30 Aralık 2014 Salı

ALTI GÜNDE ÜÇ ÜLKE - ALMANYA


Erasmus programıyla Almanya Düsseldorf'ta olan kızımı Eylül'den beri görmüyordum. Özlem tavan yapmıştı, facetime ile görüşmelerimiz yetersiz kalıyordu derken Beyefendi güzel bir jest yaparak "Hadi seni kızına yollayalım." dediğinde ikiletmedim. Birden kendimi süresi geçmiş pasaportumu yenilerken ve bilet telaşında buldum. Sevgili arkadaşım Filiz de planıma dahil olunca telaşın bir kısmını o yüklendi. 
21 Aralık günü sabah erkenden Yeşilköy Havaalanında bulduk kendimizi. Ağzımız kulaklarımızda. Havanın soğukluğunu hissetmiyoruz bile. 

Son yıllarda iyice çoğalan  Lounge'lerden birinde uçak saatimizin gelmesini bekledik. Rötar yok, uçaktayız. Filiz film izlemeye başladı, ben döndükten bir gün sonra finallere gireceğim için ders notlarımı çalışmaya başladım. 
Düsseldorf  havaalanında mercimeğim ağzı kulaklarında bekliyor bizi. Bendeki mutluluk tavan yapmış.
Hasret giderme sona erdiğinde kırk yıllık Almanyalı gibi bizi toparladı iki ayrı tren yolculuğu ile evine götürdü. 

İKEA reklamlarından çıkmış gibi küçücük sevimli bir bir stüdyo daire. Hemen yayıldık, dinlendik ve şehri gezmeye çıktık. 
Noel dolayısı ile Alstadt meydanı tıklım tıklım dolu. Minik ahşap dükkanlarda yiyecek içecek, hediyelik eşyalar satılıyor. O kadar kalabalık ki satış yerlerine yaklaşmak bile zaman alıyor. Sıcak şarap içilen yerlerin önü daha bir yoğun. Sıra sıra dizilmiş barlar ve restoranlardan dolayı Düsseldorf için dünyanın en uzun bar tezgahı deniliyormuş.  Hemen aklımdan şöyle bir şey geçiyor:

Bu kadar kalabalıkta insanlar alkol alıyorlar ve hiç bir taşkınlık, taciz yok. Hayret! Sonra bu kadar bira içen insanlar ertesi gün nasıl çalışıyorlar? Almanya nasıl oluyor da AB ülkeleri arasında en iyi durumda olan ülke, nasıl oluyor da hiç dış borçları olmadığı gibi dışarıya borç verebiliyor, bunu da gururla bilbordlara yazıyorlar?
Angela Merkel bunu nasıl başarmış, nasıl oluyor da ilk eşi  Ulrich Merkel'den boşandıktan sonra ikinci evliliğini yaptığı Kimya Profösürü Joachim Sauer'in soyadını kullanmıyor. Hem ikinci eş bu duruma bozulmuyor mu?
Neyse konumuza dönelim.

Çok açız fakat yeniliğe aç olmadığımız için bildiğimiz bir şey yemek istiyoruz. En azından içerisinde domuz eti olmadığına emin olalım.
Mc Donalds...
Düsseldorf Ren nehri kıyısında kurulmuş bir fuar kenti.  Düssel deresi kente adını vermiş. 
Gri bir şehir beklerken yeşillikler içinde bir şehirle karşılaşmak güzel bir sürpriz oldu. 

İstanbul'dan gelen biri buranın trafiğini taşra trafiğine benzetebilir. Işıklarda bekleyen arabalar o kadar azdı ki hayret ettik. Sonra gezdiğimiz yerlerde tren ve metro ağlarını gördükçe araba kullanmanın anlamsız olduğunu fark ettik. Tam kapının önünden tıkış tıkış olmayan bir toplu taşıma aracına biniyorsanız neden arabanızı kullanasınız ki?

Burada Smart denilen iki kişilik otomobilin çok olması dikkatimi çekmişti. Sonra araştırdığımda ülkede en çok Smart kullanan şehir Düsseldorf'muş.
Biz neredeyse bir günde Düsseldorf'u bitirdik, eve dönüp dinlendik.
Yarın Hollanda-Amsterdam.
Hadi hayırlısı.


7 Aralık 2014 Pazar

OSMANLICA


Osmanlıca kursunda çektirdiğim bir resmin altına "Osmanlıca Kursunda" diye yazdım, paylaştım. Arkadaşlarımın bir kısmı resmim için bir önceki yazımda bahsettiğim gibi kendilerini iltifat etmekle yükümlü hissetmişler; "Ne kadar genç çıkmışsın, Çok güzelsin gibi" iltifatlar etmiş, bir kısmı "Like" yapmış. Bir arkadaşım da: "İleriye arkadaşım hep ileriye." diyerek Osmanlıca Kursuna gitmemi gericilik olarak yorumlamış.
Aslında birilerine izah edecek yaşı çoktan geçmiş olmama rağmen Tarih okuduğumdan dolayı Osmanlıca'da zorlandığımı ve bu yüzden kursa gittiğimi yazdım resmin altına.
Oysa "ileri" diyen arkadaşıma "geçmişe bakmadan ileriye gidilemeyeceğini" söylemem gerekirdi. Beceremedim.
Son bir kaç gündür Osmanlıca tartışmalarına baktığımda yorum yapanların kendi hayat felsefeleri doğrultusunda keskin yorumlar yaptığını görüyorum.
Eskiden yazılarını kaçırmadığım, kitaplarının kütüphanemde olmasından mutlu olduğum bazı gazeteci yazarlar Osmanlıca öğrenmeyi neredeyse bağnazlıkla bir tutuyorlar.

