyorlardı.  Tatil dönüşü yardımcım Medine Koştura koştura iş yaparken muhabbet ediyoruz ki şöyle söyledi. "Bu yıl Belediye  bana kömür yardımı yapmadı. Oysa kirada oturuyorum,  komşularımdan daha zengin değilim, onlar gibi Medine dilenciliği mi yapmam gerekiyor?"
Medine Dilencisi yazınca  sözlüklerden birinde "Üzgünüz veri tabanımızda yaptığımız arama sonucu böyle bir kelimeye rastlayamadık" diyerek üzgün bir surat resmi koymuşlar. Başka bir sözlükte; Üstü başı dökülen perişan kişi olarak anlatılıyor. "İyi de bu kişiler sadece Medine'de mi var?" diye düşünürken Google'da Almancasının Lumpig olduğunu gördüm. Demek Almanlar da Medine Dilencisini biliyorlar. Sanırım bu Hint fakiri gibi bir şey.

Her konuda bilgisi olan Vikipedi'de dilencilik başlığının altında sadece şunlar yazıyor; "Bu maddenin tarafsızlığı konusunda kuşkular bulunmaktadadır." Kuşkucu yaklaşıma bakarmısınız?
Hatırladığım kadarıyla 2008 yılında İstanbul Büyükşehir belediyesi tarafından dünyada ilk kez  dilencilik sempozyumu düzenlenmişti. Sempozyumun sonunda ne kararlar çıktı bilmiyorum ama dünyada ilk dilencilik yapan robotu tahmin edersiniz ki japonlar yapmış.
New york'ta 17 yıldır dilenen ve dünyanın en zengin dilencisi olarak anlandırılan adamın aktör Irwin Korey olduğu anlaşılmış. 3.5 milyon dolarlık bir evde oturan 97 yaşındaki adam topladığı paraları Küba'daki çocuklara yardım eden bir vakıfa bağışlıyormuş. Eşi öldükten sonra yanlızlık çeken aktör dilencilik yapmanın yalnızlığına çare olduğunu söylüyormuş. Tabi orada bizde olduğu gibi evlendirme programları yok. Buraya gelsin, iki günde yalnızlığına nasıl çare buluyor bizim çöpçatan programlar.

"Yaşlı adam dilencilikten topladığı paralarla Starbucks'ta kahve keyfi yaptı." diye bir haber okursanız bu olayın nerede olduğunu tahmin edersiniz?
İnanamayacaksınız ama bu olay Taksim'de oluyor. Kolu sargılı yaşlı adam topladığı paralarla kahvesini içerken zabıtalar tarafından fark ediliyor. Zabıtalar kırık kolu için hastaneye götürmeye kalkınca sargıyı çözüyor ki elinde hiç bir şey yok. Yaşlı adam dolandırıcı ama bir tarzı var. Mahalle kahvehanesinde değil de Starbucks'da yiyor paralarını.
Yıllardır dilencilikle apartmanlar yaptırdı, Sabah dileniyor, akşam Mercedes'e biniyor gibi haberleri okuyup duruyoruz. 
Temel yolda giderken dilenciye rastlamış.
"Allah rızası için bir sadaka" demiş dilenci.
Temel cebinden bozukluklarını çıkartıp verirken;
"Parayı al ama duanı istemiyorum."
Dilenci bozulmuş;
"Neden istemiyorsun?"
"Senin duan beş para etseydi kendine hayrın olurdu."





23 Mart 2012 Cuma

KUZULUK'TA İKİ GÜN


"Yaşlı ve emekli kadınlar gibi ne işiniz var Kuzuluk'ta" dedi bazı arkadaşlarım, bazıları yorum bile yapmadı. Kızıma göre yaşlıyım anneme göre genç, emeklilik desen artık öğle 65 yaşını beklemiyor insanlar emekli olmak için. 40 yaşından başlıyor emeklilik.
Evet emekliyiz, yaşlıyız ve Kuzuluğa gideceğiz. 
Son 3 yıldır yaptığım gibi yorumlara kulak asmayıp çıktık yola. İstanbul'dan 3 arkadaş ve Sapanca'dan kuzenim.
İstanbul Kuzuluk arası 3 saat. Biz Metro Turizmle gittik. Otobüsler tertemiz ve konforlu. Adapazarı'ndan Akyazı'ya doğru ilerlerken dağlardaki karlar henüz erimemişti fakat rüzgarsız pırıl pırıl bir ilkbahar havası karşıladı bizi.
Kaldığımız yerin adını özellikle söylemeyeceğim, ama gitmek isteyenler için bir çok seçenek mevcut. İnternette arayın yeter.
Neden mi söylemeyeceğim?
İki yıldır akşam yemeğinden sonra odamıza geçip meyve ve çerez eşliğinde evden getirdiğimiz kırmızı şarabımızı su bardaklarında içmenin keyfini yaşıyoruz çünkü.

Filiz bu sefer kadeh getirmek istedi fakat yolda kırılacağından korktuğumuz için vazgeçtik. Şarap içmekte ne var diyeniniz varsa hemen söyleyeyim gittiğimiz yerde içki olarak sadece su ve kola satılıyor. Kolaya bile temkinli yaklaşanlar var.
Geçen yıl bitirdiğimiz şarap şişesini nereye atacağımız konusunda epeyi bir kafa yormuş, dışarıda  kaldığımız odanın çok uzağında bir çöp kutusuna atmıştık. Fakat  sarıp sarmalanmış şişeyi atarken sağımıza solumuza bakmış iyice şüpheli bir hale gelmiştik. Sonra fark ettik ki çöpün hemen yanında kameralar var. Bizim şüpheli davranışlarımızı gören güvenlik görevlileri merak edip çöpe baksa foyamız meydana çıkacaktı ama aralarında meraklı biri yoktu anlaşılan. 

