29 Nisan 2012 Pazar

BÜYÜKADA'DA BİR PAZAR


Ataol Behramoğlu'nun "Benim Prens Adalarım" kitabını okuduğumdan beri aklıma düşmüştü, geçen yıl arkadaşlarımla güzel bir gün geçirmiştik ve tadı damağımda kalmıştı. Gazetelerde faytonların kaldırılacağına dair bir haber okuyunca iyice niyetlendim. 
Pazar sabahı bulutlu bir havaya uyandık. Gece boyunca esen fırtına migrenimi tetiklemişti. Akşam içtiğim onca ağrı kesiciler bir nevi sarhoşluk hissi verdiyse de evde oturmak fikri hiç işime gelmediğinden Büyükada'ya gitmeye karar verdik.
Kabataş'tan neredeyse bir saat arayla kalkan vapurlardan birine bineceğiz. Arabamızı park etmek için vapur iskelesinin hemen yanındaki İSPARK'ın park yerlerini fark etmediğimiz için başka bir otoparka gereksiz bir ücret ödedik. Neyse ki bu durum neşemizi bozmadı. Genelde gideceğimiz yere erkenden gitme gibi bir huyumuz olmasına rağmen bu sefer saat 12 vapuruna anca yetiştik. O yüzden vapur tıka basa doluydu.

 Adalar'a gidenlerin büyük çoğunluğu gençlerden oluşuyordu. Aralarında turistler de vardı. Yola çıktıktan 15 dakika sonra Beyefendi geldik mi diye sormaya başladı, gidene kadar aramızda bu şaka sürdü. Bu arada yol boyunca meyve soyma aleti satan bir satıcı ve limon sıkma aleti satan başka bir satıcı bize Şener Şen filmlerindeki Jilet satan vapur satıcılarını hatırlattı.
Adaya indiğimizde vapurdan inen kalabalık adadaki kalabalığa karıştı. İlk önce bir fayton kiralayıp  ada turu yaptık. Turun yarısında yolda faytonu trafik polisleri çevirdi. Tabi faytonu çevirip ehliyet sormak biraz komik olduysa da meğer faytoncuların faytonu kullanmak için özel ehliyetleri olmalıymış.
Yol boyunca bisikletler üzerinde bir sürü gence rastladık. Bazıları guruplar halinde bazıları çift olarak gelmişler ve güzel havanın tadını çıkartıyorlardı. Bizim gibi orta yaşlılar faytonla gezerken gençlerin hemen hepsi bisikleti veya yaya gezmeyi tercih etmişti. Sanırım bunda gençlerin öğrenci oldukları ve öğrencilerin de faytona 70 lira vermektense üçte biri paraya bisiklete binmeyi tercih etmeleri olabilirdi.
Geçen yıl adalara gittiğimizde denizin dibindeki restoranda yediğimiz balıklar oldukça pahalıydı. Bu yıl balık yemedik ama fiyatlar restoranların önünde yazıldığından gördüğüm kadarı ile daha makuldü. Ben geçen yılki pahalılığı 8 tane süslü püslü kadını yolmaya çalışan esnafın vicdansızlığı olarak düşünüyorum. Yoksa her yerde durum aynı değilmiş demek ki.
Yemekten önce Princess otelin altındaki Prinkibo dondurmanın tadına baktık. (Aslında tadına bakmak duruma uymadı, kallavi bir külahta kocaman bir dondurma yedik.) Bol bol resim çektik. Yürüyüşler yaptık.
Dönüş yolunda yorulmuştuk ama ikimiz de "deydi" diye düşündük.
Adalara gitmeyi düşünüyorsanız bahar bitmeden adanın çam ormanlarının dibinde bin bir renkli çiçeklerin baharı karşıladığı mevsimde gidin derim.

27 Nisan 2012 Cuma

TTNET Genç Yeteneklerin Yanında!


TTNET’in “Yeteneğe Destek, Yaratıcı Ekonomiye Destek Projesi”yle, gençlerimiz yeni kariyer firsatlarını keşfediyor.

Bilişim sektörüyle tanışan gençler, aldıkları eğitimlerle iş hayatına hazırlanıyor. TTNET, Türk ekonomisine destek oluyor. Siz de bu ücretsiz eğitimler hakkında bilgi almak için hemen tıklayın.

Bir bumads advertorial içeriğidir.

KÖPRÜ ALTINDA


Otobanda üst geçitler için yapılan bir köprünün ayakları dibinde çimenlerin üzerine oturmuştu. Uzun sakalları, karmakarışık saçları vardı. Kat kat giysilerine bakılırsa  bahar güneşi henüz  incecik vücudunu ısıtmıyordu. Köprü altında yaşayan evsizlerden biriydi işte. Kim bilir dinlemeye değer ne hikayeleri, acıları, kaybedişleri vardı. Bir çok defalar hızla geçtiğim yollarda, kalabalık caddelerde, ara sokaklarda çöp bidonlarının hemen yanı başında, ekmek veya sigara parası isterken el açışlarına şahit olmuştum. Gündüz gözüyle acıdığım, bazen yok saymak istediğim, gece karşılaşmaktan çekindiğim insanlardı bunlar. Ama varlardı, yadsıyamadığımız, yok sayamadığımız, çekindiğimiz..
Trafik ilerlemiyordu, köprünün altında oturan saçı sakalı birbirine karışmış adamdan gözümü alamıyordum. 
Ne üzerinde giydiği eski kıyafetleri, ne kirli uzun saçları, ne yaşını tahmin edemeyeceğim yüzüydü ilgimi çeken. 
Mutlu bir ifade ile elindeki gazeteyi okuyordu. Gazetenin katlarının düzgünlüğüne bakılırsa yeniydi. Belki bir saat önce bir çöplükten bulmuştu yemeğini ama gazetesini satın almış gibiydi. 