Hiç düşündük mü acaba bir asır  önceki kitaplarını okuyamayan kaç ülke var? İngilizce, Fransızca, Almanca, İtalyanca, Japonca öğreniyoruz da gururla bahsettiğimiz 600 yıllık Osmanlı'nın torunları olarak neden o dili öğrenmek istemeyelim ki. İngilizcesi normalin biraz üzerinde olanlar 500 yıllık Shakespeare eserini okuyabiliyorken 100 yıl önceki bir yazıyı okuyamıyor olmak iyi bir şey mi?
Ne işimize yarayacak? diyebiliriz.
Hadi itiraf edelim işimize yaramayacak o kadar çok şey öğreniyoruz ki?
Lisede öğrendiğimiz Fizik kurallarına, kimyasal simgelere gerçek hayatta ne kadar ihtiyacımız var. Şayet fizikçi ve kimyacı değilsek. Evimizde şarap yapmayacaksak, çaydanlığın buharı elimizi yaktığında buharlaşmayı hatırlayıp:" Sıcaklığın artması buharlaşmayı hızlandırır." gibi bir düşünce içinde mi oluruz. 
Zorunlu hale getirilmeden Orta öğretimlerde Osmanlıca dersi verilse kime zararı var. 

Üzerinde hat sanatı ile yazılmış bir tablo gördüğümüzde Allah'ın adının yazıldığı bir tablo olduğunu düşünürüz hemen, Ya da bir ayet veya  bir hadis. Aslında o yazıda hiç ilgisi olmayan bir isim yazabilir. Hatta "bu tablonun sahibi pek akıllı sayılmaz, bilmediği bir dili sırf güzel yazıldı diye duvarına asmış." yazsa nereden haberimiz olacak.
Osmanlıca güzel bir dil. 
Benim gibi yarım asrı devirmiş biri bile yavaş yavaş okumaya başladıysa zor da sayılmaz. 
Her şeye muhalefet olmayı;
Her şeyi dayatmayı bir kenara bırakabilsek ne güzel olmaz mıydı?

3 Aralık 2014 Çarşamba

LİKE


Sosyal medyada zaman geçirenlerin iyi bildiği üzere şimdilerde İnstagram, Facebook ve Twetter'ı alaşağı etmiş görünüyor. 
Şöyle ki hem resim paylaşıyorsunuz, hem de altına istediğiniz kadar yazı yazıyorsunuz. Twetter da olduğu gibi 140 karakterde sınırlı da değil. 
Fakat ilk göz ağrısı Facebook'tan ayrılamayanlar da var tabi.  
Bilmem dikkatinizi çekti mi o kadar saçma sapan şeyleri Like etmeye başladık ki yakında Pinokyo gibi burnumuz uzayacak. Öteki dünyada yalan hanemizin çoğu Facebook'ta:
"Kızının yanında kardeşin gibi duruyorsun."
"Şekerim hiç değişmemişsin."
"Aaa ne kadar kilo vermişsin."
"Kıyafetin çok yakışmış." yalanları yüzünden dolacak. 

Bir arkadaşımızın annesi hastalanıyor onu paylaşıyor; "Like"
Biri ameliyat olmuş; "Like"
Birinin yakını ölmüş; "Like"
"Ölmüş" kardeşim ölümün neresini beğeniyorsun.
Paylaşılan bir resim, bir yazı gördüğümüz an "Okudum" anlamında elimiz "Beğen" tuşuna gidiyor. 
Külliyen yalan!
Yaşı menopoz kıvamında, kilosu vücudunda ayrı bir Cumhuriyet kurmuş bir sürü insan; otururken, yürürken, yemek yerken, kaşınırken, sabah mahmurluğunda, akşam yatmak üzereyken, komşusunda, markette, pazarda; aklınıza neresi gelirse orada resim çektiriyor ve paylaşıyor. Hemen akabinde kim beğenmiş diye bakıyor.
Beğenmesen olmaz, 
Allahım sen affet!

Eşi ile sorun yaşayanlar, sevgilisinden ayrılanlar, eski eşe nispet yapanlar "Ne kaybettiğini gör." der gibi mili yenge kabul ettiğimiz Adriana Lima pozlarında resimler paylaşıyorlar. Henüz karşı taraftan tık gelmiyorsa bu sefer özlü sözler hazırda.
"İki yüzlü insan pazar tezgahı gibidir.Öne iyilerini koyar arkası hep çürüktür." 
Yine mi karşı tarafta bir hareket yok? Mevlana ne güne duruyor?
"Demiş ki Mevlana: Seni seveni zehir olsa yut, seni sevmeyeni bal olsa unut."
Bu da olmadıysa patlat bir şarkı yeni moda bir şarkıcıdan.
Şimdi burada "Like" yapanlar sanırım biraz daha temkinli davranıyorlar. 
Özlü sözlerden birine Like yaptıysan yanlış anlaşılma riski var. 
"Bak onun da ilişki durumu karışık."
"Yoksa boşanacaklar mı?"
"Kesin vardır bir şey."
Tepki göstermeyip görmezden gelsen yazılacaklar hazırdır. Artık kim üzerine alınırsa:
"Sen bir şeyler verdikçe dost görünen çok olur. Bir de sen iste gör, hepsi birden yok olur."
Velhasıl başımıza daha neler gelecek bilmiyoruz. 
Şimdilik Facebook, Twitter, İnstagram arasında ping pong topu gibi gidip geliyoruz.