Kuzuluk'ta Dereağzı mevkisinde çok güzel et ve balık restoranları var. Telefon ediyorsunuz bulunduğunuz yere bir servis yolluyor sizi alıyorlar. Biz balık yemedik fakat etlerin çok güzel olduğunu söyleyebilirim. Hele mıhlama ve çerkes peyniri herşeye deydi. 
Şırıl şırıl bir derenin yanında, güzel bir havada yemeğimizi yedik, doğayı dinledik.
Kuzuluk Kaplıca Beldesi Akyazı'ya yaklaşık 6-7 kilometre mesafede, sıcak kaplıca sularının şifa dağıttığı sevimli bir yer. Biz dört arkadaş sıcak sulardan yararlandık, uzun yürüyüşler yaptık, mis gibi doğada yenilendik ve evimize döndük.
Kaplıca meraklıları! yaz başlamadan yakın bir mekanda ucuza dinlenmek ve sıcacık sularda sağlıklı bir tatil  yapmak istiyorsanız tavsiye edilir.



19 Mart 2012 Pazartesi

BÜYÜKÇEKMECE'DE GÖZLEME VE ÇAY



Haftasonu Beyefendi ile birlikte Büyükçekmece sahiline gittik. Aslında niyetimiz çocuklarla birlikte güzel bir yerde yemek yemekti. Büyük kızım sabaha kadar ders çalıştığı için zombiye benzediğini söyleyerek yatmak istedi, ortanca kızım öğleye kadar dershanede olduğunu, öğleden sonra boş olacağını söyledi. Küçüğü söylememe gerek yok zaten. En müsait o gibi görünse de ablaları isteksiz diye anında yaz çizdi. Beyefendi Japon çizgi film karakterinin adını taktı oda; "Maruko"
Maruko bizimkinden biraz daha küçük bir kız çocuğu ama karakterini yazarken bizim kızı görmüşler diye düşünüyor insan.
Her neyse bizim Maruko gelmek istemeyince, hava da çok güzel olunca ikimiz çıkalım dedik. Büyükçekmece son zamanlarda çevre semtlerden kahvaltıya gelinen bir yer oldu. Sahil boyunca bir sürü kahvaltı mekanı var. Arkadaşlarımla bir kaç kez kahvaltıya geldiğim için biliyorum sadece hafta sonları değil haftanın her günü kahvaltı olanağı var. Fiyatlar  boğazdaki kahvaltıların yanında oldukça makul. Nihayet deniz aynı deniz.

Büyükçekmece'nin uzun bir sahil yürüyüş yolu var. Yol boyunca  son bir kaç yıldır her yerde gördüğümüz açık hava spor aletlerinde faydalanma imkanı var. Ayrıca  uzun yürüyüş yolunda yorulanların dinlenmesi için kenarlara çok sevimli banklar koymuşlar. Banklar fiberglastan yapılmış ve kitap şeklinde. Üzerlerinde Türk şairlerin şiirleri yazıyor.
Bizde biraz yürüdükten sonra kalabalıktan nispeten uzakta küçük yeşil kulübe ve 5-6 masadan oluşan gözlemecinin bahçesine girdik. Gittiğimizde bizden başka kimse yoktu. Altımızda yemyeşil çimler, önümüzde deniz, defterlerimizi çıkarttık. Gözleme ve çay eşliğinde ben yazımı yazdım, notlar tuttum, Beyefendi Japonca çalıştı. 
Ben bu sakin ve güzel ortam devam etsin diye dua ederken Allah; doğal olarak gözlemeci kadının dualarını kabul etti ve birden bütün masalar dolmaya başladı. Bununla kalsa iyi gelen bir sürü insan başka masaları tercih ederken,  iki çocuklu bir aile geldi yanımıza oturdu. Çocukları şikayet edeceğimi sanıyorsanız yanılıyorsunuz. 
Adam  bahçeden içeriye girerken bağıra çağıra elinde telefonla konuşuyordu ama o konuşma bir türlü bitmedi. Karşısındaki adam duydu mu bilmem ama bütün Büyükçekmece sahili adamı dinledi.( Tabi biraz abartı oldu.. Gözlemeciler diyeyim, adamın gürültüsünü siz tahmin edin.)
"Ha gözüm! Şimdi sen Mimaroba'dan gelmiyor musun? Alışveriş merkezini geç, geç.. Alt geçitten gel, camiyi de geç, Albatrosa gelmeden sola dön.  Ha evet o iki binanın arasından. Denizin içinde kocaman bir bina var, biz onun yemen yanındayız." yanındayız dediği bina oturduğumuz yerden silüet olarak görünüyor neredeyse. Ama tarif bu. Mimaroba ile Büyükçekmece arası nereden bakarsan 15 kilometre var. O kadar yolu dakika dakika tarif etti resmen.
Adam telefonu kapattı. Karısına dönüp şöyle dedi; "Evde yemekle uğraşacağımıza 4 liraya gözleme, iki de çay içseler evden daha ucuza gelir."
Beyefendi ile birbirimize bakıp gülümsedik. Önümüzde tam da onun söylediği şeyler vardı. Bir gözleme iki çay.
Çok mu cimriyiz ne?

18 Mart 2012 Pazar

FUTBOLUN BÜYÜSÜ


Şu anda oturduğum eve 6 ay önce taşındım. 4 tane birbirine bitişik 7 katlı binalardan oluşan bir site burası. Yanımdaki dairede kim oturuyor bilmiyorum. Çünkü onların girişleri diğer binadan. Apartmanda daha önceki yazılarımdan birinde yazdığım gibi sadece alt kattaki komşumdan akşamları piyano sesi duyuyorum ama rahatsızlık bir yana zevkle dinliyoruz. 
Yan daireden şimdiye kadar en ufak bir ses, gürültü duymadım. Ta ki dün geceye kadar. Dün gece Fenerbahçe - Galatasaray derbisi vardı. Maç çok çekişmeli geçiyordu, yan daireden önce bir kadının çığlığı duyuldu, ardından adamın bağırışları. Daha önceki evimde sürekli kavga sesi duyduğum üst komşu deneyimlerimden olsa gerek birden panik oldum. Baktım  sesler kavga sesi gibi değil. Bunlar resmen maça seviniyorlar şaşkınlık içinde kaldım.
Acaba yüzlerce  insanı çığlık çığlığa bağırtabilecek, ağlatabilecek, hırslandırıp isyan ettirecek, nefret ettirecek, aşkla sevdirecek başka ne gibi bir etkinlik olabilir bilmiyorum. 6 aydır sesleri çıkmayan insanlar nasıl birdenbire bu denli heyecanlanabiliyorlar.
Bu arada maçı Twitter'dan takip  ettim. İnsanlar hem maçı izleyip hemde anında nasıl yazıyorlar anlayamıyorum. Bu becerilerini keşke başka şeylerde de değerlendirebilseler.
Futbolun büyüsü bu olsa gerek.
Kadın erkek, çoluk çocuk bu kadar futbolla haşır neşir olurken, rahmetli Mükerrem halam geldi aklıma. Siyah beyaz televizyonların olduğu zamanlardı. Ailece İngiltere ile ispanya maçını isliyoruz. Sanmayın ki annem, halam, babaannem maça bayılıyor. O zamanlar tek bir kanal var, siyah beyaz televizyon 12'de kapanana kadar ne varsa izliyoruz. Her neyse maç başladı. Televizyon renkli olmadığı için izleyiciler karıştırmasın diye takımlardan biri çizgili forma giymiş, diğeri beyaz. Rahmetli halam bir süre maçı seyrettikten sonra siyah çorap, siyah formasının üzerinde beyaz yakasıyla koşturan hakemi işaret ederek şöyle dedi;
"O adamlar topun peşinde koşuyorlar anladım da ağzında düdükle sağa sola koşan öğrencinin ne işi var orada?"