"Ne çok okuyorsun, muharrir mi olacaksın" derdi büyük babam. 15-16 yaşımda" Muharrir" ile "Muhabir'i" birbirinden farklı bilmez "Büyük babam yanlış telaffuz ediyor." diye düşünürdüm. Bilseydim doğru anlamda söylediğini ;"Evet yazar olmak istiyorum, bunu o kadar çok istiyorum ki yaşım ne olursa olsun yazacağım." der, Büyük babamın bu sözlerini bir temenni olarak kabul ederdim.
Elindeki gazeteyi okuyan adam mutluydu, yüzü gülüyordu. Şu sıralar hangi gazetede yüz güldürecek bir haber vardı acaba diyerek merak ettim. 
Yine şehit vardı haberlerde, adam karısını bıçaklamış, yoldan geçen biri de müdahale edeceğine olayı kameraya çekmiş, denetimli serbestlikten son aylarını hapishane yerine sosyal sorumluluk işlerinde yapanlar iki günde "Çok çalışıyoruz, hapishane daha rahattı" diyerek isyan etmişler,  Mecliste kavga kıyamet vekiller birbirlerine girmiş, birileri camilerimiz üzerinden pirim yapmaya çalışmış, bir iş adamı kendisini eleştiren köşe yazarına gazetelerde tam sayfa cevaplar vermiş...
Trafik açıldı, adam görüş alanımdan çıktı.
Gülmek istedim, ağzımda buruk bir tat oluştu, beceremedim.

23 Nisan 2012 Pazartesi

SAPANCA'DA


"Badana da yapsaydık iyi olacaktı" diyor annem her lafın arasında. İki günlüğüne gelmişim, ilk gün bir kadın bulup evi temizletmişim, kuzenlerimle, arkadaşlarımla ve akrabalarımla görüşeceğim, balkona kıvrılıp oturacağım ama annem farkında değil. Ne kadar iş varsa bitirelim istiyor. Bu arada pazardan bir sürü sebze almış hepsini yapmaya çalışıyor. Bu kadar yemeği kim yiyecek?
Zaten koca bir tencere zeytinyağlı dolma var, Bir de İstanbul'da "Hodan" dedikleri, bizim "Kaldırek" dediğimiz ottan alıp yıkamış, pişirilmek için bekliyor. 
İlk gün aralıklarla hafif hafif yağmur yağdı. Rahmetli babaannemi andım. Ağustos sıcağında bunalınca; "Selma gelse de yağmur yağsa" dermiş. Tesadüf bu, ben ne zaman Sapanca'ya gitsem genellikle yağmur yağar. Hatta yaz sıcağında bile.

Bu sefer de öyle oldu ama bahar ayı zaten yağmur ayı olduğu için kendime maletmedim.
Bu yıl eriklerin üzeri dolu, balkonumuzun hemen önündeki erik ağacının dallarında küçük küçük erikler büyümeye çalışıyordu. Yola bakan dallarına çocuklar şimdiden dadanmıştı bile. Geçen yıl ablamla birlikte budadığımız nar ve dut ağacı inatla yeni filizler vermişti.
Pazar sabahı erkenden kalktım. Kuzenimle birlikte 5 kilometrelik bir yürüyüş yaptık. Yollar sessiz olur diye düşünürken İpek yolu üzerinde bizim gibi bir çok kadının hızlı adımlarla sabah yürüyüşünü yaparken görmek ikimizi de neşelendirdi. 

Kahvaltıya genç kızlık arkadaşım Tülay'a davetliydik. Annelerimiz de bize katıldı, güzel bir kahvaltı oldu. Evimize dönerken annem koluma girdi, gözlerinin içi gülüyordu. Anneler çocukları hep yanlarında olsun istiyorlar. 
Anne kız balkonda oturduk, kuş seslerini dinledik. Kanepede otururken içim geçmiş uyumuşum. Uyandığımda üzerimde annemin kokusunun sindiği sıcacık bir battaniye vardı. 
Anneme uzun ve sağlıklı bir ömür vermesi için allaha dua ettim. Ben de anneyim, boyum kadar üç kızım var. Ama annemin yanında hep çocuk kalıyorum. Bu duygu çok güzel bir şey. 
Ömrümün yarısını Sapanca'da , yarısını da İstanbul'da geçirmişim. 
Bir sürü yer gezdim, Avrupa'da ve Amerika'da yerler gördüm. 
İki memleketimi de dünyaya değişmem.
Başka bir yerde yaşayabilir miyim?
Yaşamasına yaşarım sanırım, ama mutlu olabileceğimi sanmıyorum.