2 Aralık 2014 Salı

TELEFONLAR VE MESAJLARIYLA İMTAHANIMIZ


Kızımı dershaneye bıraktım dönüyorum telefonum çaldı. Yeni nesil telefonları bir dokunuşta açamıyorsun. Mutlaka eksantrik bir hareket gerekiyor. Araba kullanırken zaten mümkün değil. Israrlı 6-7 çalmadan sonra durdu ama merak içindeyim. Tipik bir ebeveyn gibi tahminler yürütüyorum. Çalışan kızımın başına bir şey gelmiş olabilir, Erasmus için Düsseldorf'ta olan kızım bir gün önce kan şekeri düştüğü için bayılmış, ondan telefon gelebilir, Beyefendi'nin başına bir şey gelebilir. Kısaca her şey olabilir diye düşünürken telefon tekrar çalmaya başladı. Arabayı sağa çekerek telefona baktım. 212 ile başlayan bir numara.
"Selma hanım sizi 'Allahın cezaları' isimli kuru temizlemeden arıyorum. Size 4 sorudan oluşan bir anket yapacağım müsait misiniz?
"4 Soruyu da bilirsem ne kadar kazanacağım."
Kız afalladı. Ben bastırdım.
"Telefonumu nereden aldınız?"
"Efendim biz referansla çalışıyoruz."
Ne referansı? Pardon siz kuru temizlemeci demediniz mi? Hani üşendiğimiz  ya da eşlerimizin pantolonlarında çift dikiş görünmesin, yakalarındaki yağ izlerinin müsebbibi biz olmayalım diye kirli çamaşırlarımızı yolladığımız kuru temizlemeci. Allah sizi nasıl biliyorsa öyle yapsın. Numaramı  referans olarak oraya vereni bilsem ilişkimi keseceğim. Kuru temizlemeyle teması en az olan insanlardan biriyim. Paltolarını bile düşük devirde makinede yıkayan birini kim referans verir?
Bundan sonra konuştuklarıma kendim bile şaşırdım. Sakince bu numarayı silmelerini ve kuru temizlemeyle hiç işim olmadığını söyledim. Ama sinirim akşama kadar geçmedi.
...
Akşam üzeri telefonumda bir mesaj:
"Değerli müşterimiz Uzay Optik olan ismimiz bundan böyle msn optical optik olarak değişmiş olup telefonlarımız aşağıdaki gibidir..."
İyi de ben zaten Uzay optik'i de bilmiyorum ? herhalde yanlış mesaj diye düşündüm.
Gece saat 23 sıralarında tekrar bir mesaj:
"Değerli müşterimiz Uzay optik iken msn optical optik olarak değişen ismimiz ile ilgili gönderdiğimiz telefon numarasında bir hata yapılmıştır. Aşağıdaki şekilde düzeltir ve hoşgörünüz için teşekkür ederiz.
...

(Not: Resimle konunun hiç bir ilgisi yoktur. Yazdıklarım gerçek olsa da isimler gerçek isimler değildir.)

23 Ekim 2014 Perşembe

Marcel Broodthaers'ın Sözcükler, Nesneler, Kavramlar sergisi Akbank Sanat'ta!


Belçikalı şair, heykeltraş, film yapımcısı ve sanatçı Marcel Broodthaers’ın işlerinin sergilendiği  Sözcükler, Nesneler, Kavramlar sergisi Akbank Sanat’ta açıldı.
20.yüzyılın en önemli sanatçılarından olan Broodthaers, 40 yaşına kadar sadece şiir ile ilgilenmiştir, satmayan  Pense-Bête şiir kitabının 50 kopyasını alçıyla kaplayarak okunamaz hale getirmiş ve kitabıyla aynı adı taşıyan Pense-Bête (Anımsatıcı) başlıklı ilk sanatsal eserini üretmiştir. Aynı sene, 1964’te; ilk sergisinin kataloğuna şöyle yazmıştır:  “Ben de bir şeyler satıp hayatta başarılı olamaz mıyım, diye düşündüm. Ne vakittir işe yarar, beş para eder bir tek şey yapmamıştım. 40 yaşına gelmiştim ... Ve nihayet aklıma, sahte, samimiyetten uzak bir şey icat etme fikri geldi; hemen işe koyuldum. Üç ay sonra, ortaya çıkan ürünü Galerie St Laurent’in sahibi Philippe Edouard Toussaint’e gösterdim. “İyi de, bu sanat” dedi Toussaint, “ve onu seve seve sergilerim”. “Anlaştık” dedim. Satılan bir eser olursa, Toussaint paranın %30’unu alacaktı. Öyle anlaşılıyor ki bu, standart anlaşma şartlarından biri; %75 alan galeriler bile var. Peki eser nedir, diye sorarsanız: Aslına bakılırsa, nesneler.”  
 

Marcel Broodthaers’ın  ilk sanat objesi Pense-Bête (Anımsatıcı)’i Akbank Sanat’ta görmeniz mümkün. Kavramsal sanatın en önemli isimlerinden olan Broodthaers, eserlerinde; yazılı dil kullanımı ve kelime oyunlarına sıklıkla yer vermiştir. Belçikalı sanatçı René Magritte ve Fransız şair Stéphane Mallarmé etkisi eserlerinde açıkça hissedilmektedir.
Belçika’nın popüler bir yemeği olan midyeler, yumurta kabukları, süt şişeleri gibi gündelik objelere yeni bir bakış açısı kazandırmıştır. 289 yumurtadan oluşan 289 Oeufs, 20x13=260, 2x14=28, +1=1, = 289 Oeufs.


Müze, eser, sanatçı ve seyircisi arasındaki ilişkiyi irdeleyen birçok eser vermiş ve bu ilişkiyi derinlemesine sorgulamıştır. 1968 senesinde Brüksel’de kendi evinde, kavramsal bir müze olan Musée d'Art Moderne, Départment des Aigles (Modern Sanat Müzesi, Kartallar Bölümü)’i kurmuş, davetiyeler bastırıp açılış yapmıştır. Eser röprodüksiyonları, eser kutuları, kartpostallar, duvar yazılarının sergilendiği müzeye; 1968-1971 arasında farklı mekanlarda farklı bölümler de eklemiştir. Müzenin herhangi bir koleksiyonu yoktur, belirli bir lokasyonu yoktur. Eserleri, MOMA_New York, TATE Modern_Londra, Stedelijk Van Abbemuseum_ Eindhoven, Centre Pompidou _  Paris and MACBA_Barselona koleksiyonlarında yer almaktadır.

Sergi hakkında daha detaylı bilgi almak için www.akbanksanat.com sayfasını ziyaret edebilirsiniz.
Bir boomads advertorial içeriğidir.