17 Mart 2012 Cumartesi

NİSAN AYI KÜLTÜR SANAT ETKİNLİKLERİ


Sağlık Ve Yaşam Dergisinde yazdığım Nisan ayı kültür sanat sayfalarından bir kısmını sizinle paylaşmak istiyorum.
SİNEMA
ŞAHANE MİSAFİR
YÖN: Ferzan Özpetek
OYN: Elio Germano, Margherita Buy, Cem Yılmaz
Yönetmen Ferzan Özpetek, ünlü komedyen Cem Yılmaz’ın da rol aldığı yeni filmi “Magnifica Presenza"nın  iki gün önce Roma da galası yapıldı. 5 Nisan'da ülkemizde gösterime girecek. Ferhan Özpetek’in 8 milyon Euro’luk bütçeyle çektiği filmin başrolünde İtalyan oyuncu Elio Germano var. Cem Yılmaz’ın bir hayaleti canlandırdığı filmin konusu şöyle; 28 yaşındaki Pietro, Roma’ya yeni gelmiştir ve burada aktör olmaya çalışırken geceleri de pastane şefi olarak çalışmaktadır. Kuzeni Maria’nın evinde misafir olarak kalan Pietro sonunda tek başına yaşayabileceği bir ev bulur. Fakat bir süre sonra evdeki eşyaların hareket ettiğini fark eder. Çok geçmeden anlar ki bu evde tek başına yaşamamaktadır.

YER ALTI
Yön: Zeki Demirkubuz
Oyn: Engin Günaydın, Nergis Öztürk, Serhat Tutumluer
Sinemamızın önemli yönetmenlerinden  Zeki Demirkubuz, Dostoyevski’nin ‘Yeraltından Notları" isimli eserinden uyarladığı filmi "Yeraltı"nın çekimleri Ankara’da yapıldı. Filmin başrolünde "Vavien" filmiyle ödülleri toplayan Engin Günaydın yer alıyor. Film 2012'in en merak edilen yapımları arasında gösteriliyor. Filmle ilgili BDP Milletvekili Sıtkı Süreyya Önder'in sahnelerinin çıkartılması haberleri polemik konusu olmuştu. Film 13 Nisan tarihinde gösterime girecek. 


KİTAP  - YENİ ÇIKANLAR

 AĞLAMA SMYRNA DÖNECEĞİM 
GÜLSEREN ENGİN
Yıl 1914..  Osmanlının zayıflama dönemi.  Başta İngilizler olmak üzere tüm Avrupalıların planı, “Hasta Adam” ilan ettikleri Osmanlı’yı parçalamak, topraklarını işgal etmektir. İngilizlerin Yunanlılarla birlikte hedefi İzmir´dir. Böylece hem Ege´nin zenginlikleri ele geçirilecek, hem de İzmir, İstanbul’un işgali için üs olarak kullanılacaktır. İlk adım, İzmir Körfezi´nin girişini  tıkayan Kösten Adası’nı ele geçirmekle atılır.

Adanın kendi halinde masum güzeli Rum kızı Smyrna henüz on üç yaşındadır. Ancak İngilizlerin işgali her şeyi değiştirir. Genç kızın bir anda altüst olan yaşamındaki tek ışık, Çakır Osman´a duyduğu tutkulu aşk olur.

HAYALİNİ YORGANINA GÖRE UZAT
Pof. Dr. ACAR BALTAŞ
İçeriğiyle yankılar yaratan kitabın 40 sayfalık yeni ekle genişletilmiş ve geliştirilmiş 6. Basımı.
Son yıllardaki yaygın anlayışa göre, başarının sırrı sadece istemekte yatıyor. Oysa bu doğru değildir. Hiç kuşkusuz başaranlar isteyenler arasından çıkar, ancak her isteyen başarılı olamaz. Başarılı ve mutlu bir hayat için kişinin, istemenin ötesinde, kendi gerçeklerini fark etmesi ve onların peşinden gitmesi gerekir.

Bu kitap başarı konusunda, iş ve özel hayattaki yaygın anlayış dışında, farklı ve çarpıcı yaklaşımlar getiriyor.


TİYATRO
SONBAHARI BEKLERKEN
SADRİ ALIŞIK TİYATROSU
Bir gün karınız sizin kim olduğunuzu hatta kendi adını bile unutursa ne yapardınız...
Her şeye sahip olan yenilikçi yazar  İris Murcdoch'un (Çolpan İlhan) hikayesi. Bir gün Iris hafızası dahil her şeyini kaybeder. Bir şey hariç. Kocasına olan aşkı... Alzhemir hastalığına yakalanan Iris Murcdoch’ın en büyük destekçisi, kocası John Bayley’a olan (Ahmet Uz) aşkı ve bağlılığı olacaktır. Kişiyi kendisine ve çevresine yabancılaştıran çağın en baş edilemez hastalığı Alzhemir’ı konu alan Sonbaharı Beklerken aşk ve bağlılık üzerine de çok önemli mesajlar veriyor.


