31 Mayıs 2010 Pazartesi

SAKAL OYNATMAZ BIYIK TİTRETMEZ


Havalar iyice ısınmaya başladı.
Yaz meyve sebze ayı..
Kavun,  Karpuz, Erik, Kiraz. hatta Şeftali bile tezgahlarda yerlerini aldı.
Eskiden şeftali yemek için Ağustos ayını beklemek zorundaydık.Ya da en iyi ihtimalle Temmuz sonunu..
Şimdi her daim istediğimiz meyve sebzeyi bulabiliyoruz. Fakat tatları için aynı şeyleri söyleyemeyeceğim.
Sapanca'da bahçemizde dalından kopardığım eriklerin tadı ile marketten aldığım erikler nedense aynı olmuyor.
Bunu  dalından kopartmadığım bazı meyveleri uzun yıllar satın almamaya bağlıyorum..Hatta  Eylül ayında  Sapanca'ya gidemeyip, dalından incir yemediysem o yıl incir yemem.
Tamam biliyorum bu durum biraz şımarıkça.. Herkesin İncir ağacı olan bir köy evi yok..
Bırakın da bu kadar şımarıklığım olsun.
Meyve mevsiminin yanında dondurma mevsimi de açılış yaptı. Büyük küçük herkesin bayıldığı dondurma yerine zaman zaman muadil bir şeyler yemek iyi oluyor.
Hem yediklerimize dikkat etmek, hem de lezzetli şeyler yemek istiyoruz.
Size çabucak yapılan ve tatlı ihtiyacınızı karşılayan hafif bir puding tarifi vermek istiyorum.
PUDİNG
1 Paket Çikolatalı puding
2 Çorba kaşığı Kakao
3 Su bardağı süt
Ceviz, 4 Adet Pötibör bisküvi
Puding, Kakao ve Sütü bir kaba koyarak ağır ateşte karıştırarak pişirin.
Dondurma kaplarına pişirdiğiniz pudingin yarısını dökün. Arasına incecik kıydığınız bisküvi ve cevizi yayın. Üzerine tekrar pudingi dökün. En üstüne hindistan cevizi ve dövülmüş ceviz le süsleyin. Dolapta en az bir saat bekletin. Dondurma ile de servis yapabilirsiniz.
Büyük babam bu tür muhallebi tarzında yemekler için, çiğneme sorunu olmadığından şöyle derdi; "Sakal Oynatmaz, Bıyık Titretmez."

30 Mayıs 2010 Pazar

BİRAZ TEBESSÜM ..


Pazartesi günleri fıkra yazmamı istemiştiniz. O halde biraz gülelim.
..
Uzun ve mutlu evliliğin sırrı isimli seminere konuşmacı olarak katılan 40 yıllık evli adam, mutlu evliliğin sırrını şöyle anlatmış.
" Evlilikte mutlu olmak için, Evliliğimin birinci yıl dönümünde karımı Amerika'ya götürdüm. Önümüzdeki ay 40.yılımıza giriyoruz."
Dinleyiciler sormuş;
- Peki 40. yılınızda nereye götüreceksiniz?
- Amerika'ya gidip onu geri getireceğim."
...
İstanbul'dan Ankara'ya giden uçakta ünlü bir bilim adamının yanına sarışın bir kadın oturmuş. Bilim adamı sarışınla hem muhabbet etmek hem de eğlenmek için sormuş.
- Gelin sizinle bir oyun oynayalım. Benim sorularıma siz cevap veremezseniz 5 dolar verin, sizin sorularınıza ben cevap veremezsem 50 dolar vereceğim.
Sarışın kabul etmiş.
Bilim adamı kendinden emin sormuş;
- Ay ile Dünya arasındaki mesafe nedir?
Sarışın hiç düşünmeden çantasından 5 dolar çıkarıp bilim adamına vermiş.
Sonra kendi sorusunu sormuş;
- Tepeye 3 ayaklı çıkıp, 4 ayaklı inen şey nedir?
Bilim adamı düşünmüş taşınmış bulamamış.
Cebinden 50 dolar çıkarıp sarışına vermiş ama kafasına da takılmış.
- Peki tepeye 3 ayaklı çıkıp 4 ayaklı inen şey nedir?
Sarışın hiç ses etmeden çantasından bir 5 dolar daha çıkarıp adama uzatmış.
...
Temel'in yolu Kanada'ya düşer. Uzun bir süre kalınca Karadenizde balık tuttuğu günleri özler ve buz tutmuş bir göle gelir. Elindeki kazmayı tam buza vuracağı sırada içini titreten bir ses duyar;
-Oğlum burada balık yok.
Temel biraz daha ileride bir yere giderek buzu kırmak için tam kazmayı kaldırır, tekrar aynı sesi duyar.
_ Oğlum burada balık yok.
Temel'in eli ayağı titreyerek sorar;
-Tanrum senmisun?
Ses tekrar duyulur.
- Hayır ben buz Hokeyi stadının spikeri Dursun.
 ..
Temel bir kıza aşık olmuş.Aşkından bir şiir yazmış.
Sabahları yemek yiyemiyorum. Çünkü seni düşünüyorum.
Öğlenleri yemek yiyemiyorum. Çünkü seni düşünüyorum.
Akşamları yemek yiyemiyorum. Çünkü seni düşünüyorum.
Geceleri uyuyamıyorum. ÇÜNKÜ AÇIM.
..
Savcı Morgdaki üç cesedi incelemek için gelmişti .Cesetlerin üçü de sırıtıyordu
Savcı ilk cesedin neden sırıttığını sordu.
Görevli; - Efendim Merhum milli piyangodan büyük ikramiye kazandı sevinçten öldü onun için.
- Peki ikinci ceset neden sırıtıyor?
-Merhumun 6 kızdan sonra oğlu olmuş sevinçten kalbi durmuş.
Üçüncü  ceset Temel'di ve kömür halindeydi. Savcı  neden öldüğünü  sorunca görevli cevap verdi;
- Efendim Temel'e yıldırım çarptı.
- Peki neden sırıtıyor.
-Fotoğrafını  çekiyorlar sanmış.
..
Mısır'a gezmeye giden Temel ile Dursun Nil nehrinde gezerlerken tekne batmış.
İki arkadaş yüzerek kıyıya doğru giderlerken kıyıdan kendilerine doğru yüzen kocaman timsahı gören temel seslenir;
- Ola Dursun şuraya bak. Adamların kurtarma tekneleri bile LACOSTE..



29 Mayıs 2010 Cumartesi

SENİN YÜKSELENİN BAŞKA


Benim jenerasyonumun doğduğu yıllarda, yaşadığım kasabada memur çocuğu değilseniz doğum tarihiniz, gün ve ayı bir tarafa bırakın yıl olarak da doğru olmayabilir.
Ablamın doğumu esnasında aileye gelecek ilk torun olması sebebiyle sülalenin bütün erkekleri kapının önünde, hem de şubat ayında saatlerce bekleyip kız olduğunu öğrenince evlerine dönmüşler. Adet gereği doğan erkek olsaymış, havaya ateş açıp doğumu kutlayacaklarmış.
İkinci çocukta bahar ayı olmasına rağmen, yine kız olacak diye kimse kapının önünde beklememiş. Abim doğmuş.
Sonra üçüncü çocuğu beklemedikleri bir anda ben sürpriz yapmışım aileye.
Bu arada rahmetli babam benim doğumumdan sonra ablam ve abimin nüfus cüzdanlarını çıkarmış. Maalesef hiç birimizin doğum tarihini doğru dürüst yazdırmamış.
Temmuz ayında doğmuş olmama rağmen cüzdanımda Şubat ayında doğduğum yazılıyor. Abim olması gerekenden bir yaş büyük, ablam da öyle..
Allahtan annem akıllı bir kadın. Doğum tarihimizi çok iyi hatırlıyor.
Hayat boyu bir çok şeyimizi değiştirebiliyoruz. Saçımızı, burnumuzu, eşimizi, evimizi..Ama burcumuzu değiştiremiyoruz.
Koç  mu Koç..Aslan mı Aslan..
Acaba bizimle aynı burçda olan ünlü kişiler kim?

KOÇ - Leonardo da Vinci, Hans Christian Andersen, Elton John, Charlie Chaplin, Vincent Van Gogh
BOĞA  - Salvadore Dali, Karl Marx, Sigmund Freud, Lenin, Kraliçe II Elizabeth, Shakespeare, Evita 
İKİZLER - Paul Gauguin, J.F. Kennedy, Che Guevera, George Bush
YENGEÇ - Julio Sezar, Ernest hemingway, Dalai Lama, Nelson mandela, Prenses Diana
ASLAN -Napeleon Bonoparte, Alfred Hickhock, Neil Armstrong, George Bernard Shaw, Mata Hari
BAŞAK- Johan Christian Bach, Leo Tolstoy, Stephen King,  Agatha Christie
TERAZİ - Farnz Lizst, Friedrich Nietzche, Margaret Teacher, Luciano Pavorotti
AKREP - Bil Gates, Albert Camus, Dostoyevski, Claude Modet, Maria Curie, Pablo Picasso
YAY -  Nostradamus, Beethoven, Gustave Flaubert, Mark Twain, Walt Disney
OĞLAK - Stephan Hawking, İsaac Newton, Joseph Stalin, Benjamin Franklin, Louise Pasteur
KOVA - Abraham Lincoln, Amadeus Mozart, Galileo, Jules Verne, Thomas Edison
BALIK - Albert Einstein, Antonio Vivaldi, Frederic Chopin, Victor Hugo, Michelangelo
...
Dikkatinizi çekti mi bilmiyorum. Her burçta her türlü meslekten insan var.
Acaba yükselenleri ne idi?