16 Ekim 2014 Perşembe

NOBEL... MURAKAMİ'NİN KABUSU


"Nobel Edebiyat Ödülleri" açıklandı. Haruki Murakami bu yıl da ödülü alamadı. Oscar ödüllerinde Leonardo Di Caprio, Nobel'de  Murakami aynı kaderi paylaşıyorlar. İkisi de sürekli aday oluyor ama bir türlü alamıyorlar.
Geçen yıl "Haşlanmış Harikalar Diyarı Ve Dünyanın Sonu" isimli kitabını almıştım ama araya bir düzine kitap girdi, okuyacaklarım kitapların içinde hüzünle sırasını bekliyor. 
Murakami'yi üzüntüsüyle baş başa bırakalım ve Nobel istatistiklerine bir göz atalım.

İlk kez Nobel ödül töreni 1901 tarihinde verilmeye başlandı.
2006 yılında Türkiye ilk Nobel'ini  yazar Orhan Pamuk'la aldı. 
Şimdiye kadar Nobel'i yedişer kez kazananlar 28 Şubat ve 21 mayıs günü doğanlar.
En çok Nobel kazananlar Haziran doğumlular.
Bugüne kadar erkekler 807 kez, kadınlar ise 71 kez Nobel almışlar.
Her 10 ödülden biri Amerika'ya gidiyor. İkinci sırada Almanya, üçüncü sırada İngiltere var.

En genç yaşta Nobel ödülü alan fizikçi William Lawrance Bragg 25 yaşındaydı fakat bu yıl barış ödülü daha genç birine geldi. Ülkesinde kız çocuklarının hakları konusundaki eylemleri nedeniyle Taliban tarafından başından vurulan Pakistan'lı Malala henüz 17 yaşında. 
Nobel alan en yaşlı kişi Rus ekonomist Leonid Hurwicz Nobel aldıktan 6 ay sonra 90 yaşında öldü. 

Ödül başına dağıtılan para yaklaşık 900 bin euro.
Fransız yazar jean Paul Sartre Edebiyat ödülü aldığı halde bunu kabul etmemiş tek kişidir. (Sartre  hayatı boyunca kazandığı hiç bir ödülü kabul etmemiştir.)
1940-42 yıllarında ikinci Dünya savaşı dolayısı ile ödülleri verilmemiştir.
Peki Alfred Nobel kimdir diye bir hatırlayalım: Vikipedi onun için İsveçli kimyager ve mühendis diyor. Dinamitin mucidiymiş. Bu kadar tehlikeli buluş yaptıktan sonra ödüller verip günah çıkartıyor olmasın?

14 Ekim 2014 Salı

OLİVİER'İN KARADENİZLİ KADINLARI


Fransız belgeselci ve fotoğrafçı Olivier İz TV'de "Yemeğin Yolculuğu" adında bir program sunuyor. Olivier Anadolu'da dolaşıp yemeklerimizi ve kültürümüzü anlatıyor programında. Acaba sadece bizde mi yayınlanıyor, yoksa Fransa'da da gösteriliyor mu bu program bilemiyorum. Ama sadece bizde bile olsa, herkes izlese egolarımız yüzünden unuttuğumuz değerleri hatırlasak Olivier'nin sayesinde. 
Benim rast geldiğim programda Artvin yakınlarında bir dağ köyünde gürcü evine misafir olmuş, "Acara yemeklerini" öğrenecek. Programı izlerken bilgisayarımı açıp Acara'nın nerede olduğuna bakıyorum. Gürcistan'ın güney batısında yer alan özerk bir cumhuriyetmiş. Başkenti Batum'muş. ( Nasıl bilemedim hayret. Oysa babamın büyük dedeleri Batum'dan Sapanca'ya göçmüşler.)
Olivier'in  gittiği eski dağ evinde iki kadın ve üç çocuk var. Kadınlardan biri Olivier'in yaşlarında. Yanı 55-60 Diğeri  biraz daha genç. 
İklim şartları insanın mimiklerine yansır derler ya yaşlı kadının bakışları birazdan Olivier'i bir sopayla dağın eteklerine kovalayacak gibi; o kadar sert. Fakat sadece bakışları...

Daha genç olanı güler yüzlü gözleri gülüyor; hem yemek yapıyor hem de yaptıklarını izah ediyor. "Harço çorbası" biz söylerken bile zor. Bir Fransız nasıl söylesin. Canını sevdiğimin Karadeniz kadını defalarca tekrar ederek yemeğin adını öğretiyor. Hep birlikte yemekleri yapıp yer sofrasında oturuyorlar. 
Olivier'in çok sevimli bir Türkçesi var. Gözünüzü kapatıp dinlerseniz küçük bir oğlan çocuğu konuşuyor sanki. Çocuklar olan biteni seyrediyor ama evlerine her gün yabancı biri geliyormuş gibi de rahatlar. İstanbul'da veya büyük şehirlerde birine mikrofon uzatılınca kameraya çıkmak için o kişinin arkasına bir sürü insan belirir. O en doğal halleriyle etrafta dolaşan, kamera umurlarında olmayan, Olivier'in uzattığı fotoğraf makinesini kullanıp kırk yıllık fotoğrafçı gibi resimler çeken çocuklar, tanımadıkları bir yabancıya yemek öğreten ve bunu en doğal halleriyle yapan iki Karadenizli kadın bize unuttuğumuz bir yanımızı hatırlatıyor.
Doğallık... Olduğun gibi olma... İnsan olma...
Türk misafirperverliği diyoruz ya! hani son tahlilde kimsenin hatırlamadığı, işte o misafirperverlik Karadeniz'in o dağ köyünde iki güzel kadın ve üç çocuğun yüreklerinden ekranlara yansıyor. 
Bu yazıyı yazmama sebep olan olayı en sona sakladım.
Sabah kızımı okula bıraktım ve markete alışveriş yapmaya girdim. Sebze reyonunda bir kadın  yanındaki arkadaşına anlatıyordu.
"Habersiz, çat kapı oturmaya mı gelinirmiş. Canı sıkılmış dertleşmek istiyormuş. Nasıl sinirlendim anlatamam..."
Dertleşebileceğiniz ve çat kapı evine gideceğiniz dostlarınız olması dileği ile...