YOLDA


Sabah erkenden yola çıktık, istikamet Sapanca.
Bizim gibi trafiği göz önüne alıp erkenden yola çıkanlarla birlikte yol alıyoruz. Köprüyü geçtikten sonra Otoyola girdik, trafik hiç azalmadı. 23 Nisan tatilini fırsat bilen herkes yollara düşmüş. Otoyoldaki tek benzin istasyonuna uğradık. Beyefendi tedariklidir ama bu sefer ihmal etmiş olmalı ki benzin alacağız. Benzin istasyonu da kalabalıktan nasibini almış. Neyse boş bir yer bulup pompalara yanaştık. Beyefendi görevliye ne kadar benzin alacağını söyledi ve dışarıya çıkmak için davrandı. Erkeklerin peşin parayla benzin alacaklarsa bile dışarıda bekleme gibi bir  eğilimi var diye düşünürken yan taraftaki diğer arabaya doğru baktım. Arabayı kullanan adam dışarıda, yanındaki kadın siyah gözlük takmış asık bir yüzle ileriye doğru bakıyor. O arabanın hemen paralelindeki başka bir pompada yine şoför yok, yan koltukta siyah gözlüklü asık yüzlü bir kadın bekliyor.

"Bu ne böyle cenazeye gider gibi asık yüzle ve siyah gözlüklerle sağda oturan kadınlar.." diye düşünürken sağda oturduğumu ve gözümde siyah gözlükler olduğunu hatırladım. Belki ben de onların tarafından suratsız görünüyor olabilirdim, ki gözlüklerim yüzümü kaplayacak kadar büyüktü. 
Gülmeye başladım. Beyefendiye o kadınları göstererek ne kadar benzeştiğimizi anlattım. Bunu söylerken neden bilemeyeceğim ama rahatsız olduğumu itiraf etmeliyim.
Beyefendi hemen arabaya girdi.
"Bari ben diğer adamlardan farklı olayım da dışarıda durmayayım." dedi. 
Gülüştük..
Benim de diğer kadınlardan farkım gülüyor olmamdı.
izmit'i geçip Maşukiye'ye  doğru gelince aniden iklim değişti. 
Dağlarında kar erimemiş, yeşilin binbir rengini görünce içim açıldı;  Mis gibi toprak kokusu geliyor burnuma.
Memleketime bahar gelmiş...



19 Nisan 2012 Perşembe

FERZAN'IN MASALARI



Biraz geç de olsa nihayet Magnifica Presenta ( Şahane Misafir) filmine gittik. Koca salonda Nesrin'le ikimizden başka kimse yok diye düşünürken hoş bir tesadüf iki arkadaşımızda aynı seansa bilet almış. Dört kişiye özel gösterim yapılıyor gibi izledik filmi.
Ferzan Özpetek'in son olarak sinemada Serseri Mayınlar'ı, DVD'de Arka pencere filmini izlemiştim. ikisinde de masalar, yemekler, özellikle pastalar ön plandaydı. Bu filmde de başrol oyuncusu kruvasan fırınında çalışan, oyunculuk yapmak isteyen bir genç. Yine çok güzel bir masa hazırlanmıştı filmin bir yerinde. Filme girmeden Nesrin şöyle demişti. "Masa hazırlayanın ruh halini yansıtır." Belli ki Ferzan bu filmi en coşkulu bir ruh haliyle anlatıyordu.
Filmde her zamanki gibi eşcinsellik konusu insanın gözüne sokulmayacak şekilde verilmişti, ama kendini hissettiriyordu. 
Kendi adıma bolca dış mekanlar izleyeceğimi düşünmüştüm ama konu neredeyse bir odanın içinde geçiyordu. Filmin Roma'da geçtiğini anlamak için bir iki yerde Vespa motorbisiklet sahnesi vardı. 

Başrol oyuncusu hayallerdeki yakışıklı İtalyan erkeklerine benzemiyorsa da yanaklarını sıkıp, saçlarını karıştıracağınız cinsten sevimli bir gençti.
Sezen Aksu şarkıları filme o kadar güzel oturmuştu ki özellikle "Sude" şarkısının söylendiği sahnelerde hemen hiç bir konuşmanın geçmediği ve sadece şarkıya yer verildiği anlaşılıyordu.
"Ferzan Özpetek Cem Yılmaz'ı oynatmışsa matrak bir şey olmuştur." düşüncesiyle  izleyenler filmi beğenmemişler. "Cem Yılmaz bu filmde neden oynamış ki?" diyenler de var. Yönetmen bir röportajında şöyle diyor; "Bu film benim  Türkiye'de en çok gişe yapacağım, Cem Yılmaz'ın da en az gişe yapacağı film olacak."

Bu yorumu yapıyor fakat İtalya'da film gösterime girdikten sonra 3 günde 1 milyon 215 bin Euro hasılat yapmış. İtalya'nın Oscar'ı kabul edilen İtalya Sinema Akademisi ödüllerinde 8 dalda yarışacakmış. Hatta  Sezen Aksu'nun bu film için yazdığı "Gitmem daha" şarkısı yabancı müzik dalında aday olmuş. 
Şarkının adını duyunca bana bir şey hatırlattı. Hadi bir ipucu vereyim, şarkının adını tersten okuyun. "Davos" desem, "one minute" desem...
Her neyse şarkı gerçekten çok güzel, film bittiğinde yanda filme katkısı olanların isimleri yazılırken kalkıp gidemiyorsunuz. Biz de şarkıyı sonuna kadar dinledik. O sırada ışıklar yanmıştı. Salonu temizleyecek görevli elinde fırçası, bezi ile sahnenin tam dibinden çıktı. Zaten koca salonda 4 kadın varız. "Bunlar daha ne bekliyorlar." gibisinden o da bizi seyretti. 
Film bitmeden salondan ayrılmayı seven millet olarak öyle son yazıları okumak adetimizde yoktur ya, adam kızmasın diye yavaştan çıkmaya davrandık. Biraz ağırdan aldık ki şarkının sonu gelsin.
Henüz "Şahane Misafir" filmine gitmediyseniz gidin. Ferzan'ın masalarını görmeye, Sezen Aksu'nun şarkılarını dinlemeye değer.