28 Mayıs 2010 Cuma

PARANORMAL ACTİVİTY


Büyük ve çılgın kızım her zaman ki gibi bütün ilginç film, dizi, aktivitelerin tepkilerini benim üzerimde denemekten hoşlandığı için, geçen yıl bu zamanlarda eve bir filmle geldi. Filmin adı "Paranormal Activity" 
O da ne ki...Gibi bir ses çıkarmışım.. Kızım da okuma yazma öğrenen bir çocuğun sabırlı annesi tavırlarında..
Önce ingilizcesini,sonra da türkçesini söyledi.
Paranormal Activiry.. Geçerli bilimsel fikirlerle açıklanmayan, alışılmamış normal ötesi olaylar..
"Ali Topu Tut" cümlesini okuyamayan çocuk gibi  mahcup olsam da, üzerinde durmadım.
Film Amerika'da 2007 yılında çok düşük bir bütçe ile çevrilmiş. Bir festivale katılmış.  Sonra Spielberg filmi satın almış. Amerika'da korku filmleri içinde en çok hasılat yapan filmlerden biri oluvermiş.
Sadece bir kamera ile evdeki doğal ortamda çevrilmiş filmde orta gelirli yeni evli çift, evlerinde garip olayların olduğunu hissedip sürekli açık bir kamera ile evlerinin içini gözlüyorlar.

Şimdi diyeceksiniz ki; Eee ne oluyor?
Hiç bir şey olmuyor. Ama film boyunca "Ha şimdi bir şey olacak, uyurlarken biri gelecek, kapıdan biri çıkacak" diye korku ve heyecanla bekledik.
Spielberg izleyip, beğenip, satın alıp piyasaya sürdüğüne göre vardır bir bildiği diye benim gibi izleyenlerin düşüncelerini tahmin ediyorum..
Kral çıplak hikayesindeki gibi kimse aptal durumuna düşmek  istemediği için,
"Bu film rezalet" diyemiyor.
Filmi çevirenler bu kadarla da yetinmemiş. Hazır millet uyanmamışken ikincisini de çekelim insanları iyice abandone edelim demişler.
Kızım elinde ikinci filmle geldiğinde hiç oralı olmadım..
"Kral çıplak" diyen de bir çocuktu biliyorsunuz.
Paranormal Activity'i bilemediğim için çocuk muamelesi gördüğümden rahatlıkla söyleyebilirim.
Birincisini izlediyseniz bu kadar eziyet yeter..İkinciyi izleyip de bünyenizi bozmayın.

27 Mayıs 2010 Perşembe

LOST BİZİ LOST BIRAKTI


4 yıl önce zor bir dönem geçirirken, büyük kızımın önerisi ile izlemeye başladım Lost'u.
O dönemde Belediye otobüslerinde reklamları, gazetelerde internette haberleri, Fanları, sırları ile zaten bir fenomen olmuştu.
Aslında iki sezondur devam ediyordu ve Digiturk'de seyahat ya da yemek programları izlemekten dizileri izleyemiyordum.
Kızım ilk iki sezonun DVD'lerini alıp getirmiş, normalde en az bir haftada bitirilmesi gereken iki sezonu üç günde göz kapaklarım şişene kadar izlemiştim.
Avusturalya'dan Amerika'ya giden yolcu uçağının  bir adaya düşmesi ile başlayan dizi, her hafta senaristlerin hayal gücüne hayran olabilecek kadar ilginç bölümlerle devam ediyordu.
Oyuncular bile o kadar çeşitliydi ki tam da Amerikan halkını temsil ediyordu.
Güzel kızlar ve erkekler, Obez derecede şişmanlar, Zenciler, Asyalılar, Hamile ve Engelliler...Kısaca her kesimden insan orada kendine dair bir şeyler buluyordu.

Diziyi izlemeye başlayıp da yarım bırakan pek olmuyordu.
Sonra bir dondurma markası dizinin baş rol oyuncularından sarışın aktörü ülkemize reklam filmi çevirmek için getirince yer yerinden oynadı.
Ana Haber Bültenleri de dahil olmak üzere çıkmadığı kanal kalmadı. Adamın verilmiş sadakası vardı aslında. Hülya Avşar Show programını bitirmişti yoksa Ricky Martin gibi onunda poposu ellenebilirdi.
Birkaç gün önce nihayet dizinin finali yapıldı.
Senaristler her uzun süren diziler gibi bu kadar çetrefilli bir konuyu nasıl bağlayacaklarını bilememişler.
Günlerdir aynı tartışma sürüp gidiyor. Herkes finali kendi kafasına göre yorumluyor, kimse beğenmiyor.
Aslında bir mafya dizisinde ölen başrol oyuncu için temsili cenaze töreni yapan bir milletiz. Ama Amerikalılara ne oluyor anlamadım. Green Kart sayesinde çok mu göç yaptık oralara. Adamlar bize benzemeye başladılar.
Günlerdir bitmiş bir dizinin yapımcısını, yönetmenini mail yağmuruna tutmuşlar."Sonu öyle olmasın , böyle olsun" diye..
Topluca hayal aleminde yaşıyoruz..
Yoksa biz mi hayaliz?
( Evet Lost beni de etkilemiş anlaşılan..)

26 Mayıs 2010 Çarşamba

BAHAR AYLARINDAN KİMSE ŞİKAYETÇİ Mİ ?


Küçük kızım matematik sınavına çalışıyor.
Matematik çalışma kitabı arkadaşında kalmış telefon edip istiyor.
Arkadaşı öğleden sonra getireceğini, ama bu arada kitabın içindeki Permütasyon konusunun testlerini çözdüğü için özür diliyor..
Küçük kızım gülüyor. Neden güldüğünü sorduğumda; "Daha Permütasyona geçmedik, bütün konuları bitirip Permütasyona geçmiş. Zaten rapor aldı okula da gelmiyor. Sürekli çalışıyor." diyor.. 
Okulun kapanmasına neredeyse bir ay var.
Anne olanlar ne demek istediğimi anlamışlardır.
Çalışmaya bu kadar açık bir çocuğun annesi olmayı kim istemez?
Permütasyonu çalışan çocuk büyük kızımı hatırlattı bana. Lise sınavlarında da Üniversite sınavında da çok agresif olmuştu." Ders çalışıyorum gürültü yapmayın, Ders çalışıyorum yemeğimi yanıma getirin. Test kitabım bitmek üzere hemen yenisi gelsin." diye emirler verirdi.
O kadar bezmiştim ki; "Sınavlar bir bitsin bu kızı bir güzel döveceğim" der, sınav bitiminde sonuçları görünce dövmek bir yana onunla gurur duyardım.
Üniversiteyi kazandığı okulun hazırlık sınavına girmeden bir gün önce elini kesmiş 8 dikiş atılmıştı. O halde sınavda doğru düzgün yazamayacağım diye saatlerce ağlamış. Ertesi gün dikişlerini kanatana kadar o elle yazı yazarak hazırlığı geçmişti.
..
Yakında üç aşamalı lise giriş sınavlarından ikincisi olan SBS sınavı olacak ama küçük kızım işin ciddiyetinde değil. Ders çalışmaya başladığında bir süre sonra uykusunun geldiğini söylüyor.
Arkadaşları ile olmaktan, dışarıda onlarla dolaşmaktan daha çok zevk alıyor.
Her ne kadar kızsam da 12 yaşındaki bir çocuktan gelecekteki eğitimi ile ilgili kaygılar duyup, Hastaneden  alınan sahte raporlarla  sürekli çalışmasını, kendi heves etmediği sürece nasıl isteyebilirim?
Peki ikisinin ortası ne olur...
Onun da bende örneği var.
Ortanca kızımın durumu gibi orta halli bir Anadolu Lisesinde hem iddiasız devam eder öğrenciliğine..
Hem de aile mutlu olur, kızım Anadolu Lisesinde okuyor diye.

25 Mayıs 2010 Salı

DOSTLARLA OLMANIN DEĞERİ PAHA BİÇİLMEZ


Bir süredir arkadaşlarım, özellikle de Blogumun yakın takipçisi "Dörtgöz Teletabi" Sapanca'ya gitmemiz konusunda baskı yapıyorlardı. Benim de canıma minnet.
Fakat burada tek sorun Organizasyonu yapmaktı.Çünkü 12- 13 kadını aynı anda müsait bulmak kolay olmuyordu. Nasıl olduysa herkesin uygun olduğu bu haftayı ayarladık. Hava yağmurlu olacak, soğuk olacak konuşmaları ciddiye alınmadı ve sonunda 13  kadın bir servis minibüsü kiralayarak Sapanca'ya intikal ettik.(İntikal etmek sözü aynı polis telsizlerindeki gibi oldu.) 
13 Kadına; Önce cennete gideceğiz ama biraz erken çıktık ne yapalım deseler, alınacak cevap şu olacak." O zaman yolumuzun üzerinde alışveriş merkezi varsa oraya gidelim. Beğendiğim elbiseyi Müjgan'dan önce cennette ilk ben giymeliyim. Hem indirim de vardır." gibi bir yanıt alma ihtimali hiç de az değil.
Her ölümlü kadın gibi bizde önce yolumuzun üzerindeki Outlet mağazalarının bulunduğu alışveriş merkezinde 1.5 saat geçirdikten sonra şarkılarla türkülerle Sapanca'ya geldik. Bize rehberlik yapacak kuzenimi yanımıza alarak önce anneme uğradık. Annemin balkonunda Zeytinyağlı Lahana Sarması, Sigara Böreği ve Erik yedikten sonra  biraz araba ile, biraz da yaya olarak kasaba turu yaptık.