Not: Resimler Digiturk'ün internet sitesinden alınmıştır.


13 Ekim 2014 Pazartesi

YUFKADA KÖFTE


Malzemeler: (5-6 kişilik)  
Yarım kilo orta yağlı dana kıyma.
Bir baş soğan Rendelenmiş veya ince doğranmış
Üç diş sarımsak
Karabiber, pul biber, kekik, biraz tuz
4-5 dal maydanoz
İki yemek kaşığı zeytin yağı
4 yufka

Köftelik malzemeleri iyice karıştırın. Malzemeyi dört yufkaya yetecek  şekilde dörde ayırın.
Yufkayı açarak  malzemeyi her tarafa gelecek şekilde sürün. Rulo halinde sarın. İki parmak genişliğinde keserek tepsiye dik bir şekilde dizin. Diğer yufkaları da aynı şekilde sararak tepsiye dizin. Küçük bir kapta bir kaşık sıvı yağ, bir kaşık su ve bir kaşık salçayı karıştırıp üzerine sürün.

180 derecedeki fırında 20 dakika pişirin. Sıcak servis edin. Yanında yoğurt ve fırında elma dilim patates ile çok iyi gidiyor.
Afiyet olsun.


6 Ekim 2014 Pazartesi

KURBAN BAYRAMINDA BÜYÜKADA


Bu Kurban bayramı diğer yıllardan farklı olarak Sapanca'ya gitmedim. Annemin olmadığı bir ev, hele de özel günlerde o kadar hüzünlü geliyor ki!
Beyefendi ilk günü annesiyle geçirince ben de küçük kızımla baş başa kaldım. 
Ne yapalım, ne yapalım?
Küçük kızım Adalar'a hiç gitmedi, ne zamandır söyleyip duruyor. Sırt çantamıza bir günlük giysilerimizi koyduk, bir heyecan yola çıktık. İstanbul bayramda hakikatten çok tenha, Kabataş'a kadar her taraf bomboş. (Tramvaylar hariç.)

Adalara şehir hatları vapurları ve Mavi Marmara vapurları olmak üzere iki şekilde gidilebilir. Biz en yakın zamanda kalkan Mavi Marmara'ya bindik. Yolcu popülasyonu şu şekilde: %70 Araplar, %30 Türkler ve diğer turistler. Açık olan kısımda oturduk. Yanımıza üç genç kızı olan Arap bir karı koca oturacaklar. Adam kızı bir yere oturacakken yanına erkek düştü diye onu uyararak başka bir tarafa oturtmuşken, hemen yanımdaki boşluğa iki kızının ortasına değil de benim yanıma oturmaya kalkınca sinirlendim. Kendi kızları için erkekler mahrem oluyor da biz kelaynak kuşu muyuz. Elle işaret ederek kızın yanıma oturmasını sağladım. Aslında bu tür düşüncelerin sahibi değilim ama çifte standart görünce dayanamıyorum.

Bir saatlik yolda kalabalık bir gurup gelmiş olan Arap turistler şarkılar söylediler kendi dillerinde, eğlenceli bir yolculuk oldu. 
Bayramın ilk günü olduğu için fazla kalabalık olduğunu düşünmediğim Büyükada'nın saat kulesi meydanı tıklım tıklım.
Önce otelimize gidip yerleştik. "Şikayet Var" isimli sitede bir sürü olumsuz yazı yazılmış hakkında ama hangi firma için yazılmıyor ki? Pembe ahşap giydirme dış cephesi olan sevimli bir otel. ( Yıldızlar Evi Otel) Görevli gayet güzel karşılayarak, otelin diğerlerine göre daha büyük bir odasını vererek gönlümüzü fethetti. Odalar eskiymiş, perdeler buruşukmuş ne gam; zaten hepi topu bir gece kalacağız. 

Rahat bir şeyler giyerek dışarıya çıktık. Kızım bisikletle adayı turlamamızı öneriyor. En son belki 15 yıl önce kızların bisikletini kullandığımı hatırlıyorum. Yüzmek ve bisiklete binmek unutulmazmış, yapacağız bir şeyler. 
Bisiklet kiralamanın saati 5 lira, kimliğimizi bırakıp dönüşte kaç saat binmişsek parasını ödemek üzere biniyoruz iki tekerler üzerine. Bisiklete binmek sorun değil de sağdan soldan gelen faytonlardan kendimi nasıl koruyacağım, ya atın tam önüne düşersem, ya at beni ezerse...
Vay arkadaş! ne kadar evhamlıymışım da haberim yokmuş. Kızım benden 100 metre önde gidiyor, ara sıra da arkaya bakıp başıma bir şey gelip gelmediğini kontrol ediyor. Rolleri değiştik, ebeveynim gibi davranıyor resmen. "Heyecanlanma, önüne bak!, arkanda fayton var."
Bir ara dengemi kaybediyorum, kızım arkaya baktığında ben kaldırımda oturmuşum.
"Merak etme biraz dinleniyorum."
Yalan... Resmen düştüm ve hafiften ayak bileğim kanıyor. 
Tekrar bisiklete biniyorum, gidiyoruz ama bende mecal kalmamış. Benim anlayışlı güzel kızım, zaman zaman en küçük çocuk şımarıklığı, ergenlik halleri, bu yıl üniversiteye hazırlık psikolojisi yüzünden çatışmalarımız oluyor... Ama hepsini affettim.
"Anniş,, Dönelim istersen?