18 Nisan 2012 Çarşamba

TAZE NANELİ SOSLU MAKARNA


Taze naneyi utanmasam her yemeğin içine koyacağım. Son zamanlarda makarnanın içine yakıştırır oldum. Tarifi çok basit, hem görüntüsü hem de tadı pek güzel.
1 paket makarna 
5 adet yeşil biber
Yarım demet taze nane
4 adet domates veya domates püresi
1 diş sarımsak

Yarım çay bardağı zeytin yağı, bir kaşık tereyağı, tuz
Makarnayı isteye göre 8 veya 10 dakika haşlayın süzün. Tencereye zeytinyağı ve tereyağını koyup ince ince kıyılmış biberleri ilave edin. Kızarmaya başladığında rendelenmiş domates veya domates püresini ilave edin. Bir diş sarımsağı ezip üzerine ilave edin. Biraz tuz serpin.

 Domates ve biberler sos kıvamına gelince ince ince doğranmış yarım demet taze naneyi ilave edin. Karıştırıp, süzülmüş makarnayı tencereye alın. Sosu makarnayla iyice karıştırın. Ocağın altını kısıp 3-4 dakika demlemeye bırakın.
Rendelenmiş kaşar peyniri ile sıcak sıcak servis yapın.
Afiyet olsun.

17 Nisan 2012 Salı

FLAŞ TV'NİN HALAYI VE OYUN HAVALARI


"Akşam Flaş TV'de Türkiye'nin sosyo ekonomik alanda Avrupa Birliğine uyumu konusunda güzel bir oturum vardı..."
1 Nisan da geçti gerçi ama şaka yapmak istedim biraz :)
Akşam televizyon kanalları arasında dolaşırken Flaş TV'de takılıp kaldım. Genç bir adam Ankara yöresine ait türkü söylüyor, iki  adam da oynuyor. Ama hani takım elbiseyle falan değil. Yöresel kıyafetlere benzeyen bol fırfırlı etekler giymişler, üzerlerinde beyaz gömlek. Altı kadın üstü erkek yani. Zenne diyeceğim dilim varmıyor, Filmini izledikten sonra bu izlediklerimin zenne ile ilgisi yok. Bildiğimiz adamlar sanki şaka olsun diye ceketlerini çıkartmışlar pantolonlarının üzerine fırfırlı etek giymiş, ellerine ziller almış oynuyorlar. Bir tanesi oyunu bitirip NATO zirvesine katılacakmış gibi ciddiyetle işlerini yaparken, ortadaki nasıl neşeli nasıl işin gırgırında sormayın. 
İşte bu diye düşündüm. Her defasında gözüm onun oyununa gitti. Diğeri sanki sahnede silindi. Bir şeyi severek yapmak bu olsa gerek. Müzik bitene kadar şarkı söyleyen adamı fark etmedim bile. 
Flaş TV'nin patronu sanırım Türkiye'nin en mutlu adamı. Bugün Televizyonun internet sitesine girip yayın akışına baktım. Dokuz programın 5 tanesi eğlence programı, geri kalan da haber. 
Üç yıl önce Bakırköy'de çalıştığım derginin yolu üzerinde Flaş TV'nin stüdyosu vardı. Caddede uzun bir kuyruk görürdüm. "Allah allah caddeye kadar uzayan kuyruklar anca emekli maaşları dönemi bankalarda olur, burada banka  yok, kaldı ki bunlar emekliye pek benzemiyor. " diye düşünürken içerideki programa seyirci olarak katılanların kuyruğu olduğunu öğrendim. Süslenmiş püslenmiş orta yaşta kadınlardı pek çoğu. Sonra bazı programlara seyirci olarak katılmanın bir sektör olduğunu, belli bir ücret karşılığı ev kadınlarının veya işsiz erkeklerin daimi seyirci kadrosuna alındığını duydum.
Sanıyorum Flaş TV için bu geçerli değildir. Bu kadar eğlenceli programa kim dahil olmak istemez ki!
Dokuz sekizlik müzik eşliğinde sürekli oynayan bir grup. Sözleri de eğlenceli. Gerçi o müzikle küfür etsen kimse üzerine alınmaz. 
Halayları "Haley haley.. ile başlıyor ve hiç bitmiyor mubarek.