 





15 Mart 2012 Perşembe

NAKAJİMA VE VATAŞİVA CANDY



Bugünlerde evimizde kültür karmaşası yaşıyoruz. Ben blog, dergi, romanım için sürekli yazıyorum. Ortanca kızım YGS'ye hazırlanıyor. Büyük kızım hukuk yüksek lisansı yapıyor, küçük kızım tam ergen bir lise öğrencisi; dünya yansa bu sıcaklık da ne böyle diyecek kadar rahat.
 Beyefendi ise iyice kendini aşmış durumda. Hemen  her gün Japoncasını unutmamak, ve daha da ilerletmek için yazıp okurken, arabasında  filmlerini izlerken japonca şarkılara da merak saldı. Sadece dinlese ne ala! Bir de japonca şarkılar söylemeye başladı ki sormayın.
Nasıl olsa dili bilmiyoruz ya atıyordur diyerek fesatlık yaptım ama kırılmasın diye belli etmedim. Daha önce melodisini hiç duymadığınız bir şarkıyı çıplak sesle biri söylese o şarkıyı söyleyenin o anda uydurduğu düşünülebilir ya, ben de dili  bilmediğim  için aynı şeyleri düşündüm.
Beyefendi kibar; Önce izin istedi şarkıyı bize dinletmek için. Sesi de fena değil hani ama şarkı japonca olunca bir garip oluyor. Şeker kız Candy tarzında bir algı oluştu bende. Hatta bir ara şarkıyı Vataşiva Candy ile bitirecek diye bekledim.
Fesatlık ve sınama işini abartıp ; "Ne söylüyor?" dedim.  Simultane tercuman gibi önce japoncasını sonra türkçesini söylüyor.  Hala böyle bir şarkının olup olmadığından emin değilim ya bu sefer de şarkının Orijinalini dinletmesini istedim. Mırın kırın edeceğini beklerken You Tube'u açıp şarkıyı bulmaz mı? Şarkı Nakajima Miyuki'nin bir şarkısı. O elindeki defterden Nakajima da You Tube'tan aynı tonda ve aynı tarzda okudular. 
Kendimden utandım.
Beyefendi Ferhat göçer'e özenmiş olmalı. Biraz farklı olarak Türkçe değil Japonca şarkı söyleyen ilk cerrah olacak anlaşılan.
Bunun devamında Twitter'a girmesinden korkuyorum. Ya "Doktor Erol bey" gibi yazılar yazmaya niyetlenirse nice olur halimiz.

13 Mart 2012 Salı

ÇALIŞAN KADINLAR İÇİN PRATİK ÖNERİLER


İki yıl öncesine kadar belli aralıklarla çalışıyordum. Özellikle son dört yılım oldukça yoğun geçti diyebilirim. Birbirinden bağımsız iki iş. Uzun yıllar yaptığım tekstil işinin yanında  Sağlık Ve Yaşam Dergisinde Kültür Sanat sayfalarını hazırladım. Kültür ve Sanat sayfası hazırlama işine halen evden devam ediyorum ama artık evde olduğum için çalışmıyor gibiyim.
Çalıştığım dönemlerde evde olduğum dönemlerden daha planlı olduğumu düşünüyorum. Zamanı doğru değerlendirmek amaçlarımın başında geliyordu.
Çalışan kadının en büyük derdi zamanlarının kendilerine yetmemesidir. Ben kendi deneyimlerimden yola çıkarak bazı önerilerde bulunmak istiyorum.
Öncelikle saatinizi kalkmanız gerekenden beş dakika önceye kurun. Beş dakika az uyku size bir şey katmaz ama 5 dakika için otobüsü, toplantıyı, önemli bir randevuyu kaçırabilirsiniz.

Giyindiğiniz odada gözünüzün önünde  mutlaka saat bulundurun. Telefondaki saate bakmak hem zaman kaybı olur hem de saate bakmayı unutabilir giyinmenizi ağırdan alabilirsiniz.
Ertesi gün giymek istediğiniz giysiyi akşamdan hazırlayın diyeceğim ama artık öğle bir iklimdeyiz ki her an hava değişebiliyor. Onun yerine dolabınız düzgün olsun, aradığınızı hemen bulabiliyorsanız bu size zaman kazandırır.
Sabahları mutlaka kahvaltı yapmaya çalışın. Sabah kahvaltı yapmayı sevmiyorsanız en azından corn flakes türü şeylerle açlığınızı yatıştırın. Açlık olmazsa sinir de stres de olmaz unutmayın.
Asansörde, merdivende, yolda karşılaştığınız kişilere "günaydın" demekten çekinmeyin. İnsanı en rahatlatan şey beşeri ilişkilerin sıklığıdır.
İşten döndüğünüzde önce kendinizi şımartın ki aile ferlerinizle daha güzel ilgilenebilesiniz. "Mutlu insan mutlu eder" sözünü unutmayın. 

Rahmetli eşim işteki sorunlarını eve geldiğinde kapının önünde bırakır öğle içeriye girerdi. 500 çalışanı vardı ve oldukça stresli bir iş yapıyordu. Kapının önünde bırakıp anlatmadığı sıkıntıları 53 yaşında kalp krizinden aramızdan ayrılmasına neden oldu. İş ile ilgili sorunlarınızı aile fertlerinize anlatın. Bir çözüm bulamasalar da siz rahatlamış olacaksınız.
Çalışan kadının makus kaderi hafta sonunu temizlik yapmakla geçirmektir. Ev hanımları eşlerine "hadi hafta sonu dışarıya çıkalım" diyebiliyorken çalışan kadın çamaşır, temizlik, yarım kalmış işlerle uğraşır. Bunları bir defada bitirmeye çalışmayın, bırakın bazı şeyler de yarım kalsın. Bir gününüzü kendinize ve ailenize ayırın. 