Naturland'da öğle yemeği hem doyurucu hem de eğlenceli geçti. Sonra göl kenarında ev baklavası yedik ve çay içtik.
Kuzenim iyi bir rehberdi. Herkesin uyumlu ve neşeli hali birbirine bulaştı. Hiç gülmediğimiz kadar güldük.
Dönüş yolu İstanbul il sınırlarına kadar güzel geçtiyse de köprüye yaklaştığımızda trafik yürüme hızında akıyordu. Bu saatten sonra eşler ve çocuklar telefonlarla tacize başladı.
"Köprüyü yeni geçtik"
"Çocuklara dışarıdan bir şeyler söyle."
"Gelmemiz bir saati bulur."
"Kırtasiyeye uğrayamam sarı kartonu kendin alıver bir zahmet."
Evlerimize yaklaştığımızda, "Eyvah bu saatten sonra ne yemek yapsam " telaşı ile birbirimizden apar topar ayrıldık.
Ama güzel bir gün geçirdik.
Bu arada şoförümüz gruptan o kadar memnun kaldı ki son dakikalarda arabanın içinde özel olarak yaptırıldığı anlaşılan mavi ışıklandırmayı açtı. Bu arada Muzip bir arkadaşımız espriyi patlattı.
" Arkadaşlar herkes dişlerini ışığa tutsun, diş beyazlatma şoför beyin hediyesi"
(Bilmeyenler için hatırlatayım. Diş hekimlerinin kullandığı diş beyazlatma yönteminde dişler lazere benzer mavi bir ışığa tutuluyor.)

24 Mayıs 2010 Pazartesi

KIZ ANNESİ OLMAK



Oğlan çocuğu annesi olanlar kızacak,"Öyle değil" diyeceklerdir ama çevredeki gözlemlerime dayanarak görüyorum ki sadece oğlu olan anneler kendilerini Kraliçe sanıyor, ailedeki tek kadın olma saltanatlarını sosyal hayatta da sürdürmeye kalkıyorlar. Öyle ya evde onca erkeğin arasında narin biri.. Her daim sizi kollayan ya eşiniz, ya oğlunuz var.. Belki de normal bir durum.
Yıllar önce bir kızım varken iki oğlu olan bir arkadaşım " Umarım tekrar kızın olur dediğinde şaşırmıştım. Neden olarak da farklı cinsiyetteki çocukların anlaşmaları da zor oluyor ,iki kız veya iki erkek daha iyi anlaşıyor" demişti.
Biz de iki kız bir erkek olmak üzere üç kardeşiz ve abimle ablamın yaşları yakın olduğu için  çocukluk ve gençliklerinde iyi geçinemediklerini hatırlıyorum. Sonra arkadaşlarımın kızları ve oğulları arasındaki vurdulu kırdılı ilişkiyi hatırlayınca arkadaşıma geç de olsa hak verdim.
İnsan doğasında olan çeşitlilik isteğimizden dolayı kızımız varsa erkek çocuğu, oğlumuz varsa kız çocuğu eğiliminde olmamıza rağmen bazılarımız nedendir bilinmez bunu itiraf etmek istemez.
İkinci kızıma hamile kaldığımda oğlan olmasını  istemiş, olmayınca da çok üzülmüştüm.

Belki erkek olur ümidi ile düşündüğümüz üçüncü çocukta, daha ilk aylardan kız olacağını hissettim ve doğduğunda da pek fazla üzülmemiştim. Bunu her toplumda rahatlıkla da dile getirdim. Oysa 3 oğlu olan kuzenim ısrarla kız çocuğu istemediğini söylerdi.
O zamanlar Başbakanımız ortalarda olmadığından, üç çocuk yapmanın eğer karun kadar zengin değilseniz ,farklı cinsiyette bir çocuk isteminden başka ne olabileceğini kestiremiyorum.
Şimdi üç kız annesi olarak kıyafetlerinizi giyen, parfüm ve makyaj malzemelerinizi alan, dolaptaki çikolataları bitiren kızlarımdan dolayı memnunum.
Ah bir de "Anneee Elif bana sormadan pantolonumu giymiş." " Irmak babetlerimi almış" "Ablam odasına sokmuyor." gibi yakınmalar da olmasa hayat onlarla daha güzel olacak.

23 Mayıs 2010 Pazar

PADİŞAH ANALARI


Bugün değişik bir kitap önerisi yapacağım.
Kitabın adı Padişah Anaları. Yazarı Ali Kemal Meram.
Yazar kitabın arkasında şöyle diyor;
Fatih Sultan Mehmet'ten sonra yaşanan 477 yıl boyunca, Türk soyundan gelen bir kişinin bile devlet yönetiminde yer almasına izin verilmedi. Osmanlı batana dek devlet yönetiminin satın alınmış, tutsak edilmiş, devşirme Hristiyanlardan oluştuğunu hep gizlediler."
Yazar 600 yıl boyunca bizi yöneten padişahların annelerinin kimliklerini araştırmış. Bakın hangi padişah kimin çocuğu;
..
Kanuni Süleyman'ın annesi - Leh Yahudisi Helga
II. Selim'in Annesi  - Rus Kızı Roksalan
III. Murat'ın annesi  - Yahudi Raşel
III. Mehmet'in annesi Venedik'li Bafo
I. Ahmet'in annesi - Yunanlı Helen
II. Osman'ın annesi - Evdoksiya
Vahdettin'in annesi - Henriet

Kitapta Bir çok Sultan'ın asıl adları da yer alıyor.
Bosnalı Anastasia - Mahpeyker Kösem Sultan
Sırplı Mari - Şehsuvar Valide Sultan
Janet - Mihrişah Sultan
Fransız Amiee - Nakşidil Sultan

Kitaptan ilginç bir bölüm ;
Yavuz Sultan Selim'in Mısır'ı ele geçirmesi ve Peygamberimizin temsilciliği olan halifeliği üslenmesiyle başlayan Arap ülkelerini ve Arap toplumlarını savunma görevi tam 407 yıl sürdürülecekti. Ne var ki Karşılığında Arap ve Zencilerin düşmanlığından başka bir şey elde edilemeyecekti.
O kadar ki 1974 sonrasında Kıbrıs'da kurulan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni bir tek Arap ve Zenci devleti tanımayacaktı.
Ama biz yine de Araptan yana ve Arapçı olup kalmakta direnecektik.
..
Yazar yine ilginizi çekecek bir tespit yapıyor.
Osmanlı Padişah analarının gücü ve devleti yönetme isteği  hep bilinmiştir. Memleketinden kaçırılıp getirilen, esir edilen, sarayda cariye olarak barındırılan bir kadın; Padişahın gözdesi olup ona bir erkek evlat verirse onu Türk geleneklerine ve dinine göre mi yetiştirecektir, yoksa kendi dini ve geleneklerine göre mi yetiştirecektir? Annesinin etkisi ile yetişen bir padişah hangi düşünce ve inanışa sahip olacaktır?
Kitapta kardeşlerini boğazlayan sultanlar, Yeniçeri ayaklanmaları ve onlara verilen akıl almaz tavizler, Fes'in II: mahmut tarafından Fas'dan getirilmesi gibi ilgi çekici konulara da yer verilmiş.
Ben bu kitabı 10 yıl önce okudum.
Kitaplarımı karıştırırken dikkatimi çekti tekrar okumaya başladım.Tarih ve entrikaya ilginiz varsa şiddetle öneririm.

20 Mayıs 2010 Perşembe

KADER Mİ TESADÜF MÜ?




İstiklal Caddesinde bir pasajda kafasına kocaman bir cam düşen genç kız, aylarca bitkisel hayatta kaldıktan sonra iyileşmiş. Uzun bir zaman basında haber olmuştu.
Bazen düşünüyorum;
Oradan bir dakika önce veya sonra geçseydi başına bu olay gelmeyecekti.
Hayatta yaşadıklarımız Kader mi, yoksa Tesadüf mü?
Bazen Kader, bazen de Tesadüf dediğinizi duyar gibi oluyorum. Yoksa her ikisi de mi?
Uzun bir süredir görmediğiniz biri aklınıza gelir. Bir bakarsınız o kişi ya sizi arar ya da karşılaşırsınız.
Anneniz babasını çok genç yaşta kaybetmiştir. Siz de genç yaşta babanızı kaybedersiniz. Çocuklarınız da babalarını küçükken kaybeder.
Kader ve Tesadüf iç içe geçmiş gibidir.
Bir mimar güzel bir apartman yapıyormuş. Evin üst katında göl manzaralı bir daireyi ailesi için ayırmış. Eşi gider gelir dairenin bitmesini beklermiş. Kadın evi o kadar çok sevmiş ki; Tülünü,  perdesini,  halısını erkenden almış. Mobilya ısmarlamış. " Acaba bu evde yaşamak nasip olacak mı?" diyormuş arkadaşlarına. Evin bitimine yakın kadın kanser teşhisi ile hastaneye yatmış. Bir ay içinde eve taşınamadan vefat etmiş. Mimar, karısının yattığı hastanede bir hemşireyi beğenmiş ve karısının vefatından kısa bir süre sonra onunla evlenmiş.
Bu arada ev bitmiş. Yeni evliler eve taşınmış.
Mutlulukları kısa sürmüş, çünkü Mimarın  işleri birdenbire bozulmuş ve diğer gayrimenkulleri ile birlikte evi de satmak zorunda kalmış..
Evi satın alan adamın karısı bu hikayeyi duyunca  çok üzülmüş  4 yıl oturduğu o evde bir türlü huzurlu olmamış. 4 yıl sonunda evi alanların da işleri birdenbire bozulmuş. Onlar da evi satmak zorunda kalmışlar.
O ev 2  kez daha ev sahiplerinin işlerinin birdenbire bozulması yüzündenen el değiştirmiş.
Evi mimardan alanlar bizdik. Çok beyenerek oturduğumuz evde nedense bir türlü huzur bulamadık. Eşimin işleri birden bozulmuş, o evi satıp başka bir yere gidince de düzelmişti. Bizden sonra iki kez daha satılan ev son duyduğuma göre tekrar satılıyormuş. 