Kanalın sadece eğlence programları değil haber programları da kendine has. Fransa ile yakın zaman önce yaşanan kriz sırasında haberlerdeki metinde "Sarkozy Tayyip'ten tırstı."gibi bir yazı okumuştum.
Yılbaşından bir gün sonra kanalın haberlerinde şöyle bir alt yazıyla karşılaşmıştım; "Yeni yılla birlikte zamlar da girdi!" Acaba bu alt yazıya RÜTÜK bir ceza verdi mi yoksa ciddiye mi almadılar merak ettim ama takip etmedim. Beni teorim şu yönde; Kanaldaki müzik ve oyunlardan kimsenin ne söylediğini anlamak mümkün görünmediğinden haberler de güme gidiyor. Ya da o kadar içimizdeki sözleri dillendiriyor ki söylenenler kimseye garip gelmiyor.
Hep merak ederdim bu kadar Ankara havası çalınan kanalın Ankara ile bir bağlantısı var mı diye. Meğer merkezi Bursa'ymış iyi mi!

15 Nisan 2012 Pazar

HAFTA SONU NASIL GEÇER?


Cumartesi günü yağmurlu bir havaya uyanınca, üstelik hafif bir kırgınlık hissi üzerine eklenince bütün bir gün televizyonun karşısında battaniye içerisinde büyük kızımla birlikte pinekledik. Bu arada arka arkaya iki film birden izledik. Seçtiğimiz DVD'ler de tam ruh halimize uygundu ki sormayın. İlk film "Aşk Ve Gurur" da ki performansı ile çok beğendiğim Keira Knigtley'in başrolü oynadığı Tehlikeli İlişkiler'di. Konusu 1904 yılında geçen ve Psikanaliz bir adamın hastası ile olan ilişkisini anlatan, arada Freud'un da dahil olduğu psikolojik bir filmdi. Sıkıldık ama sonuna kadar izledik. Ardından Kate Winslet'in Titanik'teki performansına güvenerek Mildred Pierce İsimli filmini izledik fakat  ilk filmi arar olduk. 1945 yılında Amerika'daki büyük buhranda kocasından ayrılan bir kadının hikayesi anlatılıyor.
 
Hasta olduğumuz için mi yoksa filmler hakikatten mi sıkıcıydı biz anlayamadık. İzleyen biri varsa fikirlerini paylaşsın lütfen. Gerçi 7 yıldır bir derginin kültür sanat sayfalarını hazırlıyorum. Ön yargılı değilim ama ikinci filmin sonunda içimize daral deldi. O sırada kızımın arkadaşları gelip onu dışarıya çıkarttılar. Bense uyuyakalmışım.

Pazar günü öğleye doğru hava açınca dışarıya çıkmak istedik. Geçen hafta önünden geçtiğimiz fakat kalabalıktan dolayı içeriye giremediğimiz Cankurtaran Sosyal tesislerine gittik. Gittiğimiz saat tam öğle üzeri olduğu için yollar tenhaydı. Tesis Eminönünden Bakırköy'e giden sahil yolu üzerinde, deniz manzarası eşliğinde kahvaltı ve yemek yenebilecek güzel bir yer. Belediyeye ait olduğu için fiyatlar makul tutulmuş. Biz bir tabak çipura, iki tabak mezgit, kalamar, salata ve içeceklere 70 lira verdik. 

Servis hızlı ve iyiydi. Biz burada oturduğumuz halde yeni keşfetmişken turistler biliyor olmalıydı ki etrafta bir çok turist gördük. Sultanahmet semtine yakın olması da nedenlerden biri olabilir tabi. 
Sağımızda deniz, denizde gemiler, ılık bir havada balıklarımızı yedik, çayımızı içtik. Hasta bir halde gitmiştim, iyileşerek döndüm. Deniz havası çok iyi geldi.
Dönüşte suratım asıldı. Evde yapmam gereken bir sürü ütü var, ama moralimi bozmuyorum.
Güzel bir gündü.
İyi pazarlar diliyorum.

12 Nisan 2012 Perşembe

TURİSTLERE KABA DAVRANAN ÜLKELER


"En kaba ülkeler listesinde şok!" başlığını görünce; "Aha da birinci olduk" diye düşündüm. Halide teyze ne derdi "Bir yere baş olun da isterseniz soğan başı olun."
Son zamanlarda birinci olduğumuz konular en pahalı benzini kullanan ülke ve en çok kaza yapan ülke olmak üzere 2 taneydi. Üçledik diye söylene söylene yazıya devam edince fesatlığımdan dolayı kendime kızdım. "Şok" denilen şey meğerse iyi yöndeymiş.
Efendim Amerika'da bir internet sitesinin yaptığı anket sonucu turistlere  kaba davranan ülkeler sıralanmış. 

34 ülke arasında birinci sırada Fransa var. Oh olsun onlara. Paris'te Notre Dame Katedralini sormak için yoldan geçen bir fransızı çevirdik. Fransızca bilmiyoruz, bu yüzden İngilizce sorduk. Adam bizi anladı ama tarifi Fransızca verdi iyi mi. Yine kaldığımız butik otelin sahibi karı koca daha odalarımıza girmeden suyu fazla harcamamamız , odada gürültü yapmamamız, otele zamanında gelip zamanında çıkmamız konusunda kaba bir dilde bizi uyarmıştı. Sanırsınız biz çocuğuz onlar da anne ve babamız. Sanki otellerinde bedava kalıyoruz da bize lütuf yapıyormuş gibiydiler. Paul kafede sıra bizde olduğu halde bir Fransızın siparişini bizden önce almışlardı, unutmadım.
Bu anketi kim yaptıysa iyi tespit etmiş.

