31 Mart 2011 Perşembe

İKİZ..YES İT İS


Büyük kızımı doğurduktan sonra beş yıl çocuğum olmadı. Aile olarak çocuk doğurmada cimri olduğumuzdan ikinci çocuk için tedavi görmek zorunda kaldım.
Annemin ikiz olması, tedavi gören annelerin ikiz çocuğu doğurma ihtimallerinin yüksek olduğu hakkındaki duyumlarımdan dolayı kendimi ikiz çocuğa öğle bir hazırlamışım ki, doktorum ultrasonda bebeğin kalp atışlarını dinlediğinde  "İkiz değil mi yani?" diyerek üzüldüğümü hatırlıyorum. Benim haricimde odada bulunan herkes gülmüştü.
İkiz çocuk doğurmak bir mucizeye iki kez tanık olmak gibi gelir bana.
Bazı ikizler çocuklukları ile ilgili anılarında muzip sevimli şeyler anlatırlar.
Ebeveynlerinin dalgınlıklarından yararlanan da olur öğretmenin dikkatsizliğinden de.
İki kez aynı çocuğu yıkayan, aynı çocuğa mama veren annelerin anılarını gülerek dinledim.
İkizler Dünyanın her yerinde sevgi ile karşılanır.
Orta çağda kraliyet ailesinde doğan ikizler hangi kardeşin tahta geçeceği konusunu gündeme getirir ve sorun olurdu.
Bazı kızılderili kabilelerinde ikizlerden biri yanlışlık sonucu doğduğu inancıyla öldürülürdü.
Hatırladığım en ünlü ikizler dünyaca ünlü piyano sanatçıları olan Güher- Süher Pekiner kardeşlerdir.
Dünyadaki ikizlerin sayısı 125 milyon.
Türkiye'nin en uzun yaşayan ikizleri 1915 doğumlu Esma ve Hediye nine.
Rusya'da 1700 yıllarında Fyodor Vassilyev isimli bir kadın tam 16 kez ikiz çocuk doğurmuş.
Dünyanın ilk tüp ikizleri Avusturalya'dan 1981 yılında doğan Stephen ve Amanda.
11 kasım 1995 yılına doğan Pegy'nin ikizi Erik ondan tam 84 gün sonra 2 Şubat 1996 yılında doğdu.
İkizlere rastlama sıklığı 80 doğumda bir.
Halen yaşamakta olan en yaşlı ikizler 1899 yılında doğmuş ve halen Arkansas'ta yaşayan Gertrude ve Pearl.

Bu yazıyı yazarken ikiz oğlu olan arkadaşım anlattı. Bebekler yeni doğduğunda gece kalkıp onları besliyor altlarını değiştiriyor ve yatırıyormuş. Yine bir gece uyku sersemi kalkmış bebeği emzirmiş, altını değiştirmiş yatırmış. Birazdan diğerini almış emzirmiş, altını değiştirirken aynı çocuğu emzirip bezini değiştirmeye çalıştığını fark etmiş. Biz nasıl fark ettin diye sorunca; "Bir tanesinin kalçasında ben var, oradan anladım."

29 Mart 2011 Salı

BİZ TÜRKLER


Sevgili Şölen mail adresine "Türkleri Anlama Sanatı" kitabından bir bölüm paylaşmış. Ben de sizinle  paylaşmak istedim.
Madde 7: Hesap ödeyen erkek, hesabı ödemek için gereken işlemi masanın altında yapar.Türk erkeği ödediği hesabı masadakilerin görmesini istemez. Eğer görürlerse ayıp olacağını düşünür ve karşıdakilerin 'Ulan amma da görgüsüz herif, hem ısmarlıyor hem de hesabı gözümüze sokuyor' demesinden çekinir. Böyle bir davranışa bir de Eskimo erkeklerinde rastlanılabilir.

Madde 11: Türkiye'de ilk, orta, lise, üniversite, yüksek lisans, doktora fark etmez, sınav kağıtları dağıtılırken, bir öğrenci mutlaka 'Hocam istediğimiz sorudan başlayabilir miyiz?' sorusunu sorar. Aynı öğrenci, öğretmen haftaya sınav yapacağını bildirdiğinde kaçıncı sayfaya kadar sorumluyuz hocam' sorusunu soran ama yine de sınava çalışmayan öğrencidir.
Madde 25: Tüm ısrarlara rağmen misafir 'Yemeyeceğim yeter!' diyorsa, Ev sahibi son kozunu değerlendirir ve ilahi gücü cümle içinde kullanıp 'Bak Allah'ın adını verdim' diyerek misafiri köşeye sıkıştırır.. Misafir bunun üzerine midesi dolu olsa da, ilahi kudret korkusundan mıdır kaçış yolu kalmamasından mıdır, ne var ne yoksa bir çırpıda yer.

Madde 34: Üzerinden araç geçsin ve temizlensin diye iş yeri paspasları cadde ortasına fırlatılır. Sinek avlayan esnaf Türkiye'de temizlik hastası kesilir. Alır eline hortumu baştan aşağı dükkanının bulunduğu caddeyi, kaldırımları bir güzel sular. O da yetmez, yandaki caddeleri ve sokakları da sulamayı iş edinir. O arada paspaslar da temizlikten payını alır.
Madde 46: Durakta değil de, her el kaldıran yolcu gördüğünde duran otobüse
halk otobüsü denir. Halk otobüsü halkı kırmaz, durur. Halk otobüsünün belediye otobüsünden tek farkı budur.

Madde 49: Şehirlerarası otobüs yolculuklarında kan bağı yoksa (karı,koca, yeğen, yenge gibi) bayan yanına erkeğin oturması firma tarafından kabul edilmez.. Türkiye'de en önemli namus bekçileri otobüs muavinleridir. Muavinlere göre birbirlerini hiç tanımayan iki karşı cinsin, mesafe olmaksızın seyahat etmesi, ateşle barutun birbirine bitişik iki koltuktan bilet alması gibi bir şeydir. Buna asla izin vermezler. Ancak gidilecek yol boyunca erkeğin yanına oturtmadıkları genç kızı kesmeyi de ihmal etmezler.

Madde 64: Kafa bir yere çarptığında şişmesin diye çiğnenmiş ekmekle ovalanır. Türklerin 'Kendi kendine tedavi' yöntemleri sadece bunlarla bitmez. Ağrıyan yere sıcak tuğla konur. Isıtılmış çay bardakları ile sırt çekilir. Arpacık çıkmış göze sarımsak sürülür. Kesilen ve kanayan yere tütün basılır. Paslı çivi batan yer sopayla dövülür. Burkulan yere biftek bağlanır. Yanan yere diş macunu sürülür.
Madde 66: Bütün ilaçlar buzdolabında saklanır. Buzdolabının kola, su, gazoz koyulan bölgesi ilaçlara yetmeyince, ilaçlar yumurtaların bulunduğu alanda, kurumuş yarım limonlara komşuluk yapar.
 ...




SARIL-MA


Büyük ve çılgın kızım "Bana sarılmak  istermisin?" diyerek geldi.
Memnuniyetle sarılayım da böyle bir istekte pek de bulunmaz hani.
- Bugün Hug a lawyer Day. Yani Avukata Sarılma Günü.
Kesin atıyordur. Böyle saçma bir gün olur mu? Şayet böyle bir gün varsa pes artık diyeceğim ve bu kızdan korkacağım. Sarıldık, yanağına bir öpücük kondurdum. Bu arada hala inanmıyorum ya, çaktırmadan Google'a girdim. Avukata sarılma günü yerine avukatı öpme günü diye girmişim. İlk başlık şu; "Komşusunu öpene 8 yıl hapis."

Yok, bu değil tabi ki. Sonra Avukata sarılma günü diye yazdım.  "International hug a lawyer day" yazıyor.
Allahtan Google Türkiye'de böyle bir şey yok. İngilizce yazıldığında 3  milyon 760 bin sonuç çıktı.
Bu nasıl bir şey yahu, derken "Sen şimdi Mühendise sarılma gününü de bilmezsin." demesin mi?
Yuh.
Valla bilmiyorum.
Avukata sarılma günü bizde ciddiyete alınmamış ama mühendise sarılma gününde biri Twitter'de "Mühendis hanım arkadaşlar dün gününüzü unuttum bugün müsaade edin de sarılayım." yazmış.
Ekşi sözlükte "Kareli gömleğimle bütün gün hazır duruşta bekledim ama sonuç hüsran oldu. Kimse beni öpmedi." demiş bir ümitsiz mühendis. 

Aslında "Dünya Sarılma Günü" diye bir şey varmış. Bu konuda  bir sürü yazıya rastladım ama Dünya Sarılma Günü bizde her yılın aynı günü değil maalesef. 3 Temmuz, 5 Aralık, 10 Mayıs, 18 Nisan gibi tarihlerden bahsediliyor. Sanırım  "Bir günle bitirmeyin yılın her günü herkese sarılın." diyorlar. Ya da bizimkiler işi abarttı. Sarılma Günü, 2010 yılında İzmir'de, 2009 yılında Beyoğlu'nda kutlanmış. O kalabalıkta birileri tanımadığı birine sarılmaya kalktıysa  kafasına çantayı yer diye düşünüyorum. Acaba o gün Beyoğlu karakolu fazladan mesai yaptı mı?
Dünyada bu günü kutlayanlar ellerinde "Sarılmak Serbest" yazan pankartlar taşıyorlar.
Ve bu günü coşkuyla kutluyorlar.
Allah akıl fikir versin.


27 Mart 2011 Pazar

GEZELİM GÖRELİM -1


İstanbul Life Dergisi, İstanbul'un gezilmesi gereken yerlerini sıralamış.
Bazıları bildiğimiz ama gitmeyi akıl etmediğimiz , bazıları ise bilmediklerimiz.
İstanbul Life'ın sıraladığı listeyi   sizler için araştırdım.
Yerebatan Sarnıcı - İstanbul'daki en büyük sarnıç,  civardaki saraylara su sağlamak için I. Justinyen tarafından yapılmış. Sultanahmet'te olan yerebatan sarnıcının üzerindeki yükü hafifletmek için yukarıdaki binalar bir bir kaldırılıyor. Kaldırılan yerlere nasıl bir proje uygulayacaklar bilmiyorum ama umarım yeşil alan olarak değerlendirirler.

Kız Kulesi - Boğazın Marmara denizine yakın kısmında salacak plajına yakın küçük adacık üzerinde kurulu Üsküdar'da Bizans devrinden kalan tek eser. Adına bir çok efsane anlatılır ama en bilineni şöyledir. Falcılar Bizans İmparatorunun yeni doğan kızına yılan sokması sonucu öleceğini söylerler. Bunun üzerine Kral denizin ortasında bir kule yaptırarak kızını buraya yerleştirir. Genç  prenses gemilerde görev yapan bir deniz subayına aşık olur. Subayın sepet içinde yolladığı çiçeklerin içinden bir yılan çıkarak prensesi sokar ve öldürür.
Şimdilerde restorana dönüşen kule hala romantik çiftlerin uğrak yeri olmaya devam ediyor. Üsküdar Salacak'tan teknelerle gidilebilir. 

Hıdiv Kasrı - İstanbul'un Beykoz ilçesinde Çubuklu sırtlarında bir yapıdır. Osmanlının Mısır valilerinden Hıdiv Abbas Hilmi Paşa İtalyan mimar Delfo Seminati'ye Osmanlıda görülmeyen Art Nouveau tarzında Kasır ve hemen yanında boğazı gören kule inşa ettirmiş. Şimdilerde Büyükşehir Belediyesinin işletmeciliğini üstlendiği kasırda düğün, nişan gibi davetlere ev sahipliği yapmakta.  Özellikler kahvaltılar için İstanbul'lunun tercih mekanlarından biri olarak biliniyor.

Moda iskelesi - 1917 yılında dönemin ünlü mimarı Vedat tek tarafından yapıldı. İki katlı olarak yapılan yapının ahşap olan üst katı fırtınalardan zarar görse de daha sonra restore edilerek Belediyenin hizmetine girdi. Denizin içinde doyulmaz manzarası ile hoş bir kahvaltı mekanı olarak biliniyor.
Kandilli Adile Sultan Sarayı - Osmanlı hanedanlığı içinde divan sahibi olan tek kadın şair olan Adile Sultan'a abisi Sultan Abdülaziz'in hediye ettiği saray olarak bilinir. Yardımseverliği ile tanınan Adile Sultan eşini ve dört kızını genç yaşta kaybedince bu sarayda oturmak istememiş ve sarayı terketmiş. 1986 yılında elektrik kontağından çıkan yangınla harabeye dönmüş, Sakıp Sabancı Vakfı tarafından tekrar restore edilmiş. Şimdilerde İstanbul'un en saygın organizasyonlarının mekanı olarak bilinmekte.

Kamondo Merdivenleri - Belki bir çok istanbullunun bilmediği bu merdivenler de İstanbul Life'ın listesine girmiş. 1850 yılında Galata'da Voyvoda caddesinin orada,  dönemin Portekiz kökenli ünlü banker ailelerinden olan Kamondo'ların evlerinden bankalar caddesindeki işlerine rahat ulaşmalarını sağlamak için yaptırdıkları söylenen Osmanlıda görülmeyen Barok tarzında şirin merdivenler. Aşağıdaki Avusturya Lisesinde ki öğrencilerin sıkça kullanmasından dolayı aşk merdiveni olarak da adlandırılıyor.

Aya İrini Kilisesi - Topkapı Sarayının dış avlusundaki bizans kilisesi 4. Yüzyılda I. Konstantin tarafından yaptırıldığı düşünülüyor. Aynı zamanda Müze olarak kullanılan kilise 1973 yılından beri İstanbul Kültür Sanat Vakfı bünyesinde bir çok sanat etkinliğine ev sahipliği yapıyor.
Galata Mevlevihanesi - Sema gösterisi için Konya'ya gidemeyenler, Beyoğlu Yüksek kaldırım'ın hemen başında, 1975 yılında müze olarak açılan mevlevihane her ayın ikinci ve son cuma günleri sema gösterileri ile misafirlerini ağırlıyor.
..
Devamı gelecek...

SORU


Siz de farkındamısınız acaba artık hiç bir şey eskisi gibi değil. Havada  fırtına öncesi sessizlik var. Bir sandalın içine doluşmuş ağır ağır bir nehirde dolaşıyor  gibiyiz. Sanki o  sandal nehirde tasasız sakince dolaşırken aslında tam da bir şelalenin köşesindeymiş de farkında değilmiş gibi bir durum yaşıyoruz. Keşke bazen yukarılardan kendimizi seyredebiliyor olsaydık. 
Moralinizi bozmayayım ama son günlerde düşündüklerim bunlar. Arap yarımadası ateş almış kaynıyor, Japonya'da şimdiye kadar duyduğumuz en büyük deprem yaşanmış, Komşumuz Yunanistan iflas etmiş, Avrupa ülkeleri borç batağında, Amerika tarihinin en sıkıntılı günlerini yaşıyor, bir sürü askerimizin şehit olması pahasına sahip çıktığımız Kıbrıs yakamızdan düşün diyor, evine ekmek getiren kendini şanslı sayıyor.

Bir yer var mı bildiğiniz?
Sen ben kavgasının olmadığı,
Güneşin her sabah yeni umutlara doğup, mutluluğa battığı.
Kara gecelerin lacivert kadifeye benzediği,
Gülümsemelerin ardından "Aman bir terslik olacak" endişelerinin yaşanmadığı.
Kuvvetlerin başkaları üzerinde değil sporlarda sınandığı,
Var olanın yok olana hava atmadığı,
Yağmurda ıslanmanın haz, rüzgarların sadece  saçları okşadığı, 
Üşüdüğünde ellerini nefesiyle ısıtacak sevgili, ağladığında gözyaşını silecek sıcacık bir dost.
Bir yer var mı bildiğiniz?
Hadi hep birlikte gidelim diyeceğiniz.
Bu dünyayı kirlettik, gözümüz başka dünyalarda. 
Aslında oralarda da değişen bir şey olmaz biz, aynı biz oldukça...

24 Mart 2011 Perşembe

EKONOMİ - EKOMİNİ


Renkli televizyonun yeni çıktığı dönemlerde babaannem de artık beyaz camdaki adamların kendisini görmediğine kanaat getirmiş haberleri izlemeye başlamıştı. Rahmetli büyük babam işitme cihazının olduğu kulağını televizyona doğru çevirir söylenenleri babaanneme anlatırdı. Burada garip bir durum olduğunu anlıyorum. Kulağı duymayan büyük babam anlamayan babaannemdi. Bir gün haberlerin bir yerinde sinirle büyük babama dönerek;
- Nedir bu ekomini ekomini anlamadım gitti?
1.90 boyundaki yakışıklı büyük babam, 1.50 boyunda kara kuru babaanneme sevgi ile bakarak cevap verdi. 
- Ekomini değil, Ekonomi. Para demek.
- Öyleyse neden para demiyorlar buna da ekomini diyorlar? diyerek kestirip attı.
Seksen yaşlarındaki babaannem ekonomiyi bir türlü anlamamıştı ama bahçemizde yetiştirdiğimiz meyveleri hale yollar oradan aldığımız parayı çok güzel değerlendirirdi. Ekonomiyi telaffuz edemez ama büyük babama verdiği harçlıklar da dahil olma üzere evin ekonomisini çok güzel idare ederdi.
Ekonomiyi anlamayıp bu kadar iyi hayata geçiren bir kadının torunu olarak ekonomik davranmakta sınıf geçmelerimin yanında ikmale kalmalarım  da oldu.  Bunu borcu olan bir ülkenin borçsuz ferdi olmaz söylemi ile geçiştirebilirim ama öyle yapmayacağım. Babaannemden sonra ikinci nesil olarak biz ekonomi yapmayı beceremedik. En basit örnekle anlatacak olsam, markete gitmek için liste hazırlarız. Bu listenin dışına çıkıyorsak ekonomi hak getire. Listede olanların en uygun fiyatlısını alabiliyorsak, indirimleri takip edebiliyorsak, bu işi kotardık demektir. Ama market arabası ile kasaya yaklaştığımızda "Eyvah Müjgan aldığım ucuz deterjanı görecek!" diye panik oluyorsak bizim ekonomiden anladığımız "Başkaları ne der" mantığındadır.
Orta halli bir iş adamı yüksek halli bir araba ile arzı endam ediyorsa, önünde en az iki yıllık planı yokken beş yıllık borca giriliyorsa, benzin zamlarından şikayetçi olup toplu taşıma araçlarına itibar edilmiyorsa, gazetelerin ekonomi sayfaları en sıkıcı sayfalar olarak biliniyorsa, magazin programları ekonomi programlarından daha fazla itibar görüyorsa babaannem kadar bile ekonomiden anlamıyoruz demektir.
Öyleyse "Ne olacak bu memleketin hali?" diye şikayet etmeye hakkımız varmı?

23 Mart 2011 Çarşamba

PARAPSİKOLOJİ


Sabah Şiddetli bir migren ağrısı ile uyandım.
Gece rüyamda ölmüş birini görmemle  sabah migren ağrısı çekmem arasında bir bağ var mı bilemiyorum ama tatsızım. 
Hazır rüyalardan sıkıntıdan bahsetmişken şu sıralar okuduğum başucu kitabımdan bahsedeyim.
"Yaşanmış Esrarengiz Olaylar." Gizemli hayatlar, tekinsiz evler, gerçekleşen rüyalara meraklıysanız ilginizi çekebilir. Bu kitabı "Beyefendi'nin" kitapları arasından buldum. Okuduğu kitap türlerine pek benzemediği için ne niyetle aldığını sorduğumda önce "Benim değil o kitap senindir herhalde" diye benimle kafa buldu. Ben de gaza gelip benim olmadığı konusunda iddia edince ses çıkartmadı. Yani daha kitabı okumadan kitap gizemini korumaya başladı.
Sahi kimin bu kitap?

Yasemin ve Ergun Candan 19 yılda hazırlanmış belgeleri, araştırmaları Sınır Ötesi Yayınlarından kitap haline getirmiş. Türkiye genelinde meydana gelen, normal yollarla açıklanmayan olayların "Parapsikoloji" ile olan bağlantıları anlatılmış.
Yazar Pınar Çekirge anlatıyor;
"Bir kitap yazmaya başlamıştım. Yazdığım öykünün kahramanı çok yakın bir arkadaşımdı. Onun yaşamından ilham alarak yazıyordum. Öykünün sonunda bir araba kazası oluyor ve kahraman ölüyordu. Kitabın yayınlanmasına 4 gün kala aynı kitabımda yazdığım gibi korkunç bir trafik kazası gerçekleşti. Maalesef o kazada arkadaşımı kaybettim. Kazanın oluş şekli bile aynı kitabımda yazdığım gibiydi."

Yer Çanakkale 10 Ağustos 1915
Çanakkale Şavaşı sırasında Gelibolu yarımadasını Yeni Zelanda ve Avusturalya'dan getirdikleri askerlerle kuşatamayacaklarını anlayan İngiliz komutanı Sir Hamilton, İngiltere Kraliyet Norfolk alayını Çanakkale'ye getirdi. Önde Yeni Zelanda askeri, ortalarda Norfolk alayı olduğu halde Küçük Anafartalar ovasından Tekke ve Kavakteperine doğru ilerlemeye başladılar.  Bozguna uğrayan ilk alayın arkasından Kraliyet Norfolk alayı 22 Yeni Zelandalı Sahra Birliğinin  gözü önünde tepeye doğru çıkmaya başladı. Tepenin tam ortasında birdenbire ortaya çıkan bir bulut 267 askeri içine aldı. Son asker de gözden kaybolunca bulut yavaş yavaş yükselerek rüzgarın tam tersi istikametinde gözden kayboldu. 
Çanakkale savaşı İngiliz'lerin bozguna uğraması ile sonuçlandı. 1918 yılında Anadolu işgal edildiğinde İngiltere'nin ilk talebi kaybolan taburun iadesi olmuştu. Fakat Türkler böyle bir taburun varlığından haberleri olmadıklarını bildirdiler. Savaştan 50 yıl sonra olayın görgü tanıkları bu olayı bir çok yerde anlatmaya başladı. Günümüzde hala dünyanın çeşitli yerlerinde bir çok kitap ve dergilerde bu olaya geniş bir şekilde yer verilmektedir.

Semra Özal anlatıyor;
"Turgut Bey öldüğünde Ankara'dan apar topar istanbul'a taşındım. Taşınma esnasında Turgut Bey'in çok değer verdiği bir masa saati bozuldu ve çalışmaz hale geldi. Bu saatin manevi değeri çok olduğu için İsviçre'ye götürüp tamir ettirmeyi düşünüyordum. Bir gece yatarken aniden evin ışıkları yanıp sönmeye başladı. Uyandım ve yandaki saate gözüm gitti. Saat birden kendi kendine kuruldu ve çalışmaya başladı."

Bu da benden;
"14-15 yaşlarındaydım. Bir akrabamızın Çınarcık'ta yazlıklarında kalıyordum. Aynı siteden yaşıtım bir kızla arkadaş olmuş, her gün onunla yüzüyorduk. Yine yüzdüğümüz bir gün biraz açılmışız. Birdenbire deniz dalgalandı. Aslında büyük dalgalar değildi ama arkadaşım panik oldu. O heyecanla boynuma sarıldı. İyi yüzmeme rağmen benden hayli kilolu ve boynuma sarılmış birinin ağırlığından dolayı hem nefes alamıyor hem de su yutuyordum.  O anda birden yükseldiğimi ve aşağıda iki kızın suya batıp çıktığını gördüm. Hiç bir şey hissetmiyor sanki bir sinema sahnesini seyrediyor gibiydim. Kızlar suya dalıp çıkarken kıyıdan iki adamın yüzerek onlara yaklaştığını gördüm. O anda biri elimi tutup çekti. Bir anda kendimi suda öksürürken buldum. Bizi kıyıya getirdiler. Bol miktarda su yutmuştuk, korkmuştuk. Yuttuğum tuzlu suyun etkisi ile ciğerlerim yanıyordu. "Yukarıdaydım, Yukarıdaydım." dediğimi hatırlıyorum. Etrafımızı saranlar sayıkladığımı sandılar. Ertesi gün eve döndüm ama bu olayı hiç unutmadım."

22 Mart 2011 Salı

GUİNNES


Sabah yürüyüşünde yanımızdan geçen kız telefondaki kişiye şöyle dedi. Üç yıldır çıkıyorsunuz bu senin için bir rekor. Üç yıl.. 
Gençler için biriyle  üç yıl geçirmek  rekor olarak adlandırılıyor.
Güldüm.
Guinness Rekorlar Kitabını hepiniz duymuşsunuzdur.
Bu kitabın ilginç yanı ilk kez 1950 yıllarında İrlanda'da bir barda yazılması.
Kitapta en çok adı geçen kişi ise Michael jackson.
Peki Türkiye'de Guinnes rekorlar kitabına kabul edilen rekorlar nedir dersiniz?
Adana'da Güney Rotary Klübü tarafından gerçekleştirilen rekorda "Dünyanın en uzun ipine asılan en çok çamaşır" rekoru kırılmış. 33 bin metre ipe 42 bin 300 parça çamaşır asılmış.

Türk hava Kurumu'nun Eskişehir'de gerçekleştirdiği rekorda paraşüt atlayışında açılan dünyanın en büyük bayrağı rekoru. Bayrak 433 metrekare.
Akdeniz Üniversitesinde  Dünya barışı için aynı anda 1983 öğrencinin balon patlatması rekorlar kitabına girmiş.
Selçuk Efes de aynı anda 20 bin kişinin deve güreşi izlemesi.
Artvinli Mehmet Özyürek'in 8.8 cm'lik burnu.
Bilkent Üniversitesi tarafından yapılan, çapı 40 mikron olan dünyanın en küçük mikrofonu.
2003 yılında paramız dünyanın en değersiz parası olarak rekorlar kitabına geçti. (Şubat 2003 yılında 1 dolar- 1.672.449 lira) Bu rekorun iptali için İngiltere'ye başvuruda bulunuldu.

2 Metre 46.5 santim boyuyla Mardin'li Sultan Köse Dünyanın en uzun insanı.
Edirne'de 1460 yılından beri devam eden Kırkpınar Yağlı güreşleri.
Halterci Naim Süleymanoğlu ve Halil Mutlu'nun kaldırdığı halterler de Guinnes Rekorlar kitabına girmiş.
Aslında bunları araştırırken daha yaratıcı rekorlarımızın olabileceğini  düşünüyordum. Şaşırdım.
Mesela Almanya'ya ilk gidenlerin sigara ve kola makinelerine bozuk para yerine bozuk para şeklinde buz kalıplarını atıp makineleri boşaltmaları Dünyanın en yaratıcı kişileri rekoru olabilirdi.
Şehiriçi minibüslerine alınan yolcu sayısı da rekor olabilir.
Klakson çalmada rekoru başka bir ülkeye ait olamaz.
Ayakkabıların arkasına basma, tek ayağına ağırlık vererek bekleme, bekleme sırasında çömelme dalları varsa kimseye kaptırmayız.
Aynı anda hem burun karıştırıp hem telefonda konuşup, hem de araba sürme rekoru da kesin bizimdir. Bir çok defalar gözlerimle gördüm.
Sadece 13 deneme ile rekorlar kitabına girmişiz.
Bu kadar renkli bir ülke için bu sayı sizce de az değil mi?

TAŞHAN


Taşhan,
Laleli'de ki  tarihi yapı 1990 yıllarına kadar kereste deposu halinde kullanılırken, tarih sever bir girişimci tarafından restore edilerek şimdiki halini almış.
Laleli adı uzun yıllar insanlara garip çağrışımlar yaptığı için buradaki bazı değerli yapılar da göz ardı edilmiş. Allahtan son yıllarda sadece Ruslarla anılan yerler artık her kesimden insanların uğrak yeri oldu.
Taşhan ve yanındaki Külliyenin ( Medrese, İmaret)  oldukça ilginç bir hikayesi var.
Padişah III. Mustafa kendi adına bir külliye yaptırmaya karar vermiş. Külliyenin inşası sürerken ev ev dolaşıp lale satan laleli baba ismindeki dervişin adını işiten III. Mustafa onu huzuruna çağırarak kendisine dua etmesini istemiş. Laleli baba da "Padişahım, sıhhatle yiyin, için yellenin." diyerek dua okuyunca, Padişah bu densizliğe sinirlenmiş. Laleli baba bu sefer "Affedin padişahım; yiyin için ama yellenmeyin." diyerek sözde özür dilemiş. Padişah dervişin yaşlılığına hürmeten başını vurdurmadıysa da makamından kovmuş. 
Gel zaman git zaman padişah yellenemez olup sancılar içinde kıvranmaya başlayınca laleli babayı çağırtmış. Laleli baba yeni yapılan külliyenin ona verilmesi karşılığında padişahı sağlığına kavuşturacağını söylemiş. Taş hanın gelirinin bir kısmını ve yanındaki Külliyeyi alan Laleli baba dost meclislerinde; "Şu işe bakın bir yele koskoca Külliye sahibi oldum." dermiş.

Taş han'da kare şeklindeki avlunun  sonlarında yerin derinliklerine inen bin yıllık Bizans sarnıcı var. Bu sarnıç şimdilerde güzel bir restorana dönüştürülmüş ve Avrupalı diplomatların uğrak yerlerinden biri.
Taş Han'ın avlusunda oturmuş çayımızı içiyoruz. Sabah güneşi hafifçe yüzümüzü ısıtırken yürüdüğümüze değdiğini düşünüyorum. 
Esnaf dükkanlarını yeni açmış. Beyefendi ile geldiğimizde olduğu gibi ağır bir müzik sesi ortalığı inletmiyor. İleride nargile içen bir çift, sağda gazetesini okuyan adam ve biz varız.  Filiz notlarına bakıyor, gözlerim kapalı Orhan veli gibi "İstanbul'u dinliyorum."

Gözlerimi hafifçe araladığımda önümde bir gölge.
Elinde mavi naylon terlik, tahminen 40 numara. 
Bakışıyoruz.
Önce şehir hamamlarında takunya modasına son veren şekilsiz kaba mavi terliğe sonradan da adama bakıyorum. Ağzında bir şeyler geveliyor. 
Tamam biraz zor işitiyor olabilirim ama bu kadar sessiz de konuşulmaz ki. 
Ağzımı açacak halde değilim, güneşin karşısında rehavet çökmüş.
- Ne? dercesine başımla işaret ediyorum.
O da aynı işaret diliyle ayaklarımı gösteriyor.
O kocaman terlikleri satmaya çalışıyor olmalı. 
- Pembe ve 36 numarası var mı, diye geyik yapsam ayıp mı olur?
O anda Filiz yazdığı notlardan kafasını kaldırıp;
- Teşekkür ederiz diyor. Adam çaresiz giderken bana dönüp izah ediyor. "Ayakkabı boyacısı. Ayağındakini alıp o terlikleri giydiriyor. Ayakkabını boyayıp getiriyor."
Hayretle ayağımdaki boyanmaz olarak bildiğim Camel rengi süet botlara bakıyorum.
Boyatsamıydım acaba?

17 Mart 2011 Perşembe

KIRMIZI ÇİÇEK


Temel'e demişler ki; "Senin Fadime çok geziyor"
Temel gülmüş.
"Yok canım fazla abartmayın. O kadar gezse bizim eve de uğrar."
Arkadaşımın kütüphanede bir işi vardı. Kitabın  kokusunu bile sevdiğimi bildiğinden "Hadi gidelim!" deyince doğal olarak "Hayır" demedim.
Beyazıt'ta Orhan Kemal İl Halk Kütüphanesine girerken 1470 yılında darphane olarak yapılan binanın çeşitli deprem ve yangınlarla harap olduğunu, 1964 ve 1972 yılında restore edilerek kütüphane olarak hizmet vermeye başladığını öğreniyorum. 2001 yılında Kültür Bakanlığı tarafından Orhan kemal Kütüphanesi  adı verilmiş.
Biz kütüphaneye girerken caddenin karşısında İstanbul Üniversitesinden bir gurup genç protesto gösterileri yapıyordu. Gösterinin başında elinde megafonla ufak tefek bir kızın olması dikkatimizi çekti.
Kütüphane görevlileri iki orta yaşlı kadını görünce bizi öğrencilerini denetlemeye gelen öğretmenler sanmış olmalı ki kibar ve ilgili davrandılar. Çünkü içeride yaklaşık 10 tane öğrenci  kütüphanenin sessiz ortamında  kitaplarını açmış, test çözüyorlardı.
Restore edilmiş kütüphane eski ile modern mimariyi birbirine harmanlamış, hoş bir ortam olmuş. Fakat kitaplar için aynı şeyi söyleyemeyeceğim.
İnternetin altın çağını yaşadığı bir zamanda kitaplar eski, bakımsız , yetim çocuklar gibi hüzünle raflarda sıralanmışlardı. Bazılarının ciltleri yıpranmış, bazılarının sanki hiç kapağı bile açılmadan sararmış. Yeni kitaplar hemen hemen hiç yoktu. Hüzünle dışarıya çıkarken  Sapanca halk kütüphanesinin küçücük raflarında gezindiğim günler geldi aklıma. Sonra Fransız ihtilalini anlatan "Kırmızı Çiçek" romanını alırken görevli memur hayretle bakıp; "Bu kitap geçen hafta Nurettin abideydi sen de okusaydın ya." dediğinde babamın yıllardır halk kütüphanesine üye olduğunu bilmediğimi öğrenmiştim. 
Hayatta bilmediğimiz şeyleri öğrenmek için kütüphane aramaya gerek yok. Bazen çok yakınımıza bakmamız da gerekiyormuş.
Geriye dönüp baktığımda "Kırmızı Çiçek" kitabının ilk sayfasında yazan şu şiiri  babama söyleseydim, belki de ilk kez aynı pencereden, aynı dünyaya  baktığımızı hissedebilirmiydik?
..

Fransızlar arıyor o nerede?
İngilizler arıyor o nerede?
Ya cehennemde, ya cennette.
Düşmanların gözü pek,
Ama ele geçmez Kırmızı Çiçek...

15 Mart 2011 Salı

BİZİ BU GÜZEL HAVALAR MAHVETTİ


Hava nihayet mevsim normallerine dönünce sabah uyanıp  bir şey de yapmayınca ev insanın üzerine üzerine gelir.
Erkenden kalkıp kahvaltımızı yaptık. Kızların günün yarısında kalkacağını adımız gibi bildiğimizden attık kendimizi dışarıya.
Şehrin içine gidip bir turist gözüyle gezeceğiz akşama kadar. Önce Beyazıt meydanına gittik. Kuşlar  biraz azalmış mı ne?
Bundan 20 yıl önce kızım küçücükken buraya gelmiş kuşları beslemiştik. Sanki o zaman kuşlar daha dost canlısıydı, ya da onları besleyen azdı. Elimize konuyorlar, yanımıza yaklaşıyorlardı. Bu sefer ; "İstemem yan cebime koy." dercesine nazlı, sazlı yediler yemleri. 
Beyazıt camisinin yan bahçesinde ikinci el saatler, telefonlar, giysiler satan adamlar tezgah açmışlardı. "Acaba bu satılanların kaç tanesi çalıntı?" diye düşünmekten kendimi alamadım.

Sirkeci'den Galata Köprüsüne doğru giderken teknelerine turist çekmek için bağırarak önümüze geçenler boğaz turunun reklamını yaptılar. Serbest piyasa ekonomisi mi diyeyim yoksa adam dolandırma mı bilemedim. Bazıları 10 liraya boğaz turu teklif ederken bazıları 25 lira dediler. 
Galata Köprüsünün üzerinde balık tutanlar kısmetlerini ararken, köprünün altında 4 liraya balık ekmek satılıyordu.
Uzaktan Galata Kulesini görünce rotamız da belli oldu. Füniküler ile Galata'ya çıktık.

Dünyanın en eski kulelerinden biri olan Galata Kulesi 528 yılında Bizanslılar tarafından fener kulesi olarak inşa edilmiş. Hezarfen Ahmet Çelebi'nin kuleden Üsküdar'a uçması ile ilgi çekmiş fakat Hezarfen  IV Murat tarafından bir kese altınla mükafatlandırılıp, daha sonra da bu denli bilgili biri tehlikeli olabilir düşüncesiyle Cezayir'e  sürgüne yollanmış.
İstanbul'u 365 derece görebileceğiniz ender yerlerden biri olan  kule Türkler kadar yabancı turistlerin de ilgisini çekiyor olmalı ki içerisi oldukça kalabalıktı. Ağır ağır yaptığımız bir turdan sonra bir tur daha atarak İstanbul'un silüetini seyrettik. 

Tekrar aynı yolu takip ederek haliç kıyısında açık havada balıkla salata yedik. Havayı güzel bulan İstanbullu bizimle aynı duyguları hissetmiş olmalı ki çocuğunu alan kendini dışarıya atmış.
Dönüşte "Beyefendinin" sırtına doğru baktım. Acaba kanatları çıkmış mı diye.
Çünkü gün boyunca nerede bir cami görse girip iki rekat namaz kıldı.
Ne diyelim Allah kabul etsin.

14 Mart 2011 Pazartesi

MUTLULUĞA BEL Mİ BAĞLAYALIM BEZ Mİ?


Ablam evlenip eniştemin mühendis olarak görev yaptığı Amasya'ya gidince ben de Amasya'yı görmüş oldum. Orada  dikkatimi çeken şey Yatırların, Türbelerin çok fazla olmasıydı. Bazılarına bez bağlıyorlar, bazılarında sadece dua ediyorlar, bazı yatırlarda da yiyip içiyorlardı. 
22 yaşıma kadar yatır görmemiş biri olarak bu görüntüler çok garip gelse de evlenip İstanbul'a yerleşince yatır ve türbelere gidenlere rastladım. Görümcemin kızı yeni bir araba almıştı ve annesi ile beni yanına alarak Beykoz'da Yuşa tepesinde, Yuşa Hazretlerinin türbesine götürdü. Türbenin yolunda bir sürü tezgahta tespih, nazarlık, eşarp, dua kitapları satılıyordu. Ama asıl hayretim Yuşa hazretlerinin 17 metrelik kabrini görünce oldu. İnsanlar bu 17 metrelik türbenin etrafında dolanıp dua ediyor, türbenin etrafını saran demir parmaklılara bir şeyler bağlıyorlardı. 

Daha sonraki yıllarda Telli baba, Mercimek baba, Helvacı baba, Sümbül efendi, Merkez efendi  gibi onlarca yatır ve türbe isimlerini duydum. Bazılarından tel alınıyor, bazılarına cüzdan bırakılıyor, bazılarına dilekler yazılıp asılıyordu. Bunların hiçbirine gitmedim. Allah'tan isteyeceğim bir şey için başka birini aracı koymak mantıksız geldi. Ama fırsat buldukça İstanbul'un tarihi camilerini ziyaret ettim.
Taksim'den İstiklal Caddesinin sonuna doğru giderken Galata Kulesi yolunda sağda 16. Yüzyılda yapılmış fazla bir gösterişi olmayan Şahkulu Camii var.  Küçük avluda Camiinin imamı Şahkulu Mehmet Efendinin mütevazı kabri bulunuyor. 

Kabrin duvarında Diyanet İşleri başkanlığının bir duyurusu asılmış.
Yazıda şöyle diyor;
İslam dinine göre;
Adak adanmaz.
Mum yakılmaz.
Taş veya Para yapıştırılmaz.
Eğilerek emekleyerek girilmez. Yenilecek şeyler bırakılmaz. El yüz sürülmez.
Türbe veya yatırların etrafında dönülmez. 
Türbe veya yatırlardan medet umulmaz.

Türkiye'de 2000 civarında türbe var.
Halkın % 52'si türbe ziyareti yapıyor.
Türbeye gidip sadece dua okuyanların oranı % 16. 
Geriye kalan %74 dilek dilemeye gidiyor.
Türbe ziyareti yapanların yarıdan fazlası kadın.

Peki Türbe ziyaretine gidip dilek dileyenler en fazla ne istemiş.
Yüzde 28 hastalık ve sıkıntılarına çare bulmak.
Yüzde 13 Evlenmek ve çocuk sahibi olmak.
Yüzde 13 sınav de derslerinde başarılı olmak.
Yüzde 10 iş bulmak.
Yüzde 7 aile geçimsizliğinin düzelmesi.
Yüzde 1 ev sahibi olmak.
Ve çok ilginçtir; 
Sadece yüzde 0.9 kişi huzurlu ve mutlu bir yaşam istemiş.
Aslında sadece huzurlu ve mutlu bir yaşam istemek bile yukarıdaki diğer isteklerin olması anlamına gelmiyor mu?

12 Mart 2011 Cumartesi

OLMAK YA DA OLMAMAK


İstanbul'da lapa lapa kar yağıyor. Yollarda kartopu oynayanlar, kayan çocuklar,  koşturarak evine gitmeye çalışanlar arasında bir çift elele yürüyor. Muhabir soruyor;
- Karda romantik bir yürüyüş yapıyorsunuz herhalde?
Adam kadının elini bırakıp itiraz ediyor.
- Yok yahu ne romantizmi, biz evliyiz.
Kadının yerinde olmak istemezdim.

Veli toplantısı var. Anneler babalar sıralarda, öğretmen de masasında oturmuş. Veliler sırayla masanın önündeki sandalyeye geçerek çocukları hakkında bilgi alıyorlar. Bu konuşmalar sessizce cereyan ederken sınıfın yaramaz, biraz da tembel çocuğunun velisine sıra geliyor. Öğretmen sesini biraz yükselterek çocuğu veliye şikayet ediyor.
Velinin yerinde olmak istemezdim.

Süpermarkette kasaya yaklaştım. Karı koca kasada aldıklarını banta koyuyorlar. Adam alışveriş arabasından aldığı çikolatayı göstererek; "Bunu şimdi neden aldın, hani diyet yapıyordun?" 
Kadının yerinde olmak istemezdim.
..
Televizyonda bir kadın çıkmış. Ünlü bir politikacı veya iş adamının kendisine taciz ettiğini söylüyor.
Bu kişilerin eşlerinin yerinde olmak istemezdim.

Adam uzun bir süredir istediği bir arabayı alıyor. Daha ilk taksitini ödediği ay şirketin küçülmesi gerekçe gösterilerek işten çıkartılıyor.
Adamın yerinde olmak istemezdim.
..
Maç berabere bitiyor. Uzatma dakikalarında da gol yok. Penaltı atışları başlıyor. Kalecinin  penaltı atışlarında yediği gollerle takımı şampiyonluğu kaçırıyor.
Kalecinin yerinde olmak istemezdim.

Bazen yerinde olmak istediklerimiz oluyor. Bazen de yerinde olmak istemediklerimiz.
Aslında en iyisi kendimiz olmak. 
Kendi yerimizde kendimiz gibi olmak.

11 Mart 2011 Cuma

JAPONYA'DA DEPREM- ÖZGE HAWAİİ'DE


Japonya'da 8.9 şiddetinde deprem, ardından da boyu on metreyi bulan Tsunami oldu. Sabahtan bu yana CNN ve BBC kanalları sıcağı sıcağına bütün gelişmeleri veriyor. Japonya'dan sonra Tsunami tehlikesi olan diğer pasifik okyanusuna sınırı olan ülkeleri uyarılıyor. Bunlardan biri de Hawaii.
Bizim televizyonlarımız da gelişmeleri anında aktarmaya devam ediyor. Bir süredir televizyonda görmediğimiz deprem profesörleri anında ekranda yerlerini almış vaziyette. Kovboy şapkalı deprem uzmanı bundan sonra ne olabileceği hakkında yorumlar yapıyor.

Diğer kanallarda dolaşıyorum. Bir kanalda, Japonya'nın başkenti Tokyo'dan Murat adında biriyle telefon bağlantısı yapmış. Ekranda "Japonya'da yaşayan Murat .. anlatıyor" yazıyor. Murat'ın oradaki görevi ne? Adam Tokyo'da deprem Sendai'de  olmuş. Murat hükümetle bağlantılı bir konumda değilse gelişmelerden nasıl haberdar olacak da bilgi verecek. Zaten söylediği şeyler de bizim televizyonda duyduğumuz şeylerden faklı değil.

Başka bir kanalda daha garip bir durum var. Görüntüde bir kızcağız, altta yazı "Özge Hawaii'den bildiriyor." Belli ki Özge Hawaii'ye tatile gitmiş, otel görevlileri odalarınızdan çıkmayın diye uyarmış. O da televizyonu açmış ve orada duyduklarını anlatıyor.
Maksat "Bizim dünyanın her yerinde adamlarımız var" düşüncesiyse anladık ama bir felaketi daha ciddi bir şekilde anlatmak gerekmiyor mu?
Umarım Özge Hawaii'den sağ salim döner, arkadaş meclisinde yaşadıklarını anlatır ama televizyonu işgal etmesinin bir anlamı yok.
Japonya'da 8.9 şiddetinde deprem. 
Duyduğumuz en şiddetli deprem.
Depremi en iyi bilen ülke olarak bu depremi içimizde hissettiğimizi düşünüyorum.