..
Ünlü Amerika'lı aktör James Dean bir araba kazasında vefat etti. Arabayı hurdacıya götüren tamircinin araba ayağına düştü ve sakatlandı. Arabanın motoru sağlamdı. Bir doktor satın aldı. Kısa bir süre sonra araba kazasında öldü. Doktorun kardeşi motorun sergilendiği salonda çıkan yangında öldü. Yıllar sonra motor ve kaporta yeniden sergilendi. Serginin olduğu İlk gece araç seyircinin üzerine düştü ve seyirci yaralandı.
...
Amerika'lı aktör Antony Hopkins George Feifer isimli yazarın bir kitabını bulamıyordu.Yazardan rica etti. Yazar kitabı iki hafta sonra buluştuklarında getireceğini söyledi. O gün metroya binen aktör, yanındaki koltukta kitabın unutulduğunu gördü. İki hafta sonra yazarla buluştuğunda kitabın yazardan çalınan özel basımı olduğunu öğrendi.

..
Güney Afrika'da iş adamları konferansında konuşma yapan Daniel Toit " Hayat beklenmedik zamanda beklenmedik şekilde sona erebilir." diyerek sözlerini bitirdi. Kürsüden inerken ağzına attığı şekerin boğazına kaçması sonucu öldü.
..
İngiltere'nin Bristol limanı açıklarında bir şilep battı. Yalnızca  Hugg Williams adlı bir yolcu kurtuldu. 30 yıl sonra aynı yerde bir kaza daha oldu. Bu sefer 60 mürettebattan sadece Hugg Williams adlı ikinci kaptan kurtuldu. 25 yıl sonra aynı yerde bir kaza daha oldu ve kurtulan tek yolcunun adı Hugg Williams'dı.
..
Amerika'da Eureka isimli bir kasabada emekli bir demir yolu işçisi köprüde yürürken fenalaşıp öldü. İki yıl sonra oğlu Hiram aynı köprüde başına kalas düşmesi sonucu öldü. 6 yıl sonra Hiram'ın oğlu Davit aynı köprüde araba kazasında öldü.
..
1898 yılında gazeteci yazar Morgan Robinson, " Titan " adlı bir kitap yazdı. Kitapda büyük bir yolcu gemisi okyanusta bir buz dağına çarpıyordu. 14 yıl sonra Titanik bir buz dağına çarparak battı.
...
.. Ve en sevdiğim tesadüf bu..Erkeklere duyurulur..
1977 yılında İtalya'da Floransa yakınlarında  bir kadın, kocasının kendisini aldattığını öğrenince evin çatısına çıkıp kendini aşağıya attı. O sırada eve gelen koca, karısının  üzerine düşmesi sonucu yaşamını yitirdi. Kadın bir kaç sıyrıkla kurtuldu.

19 Mayıs 2010 Çarşamba

YAŞAMIN RENKLERİ



Dört yıldır Sağlık Ve Yaşam Dergisinde Kültür ve sanat  sayfası hazırladığımı yazmıştım. Dergi aylık olduğu için, içinde bulunduğumuz değil, bir sonraki aya ait etkinlikleri yazmam gerekiyor.
Bu ay sayfamı hazırlayıp yolladım.
Sinema ve Kitap  yorumlarını yazıp sizi sıkmadan,   önümüzdeki ay hangi etkinlikler olacak bakmaya ne dersiniz.
 
HAZİRAN AYINDA VİZYONA GİRECEK FİLMLER
SEX AND THE CİTY - Sarah Jessica Parker, Kimm cattrall, Cristin Davis, Chntia Nikson
ONDİNE  -  Colin farrell, Stephan Rea
OFF KARADENİZ  -  Melissa Papel, İrfan Delibaş
SPLİCE - Adrien Brody
NANNY MC PHEE BÜYÜK PATLAMA - Emma Thompson,  Ralph Fiennes

KONSER
RİHANNA  -  3 haziran 2010  Kuruçeşme Arena
ERİC CLAPTON & STEVE WİNWOOD -  13 Haziran Kuruçeşme Arena
FUNDA ARAR - 19 Haziran  Cemil Topuzlu Açık Hava Sahnesi
FERHAT GÖÇER - 19 haziran Maltepe Üniversitesi Marmara Açık Hava Sahnesi
KARDEŞ TÜRKÜLER - 20 Haziran Cemil Topuzlu Açık Hava Sahnesi
GEORGE DALARAS &  ZÜLFÜ LİVANELİ  -  26 HAZİRAN  Cemil Topuzlu Açık Hava Sahnesi

ÇOK SATAN KİTAPLAR
Anneler Ve Kızları İçin Bir Fincan Huzur - Coleen Sell
Anneler Ve Oğulları İçin Bir Fincan Huzur - Coleen Sell
Uğur Dündar İşte Hayatım  - Nedim Şener
Halide Edip -  İpek Çalışlar
Brida  -  Pauolo Coelho
Bana Atatürk'ü Anlattılar  - Hıfzı Topuz
Leyla  - Alexandra Cavelius
Benden Sonra Devam - Akın Öngör
Anne Olmak  - Haluk Yavuzer
Mahrem - Elif  Şafak


18 Mayıs 2010 Salı

SEVİYORUZ MÜTEMADİYEN

Bir fenerbahçeli böyle diyor..Hesapsız kitapsız seviyor...
Birkaç gündür Futbol ile yatıp futbol ile kalkıyoruz.
Fenerbahçenin kıl payı kaçırdığı  ve Bursasporun hak ederek aldığı şampiyonluk ilk kez hakem hatası var gibi polemiklerden uzak kutlandı.
Bu sefer de maçın son dakikalarında Fenerin anonsçusunun şampiyonluğu ilan etmesiyle taraftarlara yanlış bir sevinç yaşatması gündeme oturdu.
Futbol ile aram maç ta 11 - 11 oynandığı ve en fazla küfrü kalecilerin yediği düşüncesinden öteye gitmese de, kendimi bildim bileli abimin etkisi ile Fenerbahçeliyim.
Kızımın patronunun Fenerbahçe Asbaşkanlarından biri olması da futbolla dolaylı olarak ilgilenmeme sebep oluyor.
Futbol maçı olunca aklıma rahmetli halam gelir. Siyah beyazdan renkli televizyona geçiş dönemi.. Renkler net değil, görüntü de öyle. Sanırım Dünya kupası maçlarını seyrediyoruz. Halam da mutfak ile salon arasında gidip geliyor. Ara sıra da televizyona bakıyor.
Sonunda dayanamadı " Top oynayanları anladım da aralarına karışan o kısa şortlu öğrenci elinde düdükle ne koşuyor." diyerek beyaz yakalı siyah forma giyen hakemi gösterdiğinde hepimiz kopmuştuk.
Sonra 2002 yılında Amerika'ya gittiğimizde New York'da rehberimiz Times meydanını gezdirirken, kocaman bir binanın duvarındaki televizyon görüntüsünde kaleci Rüştü'nün kırmızı beyaz formasıyla gol kurtarışını görünce hepimizin gözleri dolmuştu. Bizim Amerika'da olduğumuz tarihte Japonya'da yapılan 2002 FİFA Dünya kupasında üçüncü olmuştuk ve Türkiye 48 yıl sonra bir Dünya Kupasına katılıyordu.
2000 yılında Galatasaray UEFA Kupasını kazanmıştı ve henüz unutulmamıştı. Empire State binasına girmek için bulunduğumuz kuyrukta hangi ülkeden geldiğimiz sorulmuş ve Türkiye deyince gülerek Hasan Şaş demişlerdi.
İtalya'ya gittiğimizde Mehmet Ali Ağca'nın Papayı vurmasından dolayı Türk'üz demeye çekinmiştik oysa ki..
Yaşadığımız ülkeyi zaman zaman eleştiriyor, kızıyor, burada yaşanmaz diyoruz fakat dışarıya gittiğimiz anda bizi bilsinler, tanısınlar ama iyi tanısınlar  istiyoruz.Bu aynı çocuklarımızla olan durumumuza benziyor. Çocuğumuza kızarız bağırır,çağırır tartışırız fakat dışarıdan biri çocuğumuza ters bir şey söylediğinde aslan kesiliriz.