ikinci sırada olan Rusya kendini şöyle savunmuş. "Ruslar İngilizce fazla bilmezler. Yarım yamalak İngilizce konuştukları için karşı tarafa kaba gelmiş olabilir. Aklıma İvana Sert'in "Bizimlan deyılsın" sözü geldi. Ruslar haklı.
Üçüncü sıradaki İngiltere'ye haksızlık yapıldığını düşünüyorum. Bence İngiliz halkı bilindiği gibi soğuk değil hatta yardımsever bile denilebilir. Mesela adres sorduğunuzda o yöne gidiyorsa "beni takip edin." diyebiliyor. Yolda size çarptığında hemen özür diliyorlar. Sakin sessiz insanlar.
Amerika'nın 7. olmasına şaştım. New York'ta yolda giderken benim iki katım bir adam bana öyle bir çarptı ki neredeyse yere kapaklanacaktım. Dönüp ne oldu diye bakmadı bile. Amerikalıların kibarlıkla alakaları olduğunu düşünmüyorum. Daha ülkelerine girmeden havaalanında" Sen şimdi buraya neden geldin ki!" ile başlayan ahiret soruları soruyorlar. Hatta duyduğuma göre gözlerinin tutmadığı insanları anında geri yolluyorlarmış. Vize almak zaten ayrı bir dert. Konsolosluğa giderken ABD sempatizanı görünmek için GAP tshirtler giyen insanları gördüm orada. Ülke filmlerde repliğine sık rastladığımız "Ben Amerikalıyım" havalarında.

Türkiye bu sıralamada 11'inci olmuş. Misafirperver bir milletiz vesselam. Hele bir turist gördüğümüzde kolejde okuyan çocuklarımız varsa onları dürterek; "Hadi şu turistle konuş da ingilizceni görelim" diye abuk bir harekette bulunuruz. İki kelime İngilizce bilsek de mutlaka onu harcama eğilimimiz vardır. Bütün turistleri sağır olarak algıladığımızdan tane tane ve bağırarak konuşmayı severiz. Ama turist bir yer sorduğunda gideceği yere kadar götürürüz. 
"Valla bırakmam, yengen yemek yapmıştır şimdi. Allah ne verdiyse bizde yeriz." diye ısrar edenler de olur. Turisti yol sorduğuna pişman edecek kadar yapışkanlar da olur.
Turistlere kaba davranan ülkeler sıralamasında en son sırayı Brezilya almış.
Normal.. 
Adamların durumdan haberi yok.
Onlar karnavalda samba, sahada maç, denizde sörf yapmaktan turistle ilgilenecek durumda değiller, nasıl kaba davranabilirler?

PHOTO: Tumblr


9 Nisan 2012 Pazartesi

BAHAR GRİBİNE KARŞI PRATİK ÖNERİLER


Ev ahalisi Bahar gribinden nasibini almış görünüyor. Büyük kızım gün ortasında mide bulantısı ve halsizlik şikayeti ile işten döndü.
Ortanca kızım sınav haftası olduğu için okula gidiyor ama aksırıp tıksırıyor. Bize de bulaşmasın diye özen gösteriyoruz . Bakalım ne kadar faydası olacak.
Yaza veya kışa girerken geçiş mevsimleri grip ve alerji tarzı hastalıklara da davetiye çıkartıyor. Bunlardan korunmak ve doktora gitmeden bazı önlemler almak mümkün.
Evdeyseniz odanızı, işteyseniz iş yerinizi bol bol havalandırın, havalandırılmış odada mikroplar azalır.
Toplu taşıma araçlarını kullanıyorsanız elinizden geldiği kadar insanlarla temas etmemeğe çalışın. Toplu taşıma araçlarından indikten sonra ellerinizi mutlaka yıkayın.
Son zamanlarda mevsimlik giyinmeyi iyice unuttuk. Biraz güneşi görünce Tshirtlerle dışarıda dolaşıyoruz. Hava güzel bile olsa yanınızda bir trençkot veya hırka bulundurun.
Çok sıkı giymek de az giymek kadar yanıltır insanı. Bu yüzden ayarında giyinin.
Bol su tüketin. Suyun tedavi etmediği bir şey yok.

Uzmanlar öneriyor; Bu mevsim için sarı turuncu meyveler yararlıymış. Özellikle mevsimi geçmeden  portakal ve  greyfurtu her gün tüketmeye çalışın. 
Akşamları günü yeşil çay, melisa çayı veya papatya çayı ile sonlandırın. Bu çayların içine bir dilim limon atarak tüketin.
Bu mevsimde öksürük geniz akıntısı şeklinde sıkça görülür. Kızlarıma yaptığım ve sonuç aldığım bir tarifi vereyim; Bir çay bardağı ılık suyun içine bir çay kaşığı bal ve bir kaç damla limon koyarak için,  öksürük dolayısı ile tahriş olan boğazı rahatlattığını ve öksürüğü kestiğini göreceksiniz.
Bol limonlu şehriye çorbası, tarhana çorbası, domates çorbası, tavuk suyuna çorba grip için birebirdir. 
Süt her derde devadır ama gripte değil. Bir kaç yıl önce grip nedeniyle gittiğim doktor; Vücut salgılarında koyulaşmaya neden olduğu için sütü önermemişti. 
Grip olunduğunda sıcak yiyecekler insanı rahatlatır. Soğuk yiyecekler tercih edilmez. Yoğurdu oda sıcaklığında bekletip yerseniz sizi rahatlatacak, uyumanızı sağlayacaktır.
Normalde nasıl bir yastıkta yatıyorsanız grip olduğunuzda ilave yastık kullanın. Baş yüksekte olunca burun tıkanıklığı azalacaktır.
Bu önlemleri aldığınız halde hala grip oluyorsanız yapacak bir şey yok istirahat edin. İlaçla bir hafta, ilaçsız yedi gün...
Geçmiş olsun.