Çalıştığım için çocuklarımla yeterince ilgilenemiyorum diye üzülmeyin evde oturup kadın programları seyredeceğim diye çocuğuna yemek yedirmeyi unutan, gezmeye çıkıp okulda çocuğunu unutan, çocuğunu televizyonun karşısına oturtup akşama kadar ilgilenmeyen  anneler biliyorum.
Çalışan kadının en büyük sorunu yemek yapmaktır. Ben çalışırken şöyle bir çözüm bulmuştum. Pazar günleri alışverişe çıkar yemek için bir haftalık malzeme alırdım. Sebze yemeklerini hemen o gün yapar cam tencerelerde buzdolabına koyardım. Kıymayla köfte yapar saklama kaplarında iki veya üç pişirimlik ayırır, derin dondurucuya atardım. Derin dondurucuda tavuk mutlaka olur, acil durumlar için kullanılırdı. 
Nane, maydanoz, roka, kıvırcık gibi yeşillikler önceden yıkanır sebze kurutan süzgeçlerde kurutulur, saklama kaplarında en az 3-4 gün saklanabilir. Bu hazırlık hafta içi  size zaman kazandırır.
Buzdolabının üzerinde bir haftalık yemek listem yazılır, akşam eve gelince hemen bir çorba ve salata eşliğinde sabahtan dondurucudan çıkartıp dolabın altına çözülmeye bırakılan et, tavuk, köfte kızartılır, yanına fırında patates veya makarna ile yenirdi. Bu yemek hazırlama işi bir saat bile sürmezdi.
Yıkadığınız çamaşırı makineden çıkarır çıkartmaz düzgün bir şekilde katlayıp sabaha kadar bekletip sonra asarsanız çamaşırlar buruşuk olmayacağından ütü yapma süreniz yarıya inecektir.

Kuru fasulye, nohut gibi baklagilleri boş bir gününüzde kaynatıp suyunu süzüp derin dondurucuya koyarsanız, yapımı uzun süren bu yemekleri yapmak istediğinizde kısa sürede yapabilirsiniz.
Çalışan kadının en çok yararlandığı yer derin donduruculardır. Özellikle derin dondurucunuzda yedek bir ekmek bulundurmayı ihmal etmeyin. Bir gün bakarsınız sizin olmasa bile bir komşunuzun ekmeye ihtiyacı olabilir. Dolaptaki yedek ekmek kumbaraya koyduğunuz para gibidir, mutlaka yararlanılır.
 Boş zamanınızda bayat ekmekleri robottan geçirip bir kaç parça halinde buzdolabı poşetlerine koyarak derin dondurucuda saklayın, köfte için bayat ekmek içi aramanıza gerek kalmayacaktır.

Sadece çalışan kadınlar değil her kadın mutfakta çok zaman harcar. Benim en çok rahatsız olduğum şey ocağın üzerindeki demirlerin temizliğidir. Yemek ve yağ artıkları demirlere yerleşir ve sık sık yıkamak gerekir. Ben demirleri bulaşık makinesine atıp yıkıyorum. Pırıl pırıl oluyorlar.  
Çalışan kadının işi bitmez diye düşünmeyin iş anca ölünce biter. O yüzden hayatın koşuşturması içinde kendinize ve sevdiklerinize bolca zaman ayırın. 
Sizin için; "Biraz dağınıktı ama çok hayat dolu biriydi, hiç bir şeye takmazdı demelerini mi istersiniz yoksa kendini işe ve evin düzenine vermişti, kimseyi görecek gözü yoktu" demelerini mi?
Karar sizin.








12 Mart 2012 Pazartesi

LANET Mİ TESADÜF MÜ?


Büyük babamın kulakları duymazdı. Huysuz bir ihtiyardı rahmetli. Evdekiler çok çekinirdi ondan. Annem kızdıkça zaman zaman ardından mırıldanırdı. Büyük babam hemen bunu hisseder ama ne dediğini kestiremez bana döner sorardı; 
- Ne diyorlar benim için dedeciğim?
Sadece bir kez gerçeği söylemiş annemden bir güzel dayak yemiştim.
"Huysuz adam diyorlar."
Sanırım 5-6 yaşlarındaydım ve bundan sonra insanların duymak istedikleri gerçekleri söylemeye çalıştım. Çünkü asıl gerçeğin kimseye bir faydası olmuyordu.
Nereden buraya geldim şimdi? Ha evet! 

Büyük babamın kulağının duymaması ile ilgili büyük babam pek konuşmak istemez ama babaannem ilginç bir hikaye anlatırdı. Büyük babam cumhuriyetin kurulduğunda 20 yaşlarında babaannemle yeni evli bir delikanlıymış. 4 yıl askerlik yaptıktan sonra ( o dönemler askerlikler 4 yılmış.) dönmüş. Fidancılık yaptığı için bir gün Sapanca'daki evimizden ormana yakın olan tarlaya gitmek için yola koyulmuş. Yaz sıcağında tenha yolda karşısına kocaman bir yılan çıkmış. Büyük babamın üzerine doğru gelince büyük babamda bir çitin üzerine atlamış. Bakmış yılan çite tırmalıyor yılanın başını ayağıyla ezmeye çalışmış. yılan da can havli ile kuyruğunu kaldırarak büyük babamın kafasına omuzuna rast gele vurmuş. Bu arbede sonucu yılan ölmüş. Ama 1.90 boyundaki büyük babam kocaman yılanı öldürmekten bitkin düşmüş. Eve geri döndüğünde ne konuşabiliyormuş ne de duyabiliyormuş. Kocaman bir sopaya dolayıp getirdiği yılanı göstermiş babaanneme. Doktora gitmişler mi bilemiyorum ama bir kaç gün sonra büyük babamın dili açılmış ama kulakları bir daha hiç işitmemiş.
Babaannem bu durumu yılanın laneti olarak anlatırdı.