16 Mayıs 2010 Pazar

DÖVME Mİ, DÖVMEK Mİ?


Menopoz belirtileri başladığından bu yana gece uykularım azaldığı için, geç vakit ne kadar abuk sabuk programlar varsa onları izliyorum.
National geograpic, Discovery Chanel ve bilumum kanalları dolaşırken, sık sık "Miami Ink" adında Miami'de faaliyet gösteren bir dövmecinin programını seyrediyorum.
Dövmecide 5 erkek bir kadın çalışıyor. Çalışanların her tarafı dövme içinde. Hatta bir bölümde dükkana alacakları bayan seçimlerinde bir bayanın yaptığı işi çok beğenmiş olmalarına rağmen vücudunda dövme olmadığı için işe almamışlardı.
Müşteriler o kadar garip isteklerle geliyorlar ki " Amerika aşmış..." sözüne inanmamak mümkün değil.
Bir kadın elinde ölen köpeğinin resmi ile gelmiş ve sırtına o resmi yaptırmak istiyor. 
Bir adam Yıllar önce hapis yatmış ve bunu unutmamak için kalçasına boydan boya ejderha resmi yaptırıyor.
Hapis ve Ejderhanın bağlantısını anlayamadım ama adam o kadar ciddi konuşuyor ki, o ejderha resmi olmadan sanki hayatına devam edemeyecek.
Bir kadın havuzda boğulan kızlarının resmini omuzunda istiyor.
Feminen görünümlü biri;  Babasının evlendiğinde hediye etmeye söz verdiği melek figürlü tabloyu getirmiş "Benim evlenmeye niyetim yok. Babam da bu şartlarda bana bunu vermeyecek. Siz en iyisi bu resmi göğsüme yapın" diyerek Mona Lisa boyutlarındaki bir resimle geliyor.
Doğrusu, çalışanlar "Deli misiniz, bu ne böyle" demiyorlar. Hepsi sanki müşteriler kendilerinden Monet'nin tablolarından birini istemiş gibi kafa sallayıp istediklerini yapıyorlar.
Burası Miami, her daim yaz olduğu için insanlar açıkta kalan yerlerini dövme ile kapama eğilimindeler anlaşılan.
8 yıl önce kızım ve arkadaşımla Miami'ye gittiğimizde bu kadar dövmeli birilerine rastladığımızı hatırlamıyorum. İkiz kulelerin yıkılmasıyla bunalıma giren Amerikan halkı, sanırım ne yapacağını şaşırdı.


Büyük kızım 18 yaşını doldurmadan bir kaç ay öncesinde dövme konusunda beyin yıkama faaliyetlerine başlamıştı.
Önceleri " Asla olmaz" tepkilerimiz daha sonra; " Dur bakalım" olarak geçiştirildi. Fakat unuttuğumuz şey kızımın inadıydı. Kendi bildiğini okumazdı ama bizden izin alana kadar da yakamızı bırakmazdı.Sonunda pes ettik.
Doğum gününde birkaç arkadaşı ile dövmeciye gitmiş ve allahtan bikini giyildiğinde görülebilecek bir yerine Ambigram olarak Eighteen  yazdırmıştı. Yani yazılan yazı aşağıdan bakıldığında da yukarıdan bakıldığında da aynı okunuyordu.
Ben bu yazıyı  "Eyvah bunun devamı gelecek" olarak algıladıysam da rahmetli eşim "Bari benim ismimi yazdırsaydın" diyerek, tipik kız babası tepkisi gösterdi.
Aradan geçen dört yıl içinde dövme konusu bir daha açılmadı.
Yakında  "Babamın vasiyeti" diye  bir yerlerine babasının ismini yazdırabilir..
Hadi birinden ümidi kestik diyelim. Gerideki iki kız da ablalarının çalışkanlığını değil de çılgın düşüncelerini takip etmeye bayılıyorlar.
Korkuyorum..

15 Mayıs 2010 Cumartesi

YA ÇIKARSA


"Tanrılar bizi cezalandırmak istediklerinde dualarımıza cevap verirlermiş" demiş Oscar Wilde..
İzlediğim filmde terapist hastasına böyle diyordu.
Temel uzun yıllar allaha dua etmiş.
 - Tanrum ne olur bana Milli Piyangodan büyük ikramiye çıkar.
Bu dualar o kadar uzun yıllar söylenmiş ki melekler acımış Temel'e.
- Allahın Temel yıllardır dua ediyor. Onun dualarını kabul edip büyük ikramiyeyi ona çıkarsan..
Tanrı gürlemiş;
- Çıkarmasına çıkaracağım da adam yıllardır bilet almıyor ki !
Hemen herkes hayatının bir döneminde büyük ikramiyenin kendisine çıkması halinde neler yapabileceği hayalini kurar. Eski hayatına devam etme düşüncesinde olan yok gibidir. Büyük bir ev, araba, işi büyütme, seyahatler...
Milli piyangodan büyük ikramiye çıkanlara  ne oluyor merak edeniniz var mı?


85 ve 97 Yıllarında iki kez büyük ikramiye kazanan talihli M.B. mafia beni kaçıracak diye sinir hastası oldu ve evden dışarıya adımını atamadı.
..
95 Yılında ikramiye kazanan  A.Y memurluğu bıraktı. Kısa sürede parayı çar çur ettiği için tekrar memuriyete döndü.
..
2004 Yılında büyük ikramiyenin yarısını kazanan N. Y oğlu ile para yüzünden kavga etti.Oğlu babasının boğazını kesti.
..
M.S adındaki talihli büyük ikramiyeyi 10 yıl içinde bitirerek bir barakada donarak öldü.
..
Üç kez milli piyango kazanan M.S paraları bitirip boyacılığa geri döndü. Yaşadığı bu durum yapımcıların ilgisini çekti ve" Kaybedebilme Kabiliyeti" isimli bir belgesele konu oldu.
..
İsterseniz başta yazdığım Oscar Wilde yazısını tekrar okuyalım mı   ne dersiniz.?

14 Mayıs 2010 Cuma

DURUSU


On yıl önce ilk kez gittiğimde şarap evi ve av lokantasına hayran kaldığım, geçen yıl av lokantasının yerine hayvan müzesi yapılan şarap evi ise kapatılan Durusu'dan bahsetmek istiyorum sizlere.
Çok yakın bir mekana kaçmak ama istediğiniz zaman da şehre dönmeyi düşünüyorsanız hafta sonu için ideal görünüyor.
On yıl önce iki aile gitmiş , çocuklar küçük olduğu için onlarla ilgilenmekten çevreyi keşfetme fırsatımız olmamıştı.
İki yıl önce kasım ayında üç bayan gittik ve çok yoğun iş stresinden kaçtığımız için bize bulunmaz bir nimet olarak gelmişti.
Sadece yemiş içmiş ve dinlenmiştik.Yine etrafı gezme olanağımız olmamıştı. En son geçen yıl gittiğimde bol bol yürüyüşler yaptım, böğürtlen, mürdüm eriği koparıp yedim, Terkos gölünün çevresinde dolaştım, havuz kenarında dinlendim.
Durusu'nun ilginç bir tarih hikayesi olduğu söylenir. Tarihi ipek yolunun konaklama merkeziymiş eskiden.
İstanbul'a 50 km uzaklıkta, Çatalca sınırları içerisinde ve Karadeniz'e uzaklığı 5 km.

Durusu Park Otel 5000 metrekare park içinde kuruluş hoş bir otel fakat, son zamanda el değiştirdiği için bazı eksikler de mevcut.
Durusu parkta av mevsiminde avcılık sporu   yapılıyor. Av yemeklerinin yendiği restoran şimdilerde Yaban Hayvanları Müzesi olmuş. İçinde çeşitli ülkelerden gelmiş 200'e yakın  içi doldurulmuş hayvanları görmeniz mümkün.
İstanbul'un Avrupa yakasında oturuyorsanız günübirlik gitmenizde fayda var.
Burayı sizlere anlatmak için yaptığım araştırmalara bakılırsa bu yıl konaklama ücretini fazla tutmuşlar.
İstanbul'da oturup gitmedim dememeniz için yazmak istedim.
Benim sizlere önerim ilkbahar ve sonbahar aylarında giderseniz, çok daha zevk alacaksınız. Yazın gitmek bu fiyatlarla pek mantıklı gelmiyor.
Yaz için biraz kendinizi zorlayın, Ege ve Akdeniz'e gidin. Ya da İtalya'ya..
Durusu'da bir haftalık konaklama ücreti ile İtalya'da üç gün rahatlıkla  kalabilirsiniz. 
Hem  "Ben İtalya'dayken" ile başlayan cümleler kurmak  hoş olsa gerek.