Photo: Tumblr



BİZİM OLAN NE VARSA


Bankada sıra bekliyorum. Anaokulu yaşlarında iki çocuk anneleriyle gelmiş. Ama bekleme fikri hiç hoşlarına gitmemiş olacak ki annelerini çekiştirip duruyorlar. Birinin elinde lego tarzı şekilsiz bir oyuncak var. Annesini çekiştirirken oyuncak yere düşüyor. Diğeri hemen oyuncağı alıyor. Maksadı oyuncağı sahibine vermek ama öteki anında elinden kapıp bağırıyor.
"O benim."
Bizim olan ne var aslında hayatta?
Dokuz ay karnımızda taşıdığımız çocuklarımız mı, her ay taksitlerini ödediğimiz severek aldığımız arabamız, evimiz mi, Duvardaki kar manzaralı tablomuz mu, günlerce vitrinin önünde dolanıp, bir heves alıp giymeğe kıyamadığımız ayakkabılarımız mı?

Çocuklarımız bize ihtiyaçları azaldıkça bizim olmaktan çıkıyorlar. Araba ve ev bir kazaya bir yangına bakıyor elimizden gitmek için. Eşyalar, geliyor geçiyor, giysiler de öyle. Bir bizim oluyor, zamanı gelince bir bakıyorsunuz kapıcının karısının üzerinde veya ihtiyacı olan birinin üzerinde. 
Bizim olan ne var bu hayatta?
Sevdiğiniz "benim" dediğiniz biri  bir süre sonra başkasının olabiliyor. Siz bile kendinizin olamıyorsunuz. başka biri de size;"Sen benimsin." diyebiliyor.
Ellerime bakıyorum yazılarımı yazıyor, saçlarımı tarıyor, giyinmeme, yemek yememe yardım ediyor, sevgi ile sarılmama vesile oluyor.
Benim mi bu eller gerçekten?
Bir trafik kazasında ellerinin ikisini birden kaybeden bir kadın şöyle diyordu;
"Bazen ellerimin kaşındığını hissediyorum. Beynim onların yok olduğunu kabul etmiyor, kaşımak istiyorum delice."
"Çöp evden altın çıktı" yazıyordu gazetelerde.
Alzheimer hastası emekli bankacının evinden kokular gelmesi üzerine belediye ekipleri evi temizlerken bir kanepennin içinden çıkan 250 bin lira değerindeki altını adamın yeğenine teslim etmişler. 
Kimbilir kaç yılda "benim" diye topladı o altınları, nelerden feragat etti, hangi planlarını erteledi. Şimdi kendinin olanı hatırlamıyor bile.
Bizim olan ne var aslında hayatta?
Sağlığımız yerinde olmadıkça.

5 Nisan 2012 Perşembe

HEY TAKSİ !


Filmdeki kadın erkek arkadaşıyla kavga etmiş, hızla sokağa çıkarak bir taksiye binmişti. Takside giderken kavgaları gözünün önünde canlandı, sonra mutlu oldukları anlar, sonra yine kavgaları. Taksi şoförü sordu;
"Nereye gidiyoruz?" Kadın cevap vermedi, şoför ısrar etmedi.
Normal hayatta kadın taksiye bindiğinde nereye gittiğini söylemezse taksi şoförü anında kadını aşağıya indirir. Hemen söyleyeceksin ki şoför o semte veya mahalleye gidip gitmeyeceğine karar verecek.
"Şimdi orada çok trafik vardır, akşam trafiğine giremem" de diyebilir. "Ben orayı bilemiyorum." da diyebilir. Ama parasını alacak olsa da sırf sizi gezdirmek için hareket etmez. 

Taksi şoförlerinin arabayı iyi kullandığı varsayılır. Adam bir ay önce ehliyet alıp şoförlük yapsa da müşterinin gözünde iyi şofördür. O hızda eşiniz veya erkek arkadaşınız araba sürse kavga sebebi olabilir ama şoföre müdahale edilmez.
Üç kadın kendi arabalarıyla bir yere gidecek olsalar öne oturmak için herkes birbirini kollar,  taksiye binilecekse  sıkıntılı bir durum söz konusudur ve içlerinde en yaşlı olanın önde oturması münasip görülür.
Acil bir işiniz olmasa da taksi şoförleri sizi en kısa sürede gideceğiniz yere bırakma telaşındadır. "Acelem yok" diye uyarmanız fayda etmez, muhtemelen duraktaki sırası dolayısı ile kendi acelesi vardır ve yol boyunca yüreğinizi ağzınıza getirirler.
Duraktan çağırdığınız taksi eğer aceleniz varsa ya yanlış binayı arar, ya da siz diye  o sırada taksi bekleyen başka birini alıp gider.
Canınızın sıkkın olduğu, konuşmak istemediğiniz bir durumda şehirdeki en konuşkan taksi şoförü size rastlar. Yol boyunca üniversiteye giden oğlundan, benzin fiyatlarından, politikadan ve maçlardan bahseder. Tersi durumda bir iki kelime konuşmak istersiniz adamın ağzını bıçak açmaz.
Taksi şoförünün benzini bitmez, arabada müşteri varken benzin alan bir taksiye rastlamak hemen hemen imkansızdır.
Taksi telsizleri başlı başına bir yazı konusudur. Önce yol durumuyla başlayan muhabbet üç beş kişinin araya girmesiyle duraktaki tavla maçında yenilenle alay etmeye kadar uzayabilir. 