Annemin  3 yaşındayken kaybettiği babası olan dedemin de hayatında yılanın önemli bir yeri var. 
Sapanca'nın bir köyünde yaşayan dedem ve anneannem evlerinin etrafındaki kocaman meyve bahçelerinde çalışıyorlarmış. Bir öğle vakti anneannem yemek hazırlamak için eve gitmiş, dedeme yemek getirmek için geri dönmüş ki dedemin ağacın dibinde yattığını yanında da bir yılanın kıvrıldığını görmüş. Dedemin yılan tarafından sokulduğunu düşünerek yerdeki kazmayı alarak yılanı öldürmüş. 
Gürültüye dedem uyanmış. Gölgede dinlenirken uyuyakaldığını o yılanı da sık sık aynı ağacın dibinde gördüğünü ama dokunmadığını söylemiş. Ölü yılanın şiştiğini görerek korkmuşlar. Anneannem çok üzülmüş. Bu olaydan kısa bir süre sonra  dedem Siroz hastası olmuş. Haydarpaşa Hastanesinde 50 yaşlarında vefat etmiş. Ardından anneannem siroz hastası olmuş, bütün vücudu şişmiş. Çok yaşamadan 50 yaşında vefat etmiş. Anneannem ölene kadar yılan yüzünden lanetlendiğini söyler dururmuş.
Her iki dedemi, anneannemi ve babaannemi rahmetle anıyorum.

photo; Tumblr

10 Mart 2012 Cumartesi

ASAB


Günlük hayatta söylediğim sözlerin bazılarının annemin sözleri olduğunu anladığımda dehşete düştüm. Bir süredir kızlarım da;"Aynı anneannem gibi oldun" demişlerdi de ciddiye almamıştım. 
Henüz "Ay bayılıcem şimdi" repliğine geçmedim ama "Asab" sözünü sık kullandığımı fark ettim. 
Asab'ın anlamı "Sinir" demek. Ama sanki "Asab" değince daha anlamlı oluyor.
 Asab'ın düzgün olanına rastlamadım. Bir yerde asab geçiyorsa mutlaka bozuktur. Bu ne şanssız kelimedir ki iyi halde hiç kullanılmaz.
"Asabımı bozmadan giysilerini dolaba yerleştir."
"Araba yine çalışmadı, asabımı bozdu."
"Popi'nin (Tavşanımız) yuvasını değiştirin asabımı bozmayın."
"Mutfak dolabının kapılarını temiz elle açın, iz görünce asabım bozuluyor."
"Bu havalar asabımı bozmaya başladı."

Apartmanımızda kendi yeri dururken sürekli benim yerime park eden, kendi yerini  misafirlerine ayıran kadını uyardım diye asabı bozulmuş olmalı, aynı saatlerde çocuklarımızı okula bırakıyoruz. Parkta bana öğle bir bakıyor ki bakışlarla adam öldürülse, onun hapiste benim de mezarda olmam lazım.  Asabımı bozmamaya çalışıyorum.
Asansördeyiz.  İlkokula giden iki çocuğu ile bir kadın da alt katlarda asansöre girdi. Oğlan zıplıyor, bağırıyor, asansörün kat tuşlarına basıyor. Anne aşağıya inene kadar oğluna tek kelime etmedi. Asabımı bozmamaya çalıştım.
Baktım ki dışarıda asabımı bozmamaya çalıştıkça evde asabım bozuluyor annem geldi aklıma. Kayınvalide, kayınpeder, üç çocuk, eş. Asabı bozuldukça ne diyordu; 
"Ay bayılıcem şimdi!"

Photo: Tumblr




9 Mart 2012 Cuma

DİYET - EZİYET


Diyet sözünden nefret etmeye başladığımı hissettiğimde şöyle bir düşündüm; Diyetle kafayı bozanlar neden hep kadınlar oluyor? Erkekler konuşmalarının belki bir yerinde göbeklendiğinden dem vurur, ardından her şeyi bir güzel mideye indirirler. Kadınlar ise pencerenin ardında ciğer görmüş kedi gibi masadaki yemeklere bakar, çer çöp yiyerek kilo vermeye çalışır.
Ama bazı kadınlar diyet konusunda umutsuz vakadır. Bu kadınlar kimler mi?
Tabi ki biz anneler.

Çocuk tabağa konulan yemeği yemedi mi, yemek atılmaz, hadi mideye. Tencerede biraz yemek mi kaldı, başka bir kaba koymak için de az, hadi mideye. Sofrada yarım dilim ekmek mi arttı, nereye gidecek? Tabi ki mideye. 
Bu arada anne kolaysa diyet yapsın. Oldu ki diyet yaptı ve zayıfladı. Evde kız çocuğu varsa anında tepki gelir aynı bende olduğu gibi. 
"Anneysen anne gibi ol. Bizden daha zayıf olmak da neyin nesi." gibi bir eleştiriye maruz kalabilirsiniz. Balık etinde bir anne bütün çocukların idealindeki annedir. Kucağınız bütün çocukları alacak kadar geniştir ve onların kıyafetlerini giymediğiniz için rahattırlar. 

Yıllar içinde kızlarımdan zayıf zamanlarım da oldu balık etinde olduğum zamanlar da. Birinde ben mutlu oldum, diğerinde kızlarım. 
Bahar ayının başlamasıyla birlikte kendimi mutlu etmenin zamanı geldiğini düşünerek yediklerime dikkat etmeye çalışıyorum. Bu gün itibari ile  4 Kilo fazlam var. Dört kiloyu verdiğim zaman tekrar yazacağım.
Planım şu; Tatlı yemeği azaltacağım, akşam 7'den sonra bir şey yememeğe dikkat edeceğim. Fırsat buldukça spor yapacağım.
Gazam mübarek olsun.

Akbank Sanat'tan Kısa Filmcilere "Bize Kısa Yeter" Diyen Tanıtım Filmi


Akbank Kısa Film Festivali bu sene 19-29 Mart arasında 8. kez sinemaseverlerle bir araya geliyor. Festivalde filmler ve atölye çalışmaları ücretsiz gerçekleşecek.

Festivalin tanıtım filmi de kısa film havasında çekilmiş. #bizekisayeter hashtag’iyle desteklenen tanıtım filminin görüntü yönetmenliğini, Altın Koza’da 2 kez en iyi görüntü yönetmeni ödülünü kazanan Feza Çaldıran yaptı. İsmail Orhan Toraman’ın yönettiği ve çok sayıda Kristal Elma sahibi Ömer Özyılmazel’in kurguladığı filmde; Klasik Türk Sanat Müziği’nin en önemli bestecilerinden Sadettin Kaynak’ın Çile Bülbülüm şarkısının farklı bir yorumuna yer verilmiş.

Kısa Film Festivali hakkında daha fazla bilgi almak için www.akbankkisafilm.com adresinden festival sayfasını ziyaret edebilirsiniz.