13 Mayıs 2010 Perşembe

BİSİKLET


Dedem abime kızdıkça, babama ithafen" Ön teker nereye giderse arka teker de onu kovalar " derdi.
Bu sözü büyük babamın uydurduğunu düşünürken, Ekşi Sözlükte bisiklet için kullanıldığını öğrenince şaşırdım.
Bütün çocukların karne hayallerini süsleyen büyüyünce alabilecek parası olanların aklına pek getirmediği aleti sevmeyen yok gibidir.
500 yıl önce Leonardo Da Vinci'nin çizdiği söylense de geçmişi 1700 lü yıllarda Fransa'ya dayanıyormuş.
Her sene Amsterdam'da 80.000 tane bisiklet çalınıyormuş.
Belçika'da devlet bisikletle işe, okula gidenlere 0.50 euro ulaşım iadesi parası veriyormuş. 
Çin'de üretilen bisiklet sayısı tüm dünyadaki araba sayısından fazlaymış.
Japonya'da iki kişiye bir bisiklet düşüyormuş.
Dünyadaki bisikletleri arka arkaya dizdiğinizde dünyayı 35 kez dönebilecek uzunlukta olurmuş.( Bu tür istatistik bilgilerine de hep kızmışımdır aslında. İlla bir şeyi dünyanın çevresinde döndürecekler..)
Hüseyin Rahmi Gürpınar 50 yıl sürmüş bisikletini. Herkes onun bisikleti çok sevdiğini düşünürken aslında üstat genç yaşında böbrek rahatsızlığı çektiği için, doktorlar bisiklete binmesini salık vermişler.
Can Dündar " Kırmızı Bisiklet" adında bir kitap yazıp çok satmış.
Bisiklete binip  de üzerinden düşmedim diyene şimdiye kadar rastlamadım.

İlk bisiklet deneyimim 12 yaşımda İzmit'te amcamların evinin karşısında kiralık bisiklet dükkanında başladı. Yengemin nezareti altında  düşe kalka binmeyi öğrendim. Amcamların oturduğu sokak dar ve uzundu. Karşıdan bir araba gelse ikincisi beklemek zorunda kalırdı. Yol tehlikeliydi.
Yengem elinde sigarası ve çayı olduğu halde balkondan abanmış talimatlar verirdi." Tam ön tekerleğin ucuna bakacaksın. Sağa sola bakma."
Eskiden bisikletçiler gençlerin toplanma yeriydi. Mahallede bir sürü genç bisikletçinin önünde otururdu. Çocuk halimle rezil olacağımı düşünür,düşmemeğe çalışırdım.
Amcam da yengem de terzi oldukları için bisiklete rahat bineyim diye bana pantolonlar dikmişlerdi.
Çeşit çeşit İspanyol paça pantolonlarla arzı endam ettiğimi zannederken mahallenin gençleri bana çocuk muamelesi yaparlar, karşı apartmandaki kıza mektup götürmem için çikolata veya şekerle rüşvet verirlerdi.
Lise yıllarında abimin bisikleti oldu. Ben de ona biner çarşıya, fırına giderdim.
Bir gün Bisikletle çarşıya gitmiş eczaneden büyük babama ilaç almıştım. Dönüş yolunda arkamdan bir klakson sesi sürekli çalıyor. Eskiden gençler arabada giderken yoldan geçen kızlara klakson çalarlardı. Ben de böyle zannederek arkama bakmadan bisikleti sürmeye başladım. Ama klakson sesi kesilmedi. Sonunda araba benim hizama geldiğinde belediyenin yolları sulamak için gezdiği  tankerlerden olduğunu fark ettim ama iş işten geçmişti.Şoför beni uyarmak istemiş ben yanlış anlamıştım.
 Yolun kenarına kaçamadığım için baştan aşağıya su içinde kalmıştım. Şoförün kahkahasını hala hatırlarım.
Başka bir gün bisikletle göl kenarındaki bahçemizden geliyorum yolu yarıladığımda çok yorulmuştum. Bisikleti kaldırıma çekip biraz dinlenmek için yolun kenarına oturdum.
Yanımdan geçen yaşlı amca yan yatmış bisiklete ve kaldırımda oturan bana şöyle bir baktı ve;
" Bir gencin gelip seni kaldırmasını bekliyorsan boş yere bekleme ver elini ben yardım edeyim kalk evine git" diyerek elini uzattı. 
40 yaşıma yaklaşırken  oturduğum semtin müsait olması sebebiyle maaile bisiklet aldık. Her şeye heves edip yarım bırakan Türk aileleri gibi bir sezon sonra bizim bisikletler garajda paslanırken, çocuklarınki eskimişti bile..
Yaz akşamları dizleri ve dirsekleri yara bere içinde eve geldiklerinde kızıyor görünsem de kendi deneyimlerimi hatırlayıp önemsemedim.
Bu arada ilk öğrendiğimden bu yana çeyrek asrı geçtiği halde popoyu acıtmayan oturma yeri yapılamadığını öğrenmek, aslında yıllar içinde değişen bir şeylerin olmadığını hatırlattı bana...
"Her akşam Tanrıya bana bisiklet vermesi için dua ederdim. Bir gün tanrının çalışma tarzının bu olmadığını anladım. Ertesi gün gittim ve kendime yeni bir bisiklet çaldım. Ondan sonra her akşam tanrıya günahlarımı affetmesi için dua ettim."
Al Capone ( Amerika'lı mafia lideri)


12 Mayıs 2010 Çarşamba

GÜLMEK İYİDİR


Yazdığım yazılara çok sevimli yorumlar geliyor. Özellikle yorumları okumanızı tavsiye ediyorum.
Okumadığınızı varsayarak fıkra gibi bir yorumu size tekrar yazmak istedim.

YENGECİM BENİM ANNEMİN JENERASYONU SENİN ANNENİNKİNDEN OLDUKÇA SONRA OLMASINA RAĞMEN, YAZINI OKURKEN DEJAVU OLDUM. HATTA ANNEMİN BONUS BİR ÖZELLİĞİ DE VARDIR Kİ, İNDİRİMDEKİ BİR ÜRÜNE ASLA HAYIR DİYEMEZ. İŞİNE YARASIN YA DA YARAMASIN, O ÜRÜNÜN FİYATI ÇOK CAZİPTİR VE MUTLAKA ALINMALIDIR.
ORTA OKUL YILLARIMDA BÜYÜK BİR MARKETTE ALIŞVERİŞ YAPIYORUZ VE HAVUZ LAMBALARININ İNDİRİMDE OLDUĞU ANONSU YAPILDIĞI ANDA, ANNEM STANDIN BAŞINDAYDI. TÜM CAYDIRMA ÇABALARIMIZA RAĞMEN, 3 RENK HAVUZ LAMBASI YILLARCA TAVAN ARASINDAKİ EŞYALARIN ARASINDAKİ YERİNİ YİTİRMEDİ .GEREKÇE ÇOK MANTIKLI.BİR GÜN MUTLAKA HAVUZLU BİR EVİMİZ OLACAK. BİZİM O EVİ ALACAK PARAMIZ VAR ANCAK HAVUZ LAMBASI BİZİ AŞIYOR. İŞTE O NOKTADA ANNEMİN TEDARİK ZİNCİRİ KONUSUNDAKİ İLERİ GÖRÜŞLÜLÜĞÜ SORUNU KÖKTEN ÇÖZECEK.ÇÜNKÜ BİZİM 3 RENK HAVUZ LAMBAMIZ VAR.UZUN YILLAR ATAMADIK LAMBALARIMIZI. BİZİMLE ÖZDEŞLEŞTİLER.TA Kİ ANNEMLE BABAM AYRILANA DEK. BU DEFA Kİ GEREKÇE ÇOK DAHA İLGİNÇTİ.
"AMAAN BABANI 30 SAKLADIM DA NOLDU!.." ;))
 Keriman ve Şölen'e sevgilerimle...
Şimdi de gerçek fıkralar.

Yılan Temel ile yılan İdris dolaşırlarken yılan Temel İdris'e dönüp;
- Ula İdris biz zehirlimiyduk  zehirsizmiyduk?
- Uşagum niye soraysun?
- Biraz önce dilime isirdum da..
...
Temel otobüste cep telefonu ile konuşuyormuş.Yolcular otobüste cep telefonu ile konuşmak yasaktır diye uyarmışlar.
Temel telefonun ucundaki arkadaşını uyarmış
- Ula idris otobüste telefonla konuşmak yasakmış.Sen konuş ben dinleyeyum seni ..
...
İstanbul'a tüp geçit ihalesi için teklifler yapılmış. Amerika, Japonya,İngiltere...20 milyon dolar, 50 milyon dolar, 150 milyon dolar.. Temel 5 milyon dolarla en düşük teklifi yapmış.
Komisyon Temeli yanına çağırmış.
- En düşük teklifi siz verdiniz ihaleyi size vereceğiz ama anlatın bakalım nasıl olacak bu iş ?
Temel başlamış anlatmaya;
- Ben Anadolu yakasından İdris de Avrupa yakasından kazmaya başlayacağuz. Denizin ortasında buluşacağız.
- Peki ya buluşamazsanız ne olacak?
Temel gayet sakin;
- O zaman bir tüp geçit fiyatına iki tüp geçit yaptırmış olacaksınız.
..
Temel ölmüş. Öteki dünyada melekler bakmışlar listede adı yok. Temele demişler ki;
- Biz seni tekrar dünyaya göndereceğiz ama artık insan olarak gönderemeyiz. Ne olmak istersin?
_ Yunus balığı olayım. der Temel.
 Yunus balığı olur ve dünyaya döner.
Daha bir saat bile geçmeden Temel'i yanlarında gören melekler sorar ;
- Ne oldu, biz seni daha şimdi gönderdik, Neden geri geldin?
- Yüzme bilmiyordum boğuldum da..
...
 Temel yolda giderken uzun zamandır görmediği arkadaşı İdris'e rastlar.
- Ula İdris iyimisin?
-İyiyim temel.
-Çocukların iyilermi?
-Onlar da iyidur sağol.
- Hanımın iyimidur?
İdris'in yüzü asılır.Temel İdris'in karısının bir süre önce öldüğünü hatırlar ve durumu düzeltmek için;
- Hala ayni yerde mi yatiyi?
..
Temel seçimlerde aday olmuş büyük bir kalabalığa konuşma yapacak.
Bütün gece yapacağı konuşmayı yazmış cebine koymuş.  Ertesi gün kürsüye çıktığında bakmış cebindeki konuşma kağıdı yok.
Seçmenlere seslenmiş;
- Hemşerilerum. Buraya gelirken size söyleyeceklerimi bir allah biliydi, bir de ben...Şimdi ise sadece allah biliyi..

11 Mayıs 2010 Salı

SELİM İLERİ VE BULGUR PİLAVI


Bugün Bulgur Pilavı vardı evimizde.
Ne zaman naneli bulgur pilavı yapsam Selim İleri gelir aklıma.
"Ne alaka" diyenler olacaktır.
2003 yılıydı. Arkadaşım  hafta sonu Selim İleri'nin   davetli olduğu yemeğe bizi de çağırdığında, yazarın "Uzak Hep Uzak" kitabını okuyordum. Memnuniyetle kabul ettik.
"Yazarın bir kitabını bile okumadım, varsa birkaç kitabını getir ve lütfen konuşmaya sık sık dahil ol." diye rica etmeyi de ihmal etmedi.
Selim ileri Roman, Hikaye, Senaryo  yazmış, internet  gibi teknolojik işlerden hoşlanmayan, akla gelindiği zaman insanda tebessüm uyandıran yazardır.
Şiirle ilgili bir soruya; " Halkın ekmeği yoksa şiir okumasını bekleyemezsiniz." demiş.
"50 küsur kitap yazdım. Edebiyatla ilgilendiğini söyleyen biri en azından bir kitabıma denk gelmiş veya okumuş olması gerekir" diyerek zaman zaman sitemli konuşmalar da yapmıştır.
..
Hafta sonu  arkadaşımın evine gittik. Yazar tam vaktinde geldi. Orta boyda temiz yüzlü gözlerinin içi gülen biri. İnsanda saydammış hissi uyandırıyor.
4 erkek ve 4 bayanın olduğu ortamda Selim ileri fazlası ile kibar, kırılgan görünüyor. Maçtan, politikadan, ekonomik durumdan konuşmak yerine Edebiyat, sanat, yemek konuları açılınca  erkekler sükutu hayale uğradılar. Selim beye olan ilgilerini kaybedip mangal ile ilgilenmeye başladılar. Yazarla sohbet etmek biz kadınlara düştü.
Masa çok güzel düzenlenmişti.
Masayı özellikle anlatmalıyım. Çünkü nedenini birazdan anlayacaksınız.
Beyaz kolalı masa örtüsü, üzerine tülden ikinci bir örtü örtülmüş. Gümüş çatal bıçaklar.. Bone China yemek takımları, ona uygun şarap kadehleri..
Yemek başladı, önümüze peçetelerimizi aldık. Selim İleri için özel olarak yapılmış Naneli bulgur Pilavı geldi, diğer yemekler de..
Ev sahibinin şarap servisini beklemeden rahmetli eşim şarap şişesine uzandı. Yanında oturan yazarın kadehine şarap doldurdu ve..
Şişeye sarılı peçete kadehe çarparak kadehi ve içindeki şarabı etrafa döktü. Eşim kadehi tutayım derken masadaki şarap şişesi devrildi. Bembeyaz masa örtüsü, salatalar, mezeler, her yer kıpkırmızı oldu.
Önce öylece kalakaldık. Selim bey o sırada bahsettiği konu neydi hatırlamıyorum ama sanki bir şey olmamış gibi konuya devam etti. Yemekten sonra yazarın pantolonunda bir kaç damla şarap lekesi için arkadaşım; " Acaba pantolonunu silmeyi önersem mi?" diye düşündüyse de gecenin ilerleyen saatlerinde olay unutuldu.
...
Bu olaydan sonra arkadaşlarımız bizi bir daha yemeğe davet etti mi diye düşünüyorsunuzdur..
İnanamayacaksınız ama ettiler..
..
Naneli Bulgur Pilavı (4 kişilik)
İki su bardağı esmer bulgur (kısırlık)
Bir baş soğan, dört adet taze soğan, dört adet taze biber, iki kabuğu soyulmuş domates, bir demet taze nane, biber salçası, acı pul biber.
Tencereye zeytin yağını koyup üzerine kuru soğanı doğrayın. Kızarmak üzereyken ince ince doğradığınız taze soğanı ve taze biberi ilave edin. Küp şeklinde doğranmış domatesi ve salçayı da ilave edin. Pul biberi koyun. Malzemeler birbirine karışıp pişmeye başlatınca esmer bulguru ilave ederek iyice kavurun. Doğradığınız Domatesler iyice suyunu çekip bulgurlar kıtır kıtır bir görünüm alınca önce naneyi ilave edip karıştırın, ardından 2.5 bardak soğuk suyu ilave ederek tuzunu koyun. Bir kez iyice karıştırarak tencerenin kapağını kapatın. Su kaynayana kadar orta ateşte, su kaynadıktan sonra kısık ateşte suyu çekilene kadar pişirin.
Tencerenin üzerine temiz biz bez koyarak sıcak durmasını sağlayacak  şekilde dinlendirin.
Ilık servis yapın.
Afiyet olsun.
Afiyet olsun..

10 Mayıs 2010 Pazartesi

MEKTUP


Arkadaşım emekli edebiyat öğretmeni. Evde boş oturmayı sevmediğinden bir dershanede ders veriyor. Pazartesi temizliğimin ortasında aradı. Kızıyla birlikte evime yakın bir yere kahvaltıya geldiğini, onlara eşlik etmemi istedi. Henüz kahvaltı yapmadığım için gittim.
Gittiğimiz yer aslında peynirci. Fakat dükkanın önündeki küçük bahçede  kahvaltı veriliyor. Kahvaltımızı yaparken askerde olan oğlundan gelen mektubu uzattı. Oğlu iletişim mezunu  bir genç. Çok güzel ve askerliği öven bir mektup yazmış. Alçak sesle mektubu okuyorum arkadaşım da ağlayarak dinliyor. O sırada yan masada oturan iki bayanın gözleri dolu bir biçimde bizi dinlediğini fark ettim. 
Önce doğal olarak kadının oğlunun da askerde olabileceğini düşündük.
Kadın kulak misafiri olduğu için özür diledi ve eşinin güneydoğuda subay olarak görev yaptığını söyledi.
Anlattıkları arkadaşımı da beni de çok etkiledi paylaşmak istedim.
"Hala vatanına bağlı gençlerin olduğunu duymak umutlanmama neden oluyor. Artık herkes askerden nefret eder hale geldi. Biz burada rahat oturabiliyorsak sizin oğlunuz, benim eşim gibi insanların gece gündüz uyumadan sınırlarda görev yapması sonucudur. Fakat artık asker eşi olduğumu bile söylemeye çekiniyorum.Vatanı bölmek isteyenler bizlermişiz gibi görülüyoruz. Ne oldu bizlere böyle?. Eşimle uzun yıllar güneydoğuda birlikteydik. Sadece oranın halkı değil bizler de unutulmuş yaşadık yıllarımızı. Ne için..Kim için? Şimdi suçlu, katil, düzeni değiştirmek isteyenler olarak gösteriliyoruz. İnşallah oğlunuz gibi düşünen yeni nesil gençler eski itibarını geri verir ordunun.."
Ne denebilir ki? 
Yan masada naif bir asker eşi söylenmesi gereken her şeyi kibar  bir şekilde söylemiş, bizim kalbimizi burmuş...Belki de kendisi biraz olsun rahatlamıştı..

9 Mayıs 2010 Pazar

BELKİ İŞE YARAR


Annemin evinde her zamanki konuşmaları yapıyoruz.
"Bütün dolaplar tıka basa dolu. Anne neden eskileri atmıyorsun"
Cevap her zamanki gibi aynı.
"Belki işe yarar"
İkinci dünya savaşının ülkedeki kıtlık dönemini yaşayan annemin jenerasyonu  için evdeki bir poşetin bile işe yarayacağı düşüncesi hakim. İlaç paketi bitmiş yenisini almış fakat eski paket de ilaç kutusunda boş olarak duruyor. Kartonu ile sobayı tutuşturacakmış.
Plastik yoğurt kapları, takımı bozulmuş porselenler, kırıla kırıla iki tane kalmış fincan altı, eski yastık kılıfları, kapağı kırılmış tencereler, eskimiş  tavalar...
Her şey bir yerlerde muhafaza ediliyor." Belki işe yarar" düşüncesiyle.
Biz iki kardeş her yıl annemden gizli gereksiz şeyleri çöp poşetlerine koyar atarız. 
Temizlik yaparken yanımdan ayrılmıyor. Geçen yıl o fark edene kadar çöp poşetine bir sürü ıvır zıvır atmıştık, bu arada sevdiği bir terliğin tekini de  çöpe atmışız. O yüzden bu sefer temkinli. Her koltuğun kanepenin üzerinde örtü var, her yerde paspas. Nereye el attıysam "Atma onu belki işe yarar" dedi. Sonunda pes ettim.
Sapanca en güzel  bahar günlerini yaşıyor. Herkes ya evinin bahçesinde, ya da balkonda. İnsanlar alçak sesle konuşmayı pek sevmiyor. Bu yüzden herkesin özel hayatı ortada. Karşıdan bir kadın oğluna bas bas bağırıyor.   Biri küfür ediyor. Biri eşine sesleniyor;" İki gözümün hiçbiri ne yemek yaptın." Her şey iç içe..
Belediyenin ilan megafonları konuşmalarımızı bile engelliyor. Bu ilanlardan en çok ölüm haberleri dinleniyor. Hafta sonu olduğu için yakın mekanlarda oturanlar burada yaşayan akrabalara ziyarete gelmişler.
Herkes birbirine "Hoş geldin" diyor.
Bana da kızlarım için yorum yapanlar oldu."Ortancası aynı sen.." Herhalde yani..
Uzun zamandır yapmadığım bir şeyi yaptım. Evimizin arkasındaki erik ağacına çıkıp çocuklara erik topladım.
İnsanda yaşlanmayan tek şey ruh olsa gerek. Beden ne kadar eskise de ruh hep genç kalıyor. Ağaca çıkana kadar  "yaparım " diye düşünüyordum, fakat ağaçtan indikten sonra sarf ettiğim efordan dolayı bir süre kendime gelemedim.
Annemin bizler için yaptığı etli lahana dolması, sütlaç  ve bizim yörede kaldırek denilen ama başkalarının ne isim taktığını bilmediğim yemeği yemek bile Sapanca'ya gitmek için yeterliydi.
Şair Her ne kadar Ankara için demiş olsa da ben Sapanca'ya uyarlayarak bitireceğim.
Sapanca'nın en güzel tarafı İstanbul'a dönüşüymüş..
Bu arada kızlarımın anneler günü hediyesi aldığım en güzel hediyelerden biriydi. Hiç üşenmemiş bana albüm hazırlamışlar. Albüme sevdiklerimle resimlerimi koymuşlar ve yazılar yazmışlar.
Kızlarımdan dolayı çok şanslıyım..



8 Mayıs 2010 Cumartesi

DÜNYANIN EN GÜZEL KOKUSU 2


Geçen yıl da aynı yazıyı yazmıştım. Annemin bahçesindeki çiçekler eşliğinde
sanırım her yıl aynı yazıyı yazacağım izninizle.
...
1950 yıllarının başı.
17 yaşlarındaki bir genç kız bulunduğu köyden Sapanca'ya bir yakınının düğününe gidiyor. Baba küçük yaşta ölmüş, abi de askerde olduğu için annesi yollamak istemiyor ama kız çok ısrar ediyor ve arkadaşları  ile düğüne gidiyor.
Düğün dönüşü bindikleri araba bir gurup genç tarafından durduruluyor. Gençler arkadaşını arabadan indiriyorlar. Ama bir kaç dakika sonra yanlış anlaşılıyor. Aslında arabadan indirmek istedikleri kendisi, fakat arkadaşıyla aynı renk elbise giymiş. Arkadaşını o sanıyorlar.
Zorla arabadan indiriliyor, İnmek istemiyor, bağırıp yardım istiyor fakat arabadaki kimse ona yardım etmiyor. Çünkü kızı kaçıran kişiler kalabalık bir sülale..
" Beni kime kaçırıyorsunuz" diye soruyor.
Bir süredir kendisine haber yollayıp evlenmek istediğini söyleyen gencin adını veriyorlar. Kız onunla evlenmek istemediğini söylüyor, fayda etmiyor.
Yaşı küçük olduğu için günlerce o ev senin bu ev benim gezdiriyorlar. Jandarma sürekli peşlerinde fakat yakalayamıyor. Sülale kalabalık, sürekli başka başka akrabaların evinde kalıyorlar. 
Askerdeki abisi olayı gazetelerden öğrenip kardeşini ailenin elinden almak için komutanından izin istiyor. Komutan yanına iki asker katarak abiye izin veriyor. Abi kardeşini almak istese de kız abisiyle gittiği taktirde ikisinin de bulundukları evden  sağ çıkmayacağını bildiği için evlenmek istediğini söylüyor.
İki aileyi barıştırmak için aracılar konuluyor.
Sonunda genç kız istemediği halde kendisini kaçıracak kadar seven gençle evlenmek zorunda kalıyor.
Sülale bu genç kızı inat etmediği ve onları zor durumda bırakmadığı için çok seviyor. Görkemli bir düğün yapıyorlar.
Eskilerin kabadayı, şimdikilerin mafya dediği bir adamla yıllarını geçiriyor. Eşi hapis'e düşüyor, bekliyor.Tekrar hapse giriyor..
Bekliyor..
Üç çocuğu oluyor. Eşi 55 yaşında eski kabadayılığını geride bırakmış sakin bir hayat yaşarken kalp krizinden ölüyor.
50 yaşında dul kalıyor.
Yıllarca kayınpeder kayınvalideye gelinlik yaparak geçiyor ömrü.
76 yaşındayken bile "Keşke ehliyetim olsaydı da araba kullanabilseydim" diyecek kadar hayata bağlı.
Torunlarıyla oturup komedi filmleri izliyor, MC Donald's da hamburger yiyor.
Koluna girebileceği kızı, torunu varsa alışveriş merkezlerinde, çarşıda pazarda dolaşmaya bayılıyor.
Gazete okuyor, torunlarına okuma yazma öğretiyor. Araba yolculuklarında torunlarının dinlediği saçma sapan müzikleri bile dinliyor. Survivor yarışmasına bayılıyor.
Oy verdiği partiyi de vermediklerini de takip ediyor, Siyaset konuşmaya bayılıyor.
Son zamanlarda kadın programlarını fazlaca seyretse de gündemdeki hiçbir şeyi kaçırmıyor.
Torunları ona " Bahriş" diyor.
O da torunlarına harika dolmalar ve halüjler yapıyor..
...
Canım annem..
Kızın olmaktan gurur duyuyorum.
Bu yaşımda kucağına başımı koyup, kokunu içime çektiğimde kendi anneliğimi bile unutup çocuk oluyorum.
Ne olur başımızda uzun yıllar sağlıkla kal emi?
Anneler günün kutlu olsun..

6 Mayıs 2010 Perşembe

LAWYER - LİAR


Ben çocuk iken Sapanca gölü yakınında ekip biçtiğimiz dededen kalma tarlamız vardı. Gölün etrafını çeviren çay bahçelerinin yanında olduğu için gitmekten hoşlanırdık.Önceleri sadece fidan ekilen tarlamıza büyük babam öldükten sonra sebze ekmeye başladık.
Erik, kiraz, elma, armut, ayva ve dut ağaçları her yaz mevsiminin vazgeçilmezleriydi.
Fasulye, kabak, domates, biber, salatalık toplar bazılarını yıkamadan hemen oracıkta yerdik. Hele su tulumbasının yanında bir kiraz ağacımız vardı ,küçücük ağaçta kiraz dalları yerlere değerdi. Henüz kızarmaya başladığında yağmur yağar içi kurtlanırdı. Biz çocuklar fark edene kadar onlarca kirazı midemize indirirdik. Hep meyve yiyecek değiliz ya..
Salatalıkları daha büyümeden kopardığımız için babaannemden bir güzel sopa da yerdik.
Hafta sonları ailece tarlaya gider, hem çalışır hem de piknik yapardık.
Yine bir pazar günü tarlada ceviz ağacının gölgesinde babaannem namaz kılıyor biz de uzanmış dinlenirken,  yan tarladan bir kadının sürekli konuştuğunu duyduk. Ağaçlardan kim olduğu fark edilmiyordu. Kadın o kadar yüksek sesle ve durmadan konuşuyordu ki babaannem dayanamadı.
" Namazı şaşırdım biraz yavaş olun " dedi. Sesler iki bahçeyi ayıran çite doğru yaklaştı.
Konuşan kadınlardan şık giyimli olanı babaannemin uzun eteği, başındaki dantelli beyaz tülbendi, tarlada çalışmaktan esmerleşmiş yüzüne küçümseyerek baktı ve "Seni ne ilgilendirir. Kendi işine bak..." ile başlayan uzun bir konuşma yaptı. Babaannem bir süre dinledikten sonra, bizim oralarda çok sık kullanılan şu cümleyi söyledi;
"Avukat gibi ne çok konuşuyorsun.."
Kadının verdiği cevap daha manidardı.
"Avukat olmadığımı nereden biliyorsun?"
..
Sonradan öğrendiğimize göre babaannem ile tartışan, yakın zaman önce vefat eden tarla komşumuzun İstanbul'da oturan avukat geliniymiş.Kendine kalsa babaanneme dersini vermişti.
..
Sonra babaannem anneme kızdıkça "Avukat gibi dili durmuyor." derdi.
..
İlk torunu Ortaokul yıllarındayken vefat eden babaannem torununun avukat olduğunu göremedi.Görseydi o kadar da çok konuşmadıklarını öğrenebilecekti.
..
Bugün kızımın çalıştığı Hukuk Bürosuna gittim. Hukuk Bürosunun ortaklarından biri aynı zamanda arkadaşım olduğu için kızım adına gözüm arkada değil.
Bir anne ve babanın en gurur duyduğu şey sanırım çocuklarının bir mevki sahibi olduğunu görmek.
Gurur duydum.
Paylaşmak istedim.
 
..
Ha bu arada büroda çok konuşan kimse olmadığı gibi, tam tersine Hukuk Bürosundan çok Yoga merkezine gelmişsin hissi uyandırıyordu.