Telsizlerde "Neredesin?" sorusuna nokta atışlı cevaplar verilir. Tesadüf bu ya; "Neredesin?" sorusu sorulduğunda "Bağcılar durağındayım." cevabı durağın hemen yanında verilir.
Taksiye bindiğiniz andan itibaren  yaşınız ne olursa olsun şoförün "Ablası" ya da "Abisi" olursunuz. Muhabbet biraz koyulaşınca sizi bir yakınına benzetme ihtimali çok yüksektir.
Muhabbeti seven şoförün arabasına mutlaka sarhoş ünlü biri binmiştir ve o ünlünün parası olmaz, şoför de sevabına sarhoş ünlüyü evine götürür. Biraz daha inanmış gibi yaparsanız yatağına yatırıp üzerine yorganı örttüğünü söyleyebilir.
"Nerelisin?" sözünün bazı durumlarda "Nereye gidiyoruz?" sorusundan önce sorulduğu da gözlemlenmiştir.
Verdiğiniz bütün paranın gerisini kuruşu kuruşuna geri veren de vardır, "Bunu nereden bozduracağım, aha ilerdeki büfede bozdur da gel." diyen de.
Taksi şoförleri tek şeritte uzun zaman geçirmez, Diğer şeridin de gönlü kalmasın diye iki şerit arasında gider gelir.

Mecidiyeköy durağının oradayım Cevahir Alışveriş Merkezi yeni açılmış oraya gideceğim. Geçen bir taksiyi durdurdum. İçeriye oturduktan sonra gideceğim yeri söyledim. Adam yüzüme uzun uzun baktı bir şey demeden U dönüş yaptı 200 metre sonra durdu. Neden durdu diye bakınırken Cevahir alışveriş merkezinin binası karşımdaydı.
"Kusura bakmayın bu kadar yakın olduğunu bilmiyordum." dedim.
"Önemli değil bu iş kısmet işi" dedi ve para almadan bastı gitti.


3 Nisan 2012 Salı

TEKE ZORTLATMASI


You Tube'ta şarkı dinlerken sağ tarafta benzer şarkılar veya aynı sanatçının başka şarkıları çıkıyor. Orada "Teke Zortlatması" diye bir müzik başlığı vardı. Aslında kulak aşinalığım var ama ne olduğunu bilmiyordum. Aklımda şöyle bir çağrışım da geçmiyor değildi; Tekeyi koşturup, yorup hayvancağızın gaz çıkartmasına neden olma hali olabilir de neden bir oyun havasına bu ismi vermişler. 
Ben böyle cahil cahil düşünürken 2006 yılında Burdur'lular  Burdur Valisi, Belediye Başkanı, ve Burdur'un ileri gelenlerinin nezaretinde Guinness rekorlar kitabına girebilmek için Sümer Ezgü'nün şarkıları eşliğinde rekor denemesi yapmışlar. Organizasyona 20 bin kişi katılmış fakat Guinness Rekorlar Kitabı "Evrensel bir dans olmadığı" gerekçesi ile rekor denemesini reddetmiş. 
Yeni nesil pek bilmez ama eskilerin çok iyi hatırladığı "Cemilemin gezdiği dağlar meşeli." türküsü Teke Zortlatmasına bir örnek olarak verilebilir.
Peki neden teke zortlatması?
Bazı araştırmacılar oyunun Teke yöresinden geldiğini söylerken bazıları da erkek tekelerin çiftleşme zamanı dişileri cezbetmek için hoplayıp zıplamasından esinlenerek oynana bir oyun olarak yorumlamış. 
Karadeniz yöresinin kolbastı oyunu bu kadar popüler olmuşken Ege yöresinin Teke zortlatması aynı itibarı görememişse isim şanssızlığından olsa gerek.


İşte Aranan İkili: Projektör ve Kamera



Bir kamera düşünün ki kaydettiğiniz anılarınızı küçük ekranlara sığdırmanızı istemiyor. Kaydettiğiniz görüntüleri geniş duvarlara ve istediğiniz herhangi bir yüzeye yansıtmanıza olanak sağlıyor. Yeni Sony Handycam, projeksiyon özelliğiyle her alanı bir sinema salonuna çeviriyor. Kısa ve eğlenceli tanıtım videosunu izledikten sonra siz de neden bahsettiğimi anlayacaksınız.

Eskiden bilimkurgu filmlerinde rastladığımız teknolojilerden biri daha hayatımıza giriş yaptı. Şimdi isterseniz kışın ortasında önceki yaz tatilinizi evinizin duvarına yansıtarak sevdiklerinizle izleyebilir hatta bunu bir alışveriş merkezinin dinlenme alanında bile yapabilirsiniz. Sony Projektörlü Handycam seçimi size bırakıyor.

Bir bumads advertorial içeriğidir.