Bir bumads advertorial içeriğidir.

8 Mart 2012 Perşembe

NEDEN KADINLAR GÜNÜ?


Dünya  Kadınlar Gününde bir çok ülkeden kadının katıldığı Dünya Kadın Örgütü toplanmış. Karar alıyorlar. Bundan sonra kendimizi ezdirmeyeceğiz kocalarımızın isteklerini yerine getirmeyecegiz demişler. Sonuçlarını da gelecek sene tekrar toplanıp değerlendirmek üzere kongreyi bitirmişler. Aradan 1 sene geçmiş, tekrar toplanmışlar. Sonuçları değerlendiriyorlar.
 Önce İtalyan kadın söz almış;
"Eve  gittiğimde kocam benden yemek yapmamı istedi, bende bundan sonra yemek yapmayacağımı kendisinin yemek yapması gerektiğini soyledim.
1.gün bişey göremedim,
2. gün kendisine yemek yaptı,3. gün bana da yemek yaptı o günden beri evde yemeği kocam yapıyor."

Sıra Alman kadına gelmiş;
"Eve gittim. Kocam benden elbiselerini yıkamamı istedi. Ben de ona bundan sonra temiz elbise giymek istiyorsa kendisinin yıkayacağını soyledim.
1. gün bişey göremedim,2. gün kendisinin elbiselerini yıkadı,
3. gün benimkileride yıkadı. O günden beri evdeki bütün elbiseleri yıkıyor."Sıra bizim Türk kadına gelmiş;
"Eve gittim. Kocam bulaşıkları yıkamamı istedi. Bende ona bundan sonra temiz tabakta yemek yemek istiyorsa bulaşıkları yıkaması gerektiğini söyledim.1. gün bişey göremedim,
2. gün bişey göremedim,3. gün gözümün birisi azcık açıldı görmeye başladım."

Akşam Beyefendiye; "Yarın arkadaşlarımla kadınlar Günü bahanesiyle kahvaltı yapacağız." dedim.
"Peki erkekler günü de var mı?" diye sordu. Şaka mı yapıyor yoksa hakikatten bilmiyor mu diye yüzüne baktım. Şaka yapmıyor valla, bilmiyor gerçekten.
Sabah semtimizde evime yakın yeni açılan bir mekanda 8 arkadaş kahvaltıya gittik. Masamızın en büyüğü olan Tülay'a günün anlamını içeren bir konuşma yapmasını istedik ama ikna edemedik. Blogumun devamlı takipçilerinden Dörtgöz teletabi ki artık adını zikretmek istiyorum; Nuray, konuşmaya talip oldu. Semtimizdeki sağlık ocağında uzun bir zaman hekimlik yapmış birinden ciddi bir konuşma beklenir normalde ama Nuray'ın böyle bir konuşma yapmayacağını biliyorduk.

"Ezilen, dayak yiyen, zor şartlarda çalıştırılan kadınları anma gününde burada kahvaltı yaptığınız için sizi kınıyorum." dedi.
Hiç üzerimize alınmadığımız gibi; "Senin yanımızda ne işin var?" demedik, hatta konuşmasını alkışladık.
ikincil kaygılardan uzak neşe içinde kahvaltımızı yaptık. Mekan yeni açıldığı için arkadaşlar bir gün önceden rezervasyon yaptırmışlardı. Kahvaltının sonunda aşçı yanımıza gelip kahve ile birlikte cheesecake ikram edeceğini söyledi. ardından gelen kahve ile cheesecake o kadar güzeldi ki arkadaşlardan bir iki tanesi aşçıyı paketleyip eve götürme konusunda espri bile yaptılar. 
Bu vesile ile güzel bir gün geçirdik. Herkesin  kadınlar gününü kutluyorum.

7 Mart 2012 Çarşamba

İNTERNETTEKİ KOPMALAR


Yaklaşık bir aydır internetimizde kopmalar vardı. Ne zaman bir dizi izleyecek olsam, Oyunus'ta Scrable oynayacak olsam, şarkı dinleyecek olsam daha başlamadan  yarısında internet gidiyor ki gelmesi ne mümkün.
Sorun ilk başladığında TTNET'i arayarak durumu bildirdim. Hallettik dediler ama bir değişiklik yok. Hafta sonu Beyefendi aradı. 5 yaşındaki bir çocuğun bile anlayacağı şekilde tane tane anlattı derdimizi. Karşıdaki anlamamış olacak ki Beyefendi sabırla bir kaç kez tekrarladı. Mevcut şifremizi değiştirerek FBI kriptolarının şifrelerine benzer bir şifre verdiler ki aklımızda tutamayalım onları tekrar arayalım. "Oldu." diyerek kapattılar telefonu. 
Hakikatten olmuş gibiydi ama sadece bir gün.
Hele ikinci bir bilgisayar açıldığında herhangi bir siteye girmek mümkün olmuyordu.

Birkaç gün önce iyice sinirlenmiş bir vaziyette TTNET'i aradım. Karşıma telesekreter çıktı. "İnternetinizin kurulduğu telefon numarası 212.... ise biri değilse ikiyi tuşlatınız." dedi. Ben telesekreterin komutlarını takip edince şöyle bir anonsla karşılaştım;
"Bulunduğunuz bölgede size daha iyi hizmet verebilmek için çalışmalar yapılmaktadır. Bu yüzden internetinizde 4 saat süre ile kopmalar olacaktır."
İyi de benim internetteki kopmalarım neredeyse bir aydır devam ediyor diyeceğim karşımda operatör yok.
Kapadım telefonu, akşamı ettim.

4 saatin üzerine bir dört saatte ben ilave ettim bir değişiklik yok. Dün tekrar aradım ve operatörün sesini duyunca nasıl sevindim bilemezsiniz. Operatör hiç sevinmemiş olacak ki gayet kızgın adını söyledi; "Size nasıl yardımcı olabilirim." diye geveledi, derdimi anlattım.
"Şu anda bilgisayarınız da modeminizde açık mı?"
"Evet."
"ADSL ve İnternet yazan ışıklar yanıyor mu?"
"Evet."
"Şimdi iki ışık da kapanacak ve tekrar yanacak. Bu süre zarfında iyileştirme yapacağız. Şayet sorununuz devam ederse odada bulunan telsiz telefonu kaldırın, tekrar devam ederse modemi bağladığınız bağlantı kutusunu değiştirin tekrar devam ederse..."
Adamın sözünü kestim; "Modemi komple atarsam sorun çözülür mü?"
Sorumu anlamadı, ben de uzatmadım.
Şimdilik internetteki kesilmeler azalmış gibi görünüyor. Ama internet şifremiz değiştiği için  hiç birimiz yeni şifreyi  bilmiyoruz,  sorun devam ederse ev telefonunu odadan çıkartacağım ama nedenini bilmiyorum.
Hadi hayırlısı.

6 Mart 2012 Salı

TAPU


Bugünkü gazetelerden birinde yazılan habere göre; Vatandaşa cennetten arsa satarak 6 milyon lira (Eski parayla 6 trilyon) dolandıran 3'ü kadın 6 kişi tutuklanmış. Eşitliğe  bakın; 6 milyonu 6 kişi paylaşmış. Üçü kadın üçü erkek.
Köprüyü satma girişimlerinden sonra bu kadar abuk bir dolandırılmaya rastlamıyorduk bir süredir. Son yıllarda kredi kartı, ATM, İnternet gibi teknolojik dolandırıcılık gündemdeyken birileri nostalji yapmak istemiş anlaşılan. Emniyet yetkililerinin dediğine göre dolandırılanlar arasında Avukat, Öğretmen ve Hakim'ler varmış.
Bu olay bana yıllar önce duyduğum bir fıkrayı hatırlattı.
Temel Vatikan'a gitmiş. Bakmış kilisenin bir köşesinde uzun bir kuyruk var. Kuyruğun ne olduğunu sormuş. Vatikan'ın  50 dolar karşılığında cennetten yer  verdiğini söylemişler. 
Temel rahiplere giderek;
"Ula uşağum ben de cehennemi satın almak istiyorum."
Rahipler cehennemden yer satmadıklarını söyledilerse de Temel'i ikna edememişler. Dışarıdaki arbedeyi duyan Piskopos; "Sorun bakalım ne kadar parası varmış?" diyerek rahipleri Teme'lin yanına yollamış. 
Temel; 500 doları olduğunu ve bütün cehennemi almak istediğini söylemiş.
Piskopos zaten bu satış işini yardım amaçlı yaptığından; "Tamam versin 500 doları cehennem onun olsun." demiş. 

Temel elinde cehennemin ona ait olduğunu yazan kağıtla dışarıya çıkarak sıradaki hristiyanlara yaklaşmış.
"Ula uşaklar artık bu sırada bekleyip cennetten tapu almanıza gerek kalmadı. Cehennemi satın aldığıma göre zaten cennete gideceksiniz. Boş yere paranızı harcamayın."
...
Sonra ne mi oldu?
Tapu bahanesi ile dindar halktan bağış toplayamayan Vatikan, Temel'e 100 bin dolar teklif ederek cehennemin tapusunu geri almak için ikna etmeye çalışıyor.

5 Mart 2012 Pazartesi

ANNE HALİ



Mail kutunda rastladım, yorumsuz sizinle paylaşıyorum.
..
Akşam
annemle babam televizyon seyrediyorlardı.
Annem, 'Geç oldu', 'zaten yorgunum,
ben yatıyorum.'
dedi.
Annem kalktı, mutfağa gitti.
Çerez-meyve tabaklarını
çalkaladı
kaldırdı.
Sabaha hazır olsun diye
çaydanlığı doldurdu,
demliğe çay
koydu.
Şekerliğe baktı, dibinde
az
kalmış, üstüne
ekledi.
Kahvaltı
için
buzluktan ekmek çıkardı,
akşam
yemeği
için çözülsün diye de eti
aşağıya koydu.
Kahvaltı masasını hazırlamak
için masanın
üstündekileri
topladı.
Telefonu
şarja
koydu,
telefon defterini kapatıp
yerine koydu.

Sonra çamaşır makinesinden
ıslak çamaşırları çıkarıp
astı ve makineyi tekrar
doldurdu.
Banyodaki
çöp
sepetini boşalttı. Islak bir
havluyu kurusun diye duş perdesinin
borusuna
astı.
Bir
gömlek
ütüledi, kopuk düğmesini
dikti.
Çiçekleri
suladı.
Esneyerek gerindi ve yatak
odasının yolunu
tuttu.
Çalışma masasının yanından
geçerken durdu,
öğretmene tezkere yazdı, okul
gezisi için para sayıp
ayırdı, eğildi, sandalyenin
altına girmiş ders kitabını aldı, masanın
üstüne
koydu.
Kek tarifleri defterini
çıkardı,
arkadaşına söz verdiği tarifi
bir kağıda yazdı, çantasına
koydu.
Bakkaldan alınacakları not
etti, notu da
Çantasına
koydu.
Sonra gitti, 3'ü 1 arada
temizleme
losyonuyla yüzünü yıkadı,
dişlerini fırçaladı.
Gece kremini ve kırışık
önleyici nemlendiricisini sürdü.
Tırnaklarına baktı,
törpüledi.

İçeriden 'sen yatmaya gitmemiş
miydin' diye seslenen
babama 'şimdi gidiyorum'
deyip
köpeğin
su
kabını
doldurdu.
Kapıları pencereleri kontrol
etti,
holdeki lambayı
yaktı.
Kardeşimin
odasına gitti, oğlan
uyumuş,
lambasını
söndürdü, bilgisayarını
kapattı, gömleğini astı, yerdeki kirli çorapları
toplayıp sepete
attı.
Bana
geldi,
'haydi yat artık, biraz da
yarın çalışırsın,' dedi.
Kendi odasına gitti, saati
kurdu, ertesi gün
giyeceklerini
hazırladı.
6 maddelik acil işler
listesine 3
madde daha
ekledi.
Kendi kendine iyi geceler
diledi,
hayallerinin gerçekleştiğini
gözünün önüne
getirdi.
İşte o
sırada
babam televizyonu kapattı,
ortaya öylece bir 'ben
yatıyorum'
dedi ve gitti yattı.