14 Mayıs 2011 Cumartesi

DEJA VU


Size de oluyordur mutlaka, bir an sadece kısacık bir an "Ben bunu daha önce yaşamıştım." Ya da "Bu yeri daha önce görmüştüm." dersiniz. Aslında söylediğiniz yere belki de hayatınızda ilk kez geliyorsunuzdur. 
Bu tür daha önce yaşanmışlık hissine "Dejavu" deniliyor.
Söz Fransızcadan alınmış. Deja; daha önceden , Vu; Görmek fiilinin geçmiş zamanı.

Daha önce yaşanmışlık hissi için bilimsel açıklama yapanlar şöyle der; Beynin sağ ve sol lobunun bazen milisaniyeden daha küçük bir zaman farkı ile çalışması sebebiyle  bir tarafın diğer taraftan önce algıladığı için, geç algılayan taraf bu olayı daha önce yaşamış gibi olur.
Başka bir veriye göre hafıza yorgunluğuna bağlı daha önce yaşanmışlık hissi.
Uzmanlar dejavu'nun sık sık tekrarlanmasını "Sara" hastalığına bağlarlar.
Bilimsel veriler pek itibar etmeyenler için şöyle bir durum söz konusudur.
"Sevgili bayan sanki sizi uzun yıllardır tanıyor gibiyim." diyerek kız tavlama amacı olarak kullanılabilir. Ya da; "Ya ben burayı rüyamda gördüm galiba." diyerek bu hisse bir kılıf bulabilirler.

Peki; "Bunu gözüm bir yerden ısırıyor ama.." ile başlayan cümleleri duymayanınız var mı?
Reenkarnasyonla ilgilenenler bu konuda saatlerce konuşabilir, sayfalarca yazabilirler.
Bilgisayarın başında oturuyorum. Dışarıda ambulansın siren sesi, içeriden kızlarımın gülüşleri geliyor. Kulaklarımda "çat" diye bir ses patladı.
Bu anı tekrar yaşıyordum sanki.
Bu sesleri, bu anı, bu hisleri daha önce yaşadım mı yoksa Paulo Coelhu'nun Elif kitabının etkisinde mi kaldım?
Bilemedim.

13 Mayıs 2011 Cuma

ELİF


Poulo Coelho "Elif" romanında Fransız Prenelerindeki evi için şöyle diyor; "Ev sonunda beni de ele geçirmiş, beni de bırakmaz olmuştu. Çünkü yaşam enerjisini tazeleyebilmek için onunla ilgilenecek birine ihtiyacı vardı."
Sanki bahsedilenler Poulo Coelho'nun evi değil de benim çok iyi bildiğim bir evdi.
70 yıllık yıllık bir ev. 

Babaannemin babası Abdullah usta yapmış doğduğum evi. Ortasında "Sofa" denilen genişçe koridorlu, dört odalı küçük sevimli bir taş evmiş. Odalarının içinde yemek yapılan ve ısınılan ocaklar, gömme dolap gibi hamamlar, "Lambalık" dediğimiz gaz lambalarının koyulduğu "Nişler"
Bazen yerinden oynayıp elimize düşen "Giyotin" pencereler, camsız ahşap kapılar. Annemin yeşile boyanmış pirinç karyolası.
Babamın,amcamın, halamın gençliği bu evde geçmiş, bu evde evlenmişler. Mutluluklar yaşanmış, kavgalar, doğumlar,ölümler.

Bazen yorgun düşmüş evimiz, damı akar kapıları gıcırdar olmuş. Sonra yavaş yavaş kabuğunu değiştirmeye başlamışlar. Kapıları değişmiş önce, sonra çerçeveler. Aralarına bozuk paralarımızın düştüğü ve hiç bir zaman çıkartamadığımız döşemeler sökülüp beton doldurulmuş. Hamamlar odanın içinden çıkıp banyo adını alarak ayrı bir yere konmuş. 
Önce yıka söke canından can kopartmışız evimizin. Sonra da tamir eder olmuşuz, sözüm ona düzelteceğiz diye. Kendisine benzemeyen, yeni bir eve de benzemeyen garip bir "şey" çıkmış ortaya. İki büyük deprem görmüş de gıkı çıkmamış.

Şimdi kimin haddine düşmüş bu şekilsiz küçük evi yıkıp yerine apartman dikmeye?
Bizi o kadar ele geçirmiş ki, nereye gidersek gidelim, nerede yaşarsak yaşayalım bir yanımız o eski küçük evde varlığını sürdürüyor. 
O ev yaşıyor. Yaşamını sürdürmek için mücadele veriyor.
Çünkü dallarımız nereye uzarsa uzasın köklerimizin orada olduğunu çok iyi biliyor.

11 Mayıs 2011 Çarşamba

EY YALNIZLIK


"Ey yalnızlık, herkesin koynuna girip çıkarsın da bir tek benimle mi düzenli ilişkin var?"
"Seni özlemek nasıl bir borçsa artık, özle özle bitmiyor."
Sosyal paylaşım sitelerinde bu sözleri duyana kadar ünlü şair Ece Ayhan ismini duymamıştım bile.
Sonra baktım ki güzel insanların güzel sözleri dolaşıyormuş ortalarda da es geçmişiz pek çoğunu. Oysa bazılarını birilerine söylemek istediğimiz zamanlarımız olmuştur mutlaka.
"İnsan ulaşamadığı her şeyin "Delisi" ulaştığı şeylerin "Nankörüdür." Pablo Neruda
"Tabaklarda kalan son kırıntılar gibiydi benim sana olan sevgim. Sen beni hep bıraktın; Ben hep arkandan ağladım." Can Yücel
"Bir insanın diğer yüzünü görünce ilkini hatırlamam." Paul Auster
"Beklemek güzeldir ama doğru durakta." Can Yücel

"Bir adam seni mahvetmeye yemin ettiyse merak etme; Vur kafayı uyu. Ama bir kadın yemin ettiyse sakın gözünü kırpma." Elif Şafak
"Düştüğünde yanında olan değil, kalkman için el uzatan dosttur. Unutma, kötü günde katkısı olmayanın iyi günde hissesi yoktur." Dostyevski
"Kimi ne kadar düşünürsen düşün; Düşüncelerin en derini başını yastığa koyduğun an başlar." Marquez
"Dünyada başarı kazanmanın iki yolu vardır; Ya kendi aklından faydalanırsın, ya da başkalarının akılsızlığından." Dostyevski
"Düşen bir çığda hiç bir kar tanesi kendisini olup bitenden sorumlu tutmaz." Oscar Wilde
"Sevdiklerinizi incitmeyin. Çünkü onları bir gün incitmek için bile bulamayabilirsiniz." J. Christope
"Kim mutluluk parayla satın alınmaz diyorsa nerden alışveriş yapılacağını bilmiyordur." Huxley

GURUR HİKAYELERİ


- Sende hiç gurur yokmu Mustafa? Beni arama diye kaç kez söyledim sana.
Kız telefondaki kişiye bağırıyor. Etrafını görecek durumda değil. Kaldırımdan hızlıca inerken ayağı tökezliyor.
Belli ki Mustafa gururun değil kızı ikna etmenin derdinde. Ama bilmiyor ki kadın bir kez kafasında bitirdimi bir daha geri dönüşü olmuyor ilişkilerin.
Kadın erkek ilişkilerinde gururun olduğu pay genelde kadında kalır. Ama tersi olan durumlar da yok değildir. Gurur bazen acının ilacı, bazen de acının ta kendisi olur. Gururdur incinen, kırılan, zedelenen, ayaklar altına alınan. Gururu kırılan insanların yapacaklarının sınırı yoktur.

Bu yazıyı hazırlamama neden olan hikayeyi şöyle anlattı sahibi; 
25 yıllık evliliğimizde iki çocuğumuzu birlikte büyütmüştük ama tek birlikte hareket ettiğimiz nihayet de çocuklarımızdı. İlişkimiz bitmiş, yıpranma aşamasına gelmişti. Bir kaç kez ayrılma düşüncesini yaşadıysak da ikimiz de buna cesaret edememiştik.  İkimizde çalışıyorduk ama işimize verdiğimizi mesainin yarısını ilişkimizi düzeltmek için harcamadık. 
Kızım bir süredir babasının evi terkedip gideceğini söylüyordu. Eşim bu blöfü sık sık yaptığı için ciddiye almıyordum ama içten içe de tedirgindim. Ya da hissetmiştim diyelim. Beni terkedecekti..
Gururum buna izin vermezdi.

O gün adliyeye gidip boşanmak için dilekçe verdim. Eşime gidecek olan mahkeme celbini kendisine vereceğim diye elden aldım, çantama koydım. 
O akşam yemeğimizi yedik, yıllardır ayrı olan odalarımıza çekildik. Ertesi sabah eşimin odasının önünde valizleri duruyordu. Albümleri de dahil olmak üzere herşeyini toplamış çağırdığı taksinin gelmesini bekliyordu.
Taksi geldi, eşyalarını aşağıya indirdi. Yanında durmuş öylece bakıyordum.
- "Hoşçakal" dese "Gitme" diyecektim, hiç bir şey demedi. Cebimdeki zarfa gitti elim.
Tam kapıdan çıkarken girişteki portmantonun üzerindeki çantasına uzandım.
- Bunu unutmuşsun.
Çantasını alırken  içinde mahkeme celbi olan zarfı da eline tutuşturdum.
Gözlerim yaşlı camdan dışarıya baktığımda eşyalarını taksinin bagajına yerleştirmiş, zarfı açıyordu.
Yazılanları okuduğunda başını kaldırıp yukarıya baktı, gözleri doldu. 
Beni terketmemişti. 
Ben onu boşamıştım.

10 Mayıs 2011 Salı

MUTLULUK KIRMIZI TÜLE SARILMIŞ, ASILI GÜL DALINDA


Hıdırellez'i Sapanca'da karşıladık.
İtiraf etmeliyim ki tarih aklıma bile gelmemişti. Fakat Keriman hazırlıklıydı. 5 Mayıs gecesi çantasından çıkarttığı kırmızı küçük tülleri hepimize dağıttı. İçine bir yıl boyunca bolluk bereket getirsin diye bozuk para ve küçük kağıtlarda dileklerimizi yazdık. 
Nazım Hikmet bir şiirinde; "Mutluluğun resmini yapabilirmisin Abidin?" diyordu. Ünlü ressam kendince kim bilir onlarca mutluluk resmi yapmıştı ama Nazım'ın istediği mutluluk belki de o resimlerin içinde yoktu. 
Bense küçücük kağıda kendi mutluluk resmimi yaptım. Kızlarım, Beyefendi ve ben. Çöp adamlar çizdim yüzlerinde sadece gülen ağızlar olan. Gülen yüzdü bence mutluluk. Sonra bohça gibi sardık onları. Hepimiz farklı düşünceler ve temennilerle inceden yağan yağmurun altında üç ayrı gül fidanına astık dileklerimizi.
Annem arkamızdan gülerek seslendi. "Ben bir şey söyleyince kocaman kadınlar olduk diyorsunuz ama yaptığınızı çocuk yapmaz." Ablam, Keriman ve ben birbirimize gülerek baktık. Bu sözlerin arkası gelecek belli. Nitekim annem devam etti; "Namaz kılın da Allahtan isteyin istediklerinizi." 
Ablam hazırlıklıydı. "Allahtan istiyoruz tabi, gül fidanından isteyecek değiliz ya!"
Anneler gününde evimize döndük. Kızlarım çok güzel bir sofra hazırlamış.
Ev tertemiz. Masanın üzerinde uzunca bir paket duruyor. Anneler gününde şarap hediye alacak kadar abuk yetiştirmedim bu çocukları ama huylanmadım değil. Paket aynen şişe paketine benziyor.  Yemekten sonrayı bekleyemeyeceğim. Hemen açtım paketi. 
Oscar heykeli...
"Yılın en güzel annesi" yazıyor. Küçük kızım atıldı; "Yılın en iyi annesi yazan da vardı ama biz bunu aldık." 
Şimdi bu iltifat mı kınama mı oldu anlamadım. 
İltifattır herhalde.
Mutluyum..
Bir gün önce dileklerim için annem gülmüştü oysa.

9 Mayıs 2011 Pazartesi

GEL DE YAĞMUR YAĞSIN NANA


Sapanca'da yağmur, evimizde hafif bir nem kokusu var. Romatizma ağrısı hissetmediğim için henüz yaşlı sınıfına girmemişim diyebilir miyim?
İstanbul'dan arkadaşım Keriman ile Sapanca'dan arkadaşım Tülay güzel anlaştığına göre bu ilişkiye yaşlılık emaresi diyebilir miyim? Genç olsaydık iki samimi arkadaşın arasına bir üçüncü girdiğinde kıskançlık kaçınılmaz olurdu çünkü.
Annemin evi yıllardır hiç bu kadar steril olmamıştı. Evde ablamın varlığı o kadar hissediliyor ki! Banyo fayanslarının derz dolguları bile derz beyazlatma kalemi ile beyazlatılmış. Çamaşır makinesi tam gün mesai yapıyor. Sapanca'ya gidip ablamı evde görmek çok güzel ama annem açısından yorucu olduğunu da belirtmek zorundayım. 

Yağmur ince ince yağıyor. Bahar yağmur ayı, tabi ki yağacak" diyenler var. Benim kulaklarımda babaannemin sözleri. Sıcak yaz günlerinde yağmur beklediklerinde telefon açar şöyle derdi.
- "Hele nana ne zamandur yağmur yağmadi. Sen gelince yağıyor ya, gel da yağmur yağsun."
Akşam üzeri şemsiyeler elimizde Tülay'a gittik. Ev soğuk ama ortam sıcacıktı. Çantasındaki 11 cüzdanı deşifre ettim diye sitem beklerken memnuniyetini dile getirdi. Oğlu Can'ın  anneler günü için aldığı kahve makinesine  bakarken;
- "Asıl kendi odasına aldığını görmelisin" dedi. Tavırlarına bakılırsa kendisi de hala alınan şeye bir anlam verememişti.

18 yaşında, lise öğrencisi bir erkek çocuğu odasına ne alabilir?
Televizyon, müzik çalar, telefon, saat, lap top, tablo.... Bu tahminleri yüzlerce kalemde devam edebilirdim ama aldığı "Şey" aklıma bile gelmezdi. Can'ın odasına girdiğimde bu aile hakkında  yazacaklarımın kolay kolay bitmeyeceğini anladım.
Kitaplığın alt rafında 50x50 santim ölçülerinde kapağı şifreli bir para kasası duruyordu.

8 Mayıs 2011 Pazar

NEVBAHAR


Rahmetli babaannem derdi ki "Zengin parasıyla, fakir karısıyla oynarmış." Benim oyuncağım da bu yazılar. Sanırım biraz boş vermişim ki, sevgili arkadaşım Nuray bir güzel fırça çekince silkinip kendime geldim.
"Arkadaşım bu ne tembellik böyle, yazılarını düzenli yazmıyorsun." deyince nasıl utandım anlatamam. Karşı atağa geçip "Söyle bakalım bugün ne yazmışım?" deyip geçiştirmek yerine en mahcup halimi takınarak; "He valla haklısın." gibi abuk bir cevap verdim.
Blogspotların kapatılması, uzun bir süre açılmaması, açıldı derken bazı bilgisayarlarda çıkmaması hevesimi kırmış olsa gerek. Kırmızı kaplı Moleskinimde bire sürü notlarım olmasına rağmen buraya geçirmemişim.
Defterimdeki başlıklardan biri "Sebepsiz." Şöyle devam ediyor;

Bazen sebepsiz bir sıkıntıyla dolar yüreğiniz. Bir şey olacak, kötü mü olacak?
Hissedersiniz... Ya da sıkıntıyı davet edersiniz.
Hava da kasvetlidir. Yağmur ha yağdı ha yağacak. Güneş bile kendine izin vermiş, bir bulutun ardında öylece duruyor. Yok ki bir çabası. Nasıl olsa bir yerlerden çıkacak önünde sonunda. Sabahları kalkmak, akşamları uyumak zor geliyorsa. Aynadaki yüzünüz bir yabancı gibi bakıyorsa.
Zamansız zeminsiz ağlama isteğiniz oluyorsa.
Yemeklerin tadı, muhabbetlerin zevki azaldıysa, zamanın akıp geçtiğini görüp yakalamaya mecaliniz yoksa...

Durun yahu! Telaşa kapılmayın.
Tabi ki bunların hepsi olacak.
Mayıs ayındayız, bu ay size bir şey hatırlatıyor mu?
Evet, Bahar..
Bunları yaşayan yalnız siz değilsiniz.
Bahar rehaveti uzun sürer, çabuk unutulur.
Sabredin..

4 Mayıs 2011 Çarşamba

SÜKUT ALTINSA SÖZ PIRLANTA


Arkadaşım Filiz ile fırsat buldukça yürüyüş yapmaya çalışıyoruz. Aslında bu yürüyüşler bir çeşit terapi gibi. Muhabbet ediyoruz, dertleşiyoruz. Yürüme güzergahımız genelde aynı oluyor ama bazı günler yolumuzun üzerindeki  bir pasajın içinden geçiyoruz. Pasajda Eczane, mağaza, kitapçı, ayakkabıcı ve kuyumcu var. Bu dükkanların önünden  şöyle bir bakıp geçerken kuyumcunun önünden geçerken mutlaka yavaşlıyor sıra sıra dizilmiş altınlara ve değerli taşlara göz gezdiriyoruz.

Altın; Dünyanın en gösterişli madeni.
Geçen hafta İngiltere Prensi evlenince gelinin elinde hiç olmazsa bir burma bilezik  aradım ama ne gezer. Bırakın bileziği boynu bile bomboştu zavallı prensesin. Güneşi batmayan ülkenin prensi eşine incecik bir alyans taktı. Aslında alyansta da cimrilik yapmışlar ki neredeyse 45 kilo olan gelinin eline yüzük dar geldi. Prens yüzüğü parmağına zorla geçirdi. 
Prensle aynı hafta içinde arkadaşımın oğlu evlendi. Gelinin elindeki bileziklerden kızcağızın eli kalkmıyordu. Elindeki  kesenin içinde devlet hazinesiyle yarışacak kadar çeyrek ve yarım altın vardı. Bizim ülkemiz daha mı zengin nedir?

Altın her dönem hak ettiği değeri almış. 
İncil'in içinde  400 kez altından bahsedilmiş. Fakat batı toplumlarında ellerinde altın bilezikler, yüzükler, küpelerle gezen kadınlara rastlamayız.
Kuran'da altın ile ilgili 7 ayet olduğu söylenir.  6236 ayetin içinde sadece 7 kez bahsedilmiş olmasına rağmen müslüman toplumlarında  daha çok değer verilmesi ne garip değil mi?
Nedense bir tılsımı vardır pırıl pırıl parlayan bu sarı ve soğuk madenin. Filmlerde korsanların yağmaladığı ganimetler içerisinde çil çil altınlar gösterilir. Altını bulan çıldırır saçma sapan hareketler yapar. Bunun en bilineni sandıktan çıkan altınları yağmur gibi yukarıya doğru fırlatmaktır.
Be ahmak, şimdi kim toplayacak yere saçtıklarını?
Ama altını bulanın başına hep kötü şeyler gelir. Bir nevi lanetlidir altın. O yüzden olsa gerek altını olup bozan hiç memnun olmaz.
" Altını bozdurdum aynı gün fırladı meret" 

Halen altın en güvenilir yatırım aracıdır. Fakat koruması en zor olanıdır aynı zamanda. Bankalarda kasada saklamayı bilmeyen halkımız altınlarını kadınların ellerinde boyunlarında muhafaza etmeyi tercih eder. 
Birkaç yıl önce gittiğim bir kuyumcuda adam arkadaşına anlatıyordu. 
"Yirmi küsur yıldır bu işi yapıyorum. Her çeşit altın satana rastladım. Bebeğe takılan mavi boncuklu küçücük nazarlıktan tutunda,  karısının altın dişlerini getirenlere kadar. Ama geçim sıkıntısı yüzünden boksta kazandığı altın madalyayı satan adamı hiç unutmayacağım."


3 Mayıs 2011 Salı

PİKNİK


Havalar biraz ısınmaya başlayınca ahalide bir piknik hevesi de baş gösterir. Yeşil olan her yer piknik için ideal yerdir. Bunların arasında şehir parkları, otoyol kenarları, kavşak aralarındaki yeşil alanlar en tercih edilenler olmasına rağmen şehir dışında daha sakin yerler de seçilebilir. Pikniğin asıl anlamının doğa ile içiçe sakin, kuş seslerinin olması gerekirken nedense insanımız araba gürültüleri arasında özellikle arabaları seyrederek yiğip içmeye bayılır.
Böyle bir piknik maceram olmadı ama otoyolda giderken gördüklerim yukarıda yazdıklarımı doğruluyor. Bu arada  benim piknik maceralarım da iç açıcı sayılmaz. 
Ortanca kızım 6 yaşındayken gittiğimiz bir piknikte kızımın bileği çıkmış apar topar hastaneye gitmek zorunda kalmıştık. 

Başka bir pikniğimiz bundan da beterdi. İki aile ortasından dere geçen şirin sessiz bir yer bulmuş piknik yapıyoruz. Çocuklar koşuşturuyorlar biz muhabbet ediyoruz. Dere sesi, kuşlar cıvıldıyor, ortam şahane. Rahmetli eşim her zaman ki gibi duramadı, taşların üzerinden atlayarak derenin karşısına geçmek istedi. 4 yaşındaki küçük kızın da babasının peşinden gitti. Birden eşimin ayağı kayarak kızımla birlikte dereye düştü. Benim kalkmama fırsat kalmadan arkadaşım koşarak kızımı sudan çıkarttı, fakat daha bir adım atamadan o da suya düşmez mi? Tehlikeli bir durum yoktu, su derin değildi ama kızım iki kez suya düşünce çok korktu. Üçü de sırılsıklam olmuş vaziyette yarım kalmış yiyeceklerimizi toparlayarak eve dönmek zorunda kaldık.
Başka bir seferinde piknik yaptığımız yer bataklıkmış, arabanın lastikleri gömüldü, çıkartana kadar saatler geçti. Tam arabayı kurtardık derken yağmur yağdı. Bizde yol üzerinde bulduğumuz bir restoranda yemeğimizi yiyip eve döndük.

Ortalama bir Türk ailesinde piknik adabı şöyle tarif edilebilir; Akşamdan dolmalar, börekler hazırlanır. Konu komşu tanıdık kim varsa haber verilir. Eskiden kamyon arkasına doluşulurdu, şimdi sınıf atladık ya Doblo tarzı arabaların arkasına istiflenip yola çıkılır. Piknik yeri seçmek de ayrı bir sorundur. Çünkü erkek hemen bir yer bulup yerleşmek isterken, kadın piknik yerini satın almayı düşünecek kadar kılı kırk yarar.
"Yok orası tepe başımıza güneş geçer... Burası olmaz çalılardan böcek çıkar... Daha erken gelseydik o ağaç dibini biz kapabilirdik..."

Sonunda kalabalıktan uzak ama kalabalığı görebilecek bir ağaç gölgesi seçilip yere büyükçe bir kilim serilir. Bu saatten sonra apiknikçiler evlerinde haftasonu ne yapıyorsa aynı şeyleri tekrar eder