Duyduğum en güzel öneri. Hevesini kırmamak için ses etmedim ama bittim.
Uzun uzun yazdım ama bisiklet sürüşümüz yarım saat bile olmamış. Hain bisikletçi bir saatin parasını alıyor. :)
Odamıza dönüp dinleniyor tekrar dışarıya çıkıyoruz. Meydana bakan otellerden birinin kapısında iki genç oda fiyatlarını soruyorlar; Geceliği 300 lira, pes artık. Buradan anlaşılıyor ki öyle spontane gelip kalmak olmuyormuş, önceden otel rezervasyonunuzu yaptırmanız gerekiyormuş. 
Bu öneriler arasında benim çok kullandığım Booking.com sitesi karşılaştırmalı fiyatlar sunuyor. Bir de son yıllarda pek tutulan "fırsat" siteleri ucuz fiyata tatil imkanı sağlıyor.
Adada balık yenir doğal olarak, kıyı boyunca balıkçılar uzanıyor Büyükada'da. Fiyat sormadan bir yere oturmak balık için geçerli değil bence. Fiyat soracak, pazarlık yapacak öyle seçeceksiniz restoranı. Ve fakat üzülerek söyleyeyim ki ne kadar pazarlık etseniz de salata ve içecekle restoran sahibinin sizin için kesmeyi düşündüğü hesabı ödeyip çıkıyorsunuz.
Gece odamıza çekildiğimizde kızım Türkçe testi çözdü, ben de Hayko Bağdat'ın Salyangoz kitabını bitirdim. Uyuduğumda sanırım sabaha karşıydı. (Yerimi yadırgadım.)
Ertesi sabah kahvaltı, biraz ada turu ve dönüş yolculuğuna başladık.
Dönüş yolculuğunun en güzel tarafı Beyefendi'nin bizi karşılamak için Beşiktaş'ta bekliyor olmasıydı. Yanına yaklaşırken resmimizi çekti. 
Kızımla yolda yeni istanbul rotaları planları yapmaya başlamıştık.
Bundan sonraki istikametimiz analı- kızlı Sultanahmet, Marmaray, Üsküdar, Yerebatan Sarnıcı.
Hadi bakalım...
Bu vesile ile herkesin kurban bayramını kutluyorum.

23 Eylül 2014 Salı

FİLMLERDEKİ CİNSELLİK SIKMAYA BAŞLADI


Ütü yaparken aynı zamanda bir şeyler izlemeyi seviyorum. Genellikle izlediğim şeyler Kore dizileri oluyor. Birbirine benzemeyen konular, farklı bir kültür, özellikle tarihi dizileri gerçekten izlenmeye değer. Bu sefer Amerikan yapımı bir şeyler izleyeyim istedim. Ütü masasını hazırladım, izlemediğim DVD'lerden birini oynatıcıya koydum başladım ütüye. 
Diane Kruger'n başrol oynadığı bir dönem filmi. Türkçe adı "Güzel Kraliçem". Film başladı konu belli oldu. Zaten DVD'nin kapağından anlamalıydım ama... (İki kadın yüz yüze bakıyorlar.)
Bizim Fransa Kraliçesi tercihlerini kadınlardan yana yapmış. 
Ütüyü bıraktım DVD'yi değiştirdim, kızım bilgisayardan başını kaldırıp bakıyor ne yaptığıma. İkinci denemem 5 dalda Oskara aday olmuş bir film. Filmin adı "Her" Türkçeye "Aşk" olarak çevrilmiş. Daha ilk dakikalarda çiftler yatakta başladılar konuya, bu aşk yataktan çıkmaz gibi görünüyor. 

Yine ütüyü bırakıp oynatıcıya yönelirken kızım bilgisayardan gözlerini kaldırıp gülmeye başladı. TV'de öpüşme sahnesi çıktığında kafasını çeviren , ya da kanalı değiştiren ebeveyn gibiyim. itirazım tercihlerini hemcinslerinden yapanlara veya cinselliği hayatlarının en önüne koyanlara değil. İtirazım cinselliğin filmin konusunun önüne geçmesi, gözümüze sokulması.
Ama ısrarlıyım ütü yaparken film seyredeceğim.  (Bu arada ütü yarılandı bile.)
Tekrar bir film seçtim. Filmin adı Portre; Daha ne oluyor demeye kalmadan kızım bastı kahkahayı. Dayanamadım ütüyü bırakıp DVD çekmecesinde epeyi bir aramadan sonra bulduğum filmi alıp oynatıcıya yerleştirdim. Filmin adı "İbni Sina"
İbni Sina da sevişmesin bir zahmet... 
Bu arada ütü bitti, İbni Sina çıplak kadavraları kesmeye devam ediyordu. 

Yeni Samsung Galaxy K Zoom, kamerayı odak noktasına koyuyor

Günlük hayatınızda, seyahatlerinizde ve en önemli anlarınızda size eşlik edebilecek, hem profesyonel bir kamera, hem de telefon özelliklerini bir arada bulunduran Samsung Galaxy K Zoom ile tanışmaya ne dersiniz?
Samsung Electronics, kamerasıyla öne çıkan yeni akıllı telefonu Galaxy K Zoom, gelişmiş dijital kamera teknolojisi ile Samsung’un Galaxy deneyimini bir araya getiriyor. Profesyonel kalitede görsel içerik üretme yeteneğine sahip, eğlenceli ve kullanımı kolay Galaxy K Zoom; kolay çekim, gerçek ışık özellikleri gerçek optik zum ve şık tasarımıyla kullanıcılara ihtiyaç duydukları mobil çözümleri sunuyor.

Kamerayı odak noktasına alan Galaxy K Zoom’un, profesyonel bir kameranın kontrol özellikleri ve fonksiyonlarını sunan gelişmiş teknik kamera sistemi bulunuyor. Galaxy K Zoom’un göz alıcı incelik ve şıklıktaki gövdesinde bulunan, kasa içinde gizlenebilen lens teknolojisi 10x optik zum yapabiliyor. Ayrıca 20,7 megapiksellik BSİ CMOS sensör, ultra net ve ayrıntılı görüntüler oluşturuyor.
Düşük ışık şartlarında mükemmel sonuçlar sağlayan cihaz, hareketin neden olduğu bulanık görüntüyü önleyen Optik Görüntü Sabitleyici (OIS) özelliğine de sahip. Bu özelliklerle, cihazla optik zoom yapıldığında ve düşük ışık ortamlarında bile canlı ve net fotoğraf ve videolar (Full HD) çekebiliyor. Ayrıca cihazın Xenon flaşı, LED’lerden daha parlak bir ışık vererek görüntü kalitesini artırıyor ve doğal bir parlaklık veriyor. Bu sayede yetersiz ışık olan yerlerde bile Galaxy K zoom ile çok daha net ve kaliteli fotoğraflar çekebileceksiniz.
Bu kadar gelişmiş kamera özelliğinin yanında bir çok fonksiyonu da entegre eden Galaxy K zoom’un en dikkat çekici özelliklerini sizler için derledim;
  • Hassas ışık ve netlik dengesi sağlayan  AF/AE (Otomatik Odak/Otomatik Pozlama) Ayrımı
  • Optimize edilmiş 5 farklı filtre ayarı sunan yeni nesil Pro Suggest moduyla; farklı bir filtre uygulaması kullanmanıza gerek kalmıyor!
  • Kullanıcılara selfie çekimlerini kolaylıkla zaman ayarlı olarak yapabilme imkanı veren Selfie Alarm sayesinde çok daha güzel selfieler çekebilirsiniz.
  • Hareketli bir nesneyi odaklanarak ve net bir şekilde çekmek için geliştirilen nesne izleme özelliği ise, sizin için özel olan her “an”ı yakalayabilirsiniz!
  • Galaxy K zoom, bir Galaxy akıllı telefondan isteyebileceğiniz bütün özelliklere sahip. Bu özelliklerden Ultra Enerji Tasarrufu Modu pil tüketimini asgari düzeye indirerek yoğun bir gün içerisinde yaşayabileceğiniz şarj problemini de çözüyor.
  • S Health Lite kişisel fitness koçluğu yapıyor ve formunuzu korumanızda size yardımcı oluyor.
  • Studio uygulaması ise fotoğraf ve videoların kolaylıkla düzenlenmesini sağlıyor.

Bu teknik özelliklerin yanı sıra Galaxy K zoom’un tasarımı da oldukça güzel. Kompakt tasarımı sayesinde, üst düzey taşınabilirlik sunan Galaxy K zoom’un ergonomik kavrama özelliğinin yanı sıra şık ve özgün hatları, yumuşak ve rahat bir kullanım hissi veriyor.

Galaxy K zoom hakkında detaylı bilgi almak için http://www.samsung.com/tr/consumer/mobile-phone/galaxy-camera/galaxy-camera/SM-C1110ZKATUR adresini ziyaret edebilirsiniz.
Bir boomads advertorial içeriğidir.

10 Eylül 2014 Çarşamba

YAZ BİTMEDEN KURU NANE YAPALIM


Bilmem siz de fark ediyor musunuz, satın aldığımız kuru nanelere iyice yaklaşıp koklamadan kokusunu alamıyoruz. Hatta benim gibi küçük bir kasabada doğmuş büyümüş; naneyi, kekiği, semiz otunu, roka, pazı, kuzu kulağını, ısırgan otunu, pek çoğunuzun bilmediği dikenbaş'ı bahçesinde yemeklerinde sıkça görmüş biri olarak renkleri biraz farklı olmasa kekik ve nanenin kokularını ayırmakta güçlük çektiğimi söyleyebilirim. Bu benim burnumun kokuyu az algılamasından değil, alıştığımız kokuların azalmasından kaynaklanıyor.

Şimdi gelelim kuru nane yapmaya:
Ben 3 demet nane ile yaptım ama sanırım bir 3 demet daha yaparsam kışı çıkartabilirim. 
Taze naneleri bol suyla yıkayıp sıkma aparatıyla sularından arındırdım. İsterseniz siz süzgeçte bir süre bırakıp kurutabilirsiniz.  
Suyu alınmış taze naneleri balkon masamın üzerine serdiğim sofra bezine yaydım. Balkonunuz yoksa havadar fakat doğrudan güneşin temas etmeyeceği bir odada da bu işi yapabilirsiniz. 

Taze ve henüz nemli olan naneye doğrudan güneş ışığı temas ettiğinde nanelerin rengi kararıyor. Yemyeşil naneleriniz olsun istiyorsanız havadar bir yer yeterli olacaktır.
Nanelerimi her gün alt üst edecek şekilde havalandırdım. 
Benim bu işlemi yaptığım dönemde iki gün yağmur yağdı süre uzadı. Normalde 5-6 gün içinde naneleriniz kuruyacaktır. Kuru olduğunu anlamanız için elinizle ufalamaya çalışın. Ufalanıyorsa kurumuş demektir.

Kurumuş olan nane yapraklarını elimle ufalayarak kuru nane haline getirdim. Benim kuru nanelerim aynı boyutta olmadı fakat iri olmaları benim tercihim. Siz isterseniz robottan geçirip hepsi bir boyda naneler elde edebilirsiniz.

Mis gibi kokulu nanelerinizle güzel yemekler yapabilirsiniz.
Şimdiden afiyet olsun.

7 Eylül 2014 Pazar

İZ


İnsan gerçekten hayret ediyor. 
Yok canım! Eski Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül'ün sözlerini taklit etmiyorum. Bu benim düşüncem.
Televizyonla temasım genellikle İZ TV izlemek üzerine oluyor. Bu sabah İZ'de  Bennu Yıldırımlar ve Eylem Yıldız "Lavanta Kokulu Festival" isimli bir programda Fransa'ya sanatsal bir yolculuk yapmışlar. 
Yukarıda yazdığım isimleri birden tanımayabilirsiniz diye hatırlatayım: Eylem Yıldız "Asmalı Konak" dizisinde yanaşmanın oğluna aşık olan evin liseli kızı. Aynı zamanda konservatuvar okumuş, ödül almış bir tiyatrocu. 
Bennu Yıldırımlar "Yaprak Dökümü" dizisinde Fikret rolüyle, "Umutsuz Ev Kadınları" dizisinde  Nermin rolüyle tanıdığımız ve pek çok ödül almış tiyatro oyuncusu. 

Bu iki sanatçı "Lavanta Kokulu Festival" programında 1990 yılında Pierre Cardin tarafından satın alınarak restore edilen Fransa'nın güneyindeki Lacoste şatosunu geziyorlar. 
Buraya gelirken mutlaka araştırma yapmışlardır fakat Şatonun ilk sahibi olan ve "Sadizm" sözcüğüne kaynak olduğu söylenen Marqiuis de Sade ve onun yaşadığı  dönem hakkında öyle bir sohbet ediyorlar ki hayret ve hayranlıkla dinlememek elde değil.

Yine aynı programın başka bir bölümünde Ahmet Mümtaz Taylan, "Farklı Rotalar Kuşağında" Brezilya ve Arjantin'i geziyordu. Akıcı bir İspanyolca, müthiş bir bilgi donanımı, tarih bilgisi ve en önemlisi de bunları bir sohbet havasında anlatımı programı zevkle izlememe neden olmuştu. 
Ahmet Mümtaz Taylan için küçük bir hatırlatma yapayım.  Leyla İle Mecnun dizisinde İskender rolüyle hatırlıyoruz, Kelebeğin rüyası, Bir Zamanlar Anadolu, İnşat gibi ödül almış filmlerdeki rolleri arasında magazinsel olsun diye oyuncu Ayça İnci'nin eşi olup şu sıralar boşanmış olan tiyatrocu diyebiliriz. 

"Sanatçı" unvanını hak eden insanların anlatımıyla bir şeyler izliyorsanız insanın ufku sadece anlatılan konuya değil adeta bir dünyaya açılıyor.
Ee! Doğal olarak izlerken insan hayret etmeden duramıyor.

24 Ağustos 2014 Pazar

BOZCAADA - TENODOS - VESAİRE


Aslında hiç aklımda yoktu. Bir de bakmışım ki Bozcaada'dayız.
Türkiye'nin köyü olmayan tek ilçesi Bozcaada'ya gitmek için bir kaç alternatif var. Kendi arabanızla İstanbul'dan gitmek için Tekirdağ- Çanakkale- Geyikli - Bozcaada olarak gidilebilirken, o kadar yolu araba kullanmak istemiyorum diyenler için otobüsle; özellikle gece seferi ile yola çıkarsanız 7 saatte varacağınız uzaklıkta. Geyikli'den yaz aylarında kısa aralıklarla feribot seferleri mevcut. 

Bozcaada için kocaman bir pansiyonlar adası desek yeridir. Hemen her ev pansiyon haline getirilmiş ve değerlendirilmiş. Adanın Rum mahallesi ve Türk mahallesi olmak üzere iki kısmı var ama ben ikisi arasında  bir fark göremedim.
Yollar kaldırım taşlarıyla döşenmiş. "Bir Küçük Eylül Meselesi" filminden tanıdığımız Çınar altı kahvesi her saat dolu. Sakızlı Türk kahvesi ve sakızlı muhallebisi çok meşhur.
Kaldığımız pansiyon Rum mahallesinde yenilenmiş sevimli bir evdi. Dar sokaklarda ahşap masa ve sandalyelerin önünde oturanlar arasında erkeklerden çok kadınları görmek mümkün.

Bodrum gibi gürültülü değil, Çeşme gibi karışık da değil. "Ada" kavramının hakkını veriyor.
Rum evlerinin beyaz badanalı duvarları ve çivit mavisi kapı - pencereleri gerçekten görülmeye değer. Kaldığımız pansiyonun sahibi Ergin Bey Mavi- Beyaz evlerin  Yunan bayrağından esinlenerek yapıldığını söylese de adada kalan yaklaşık 30 Rum vatandaş olduğuna göre bu varsayıma inanasım gelmiyor. 

Bozcaada denildiğinde aklıma ilk gelen şey şarap olurdu ne demekse. Şişenin dibini bulanları, dağıtanları, taşkınlık yapanları göreceğimi zannederken gecenin bir vakti yaptığımız yürüyüşlerde bile bu tür manzaralara hiç denk gelmedik. İçenler vardı elbet, müzik de fakat rahatsız edici boyutta değil. 

Adaya gelenler arasında kadınların ve genç kızların daha fazla olduğundan bahsetmiştim. Adanın nüfusu kış aylarında 1.500 civarına düşse de yazları 5000 kişiyi buluyormuş. Adanın ana karaya yani Geyikli'ye  olan mesafesi 6 kilometreymiş. Feribotla yarım saati bulmuyor gidişler. 
Feribottan indiğimizde denizin hemen dibindeki kalesini gezmek için pek heveslendim. 4 Kişilik grubumuzda anca bir kişiyi ikna edebildim. Fenikeliler, Cenevizliler, Venediklilerin bulunduğu kale  1455 tarihinde 11. Mehmet'in kalıntıları tekrar inşa etmesiyle bugünkü halini almış.

Maalesef ben bu bilgileri kalenin hiç bir yerinde okuyamadım. Hatta kalede açıklayıcı hiç bir yazı yok dersem yeridir. Bir heves girdiğim kaleden hayal kırıklığı içerisinde ayrıldım.
Bozcaada pahalı bir yer. Çınar altı kafe'de 10 Liraya damla sakızlı Türk kahvesi içebilirsiniz. Tanıdık diye gittiğimiz balık restoranında balıkların fiyatını sorduğumuz halde tahmin etmediğimiz uçuk bir hesapla karşılaştık.
Plajlarına gelince; Ayazma plajı en bilineni, tesis bakımından en iyisi. İkinci gün gittiğimiz Habbele plajında çöpler dağ gibi birikmiş, şezlonglar kırılmış, şemsiyelerin çoğu bozuk olmasına rağmen bunlardan ücret ödemek anlamsız geldiyse de oraya kadar dolmuşlarla gelip hemen dönmemek için istenilen ücreti ödemek zorunda kaldık. 

Deniz çok temiz ve çok soğuk. Uzun süre suda kalabilene aşk olsun. 
Bozcaada gitmeyenler için gezilip görülmesi gereken bir yer. 
Bir daha gitmek ister misin? derseniz;
Memleketimin daha farklı cennet köşelerini keşfetmeyi tercih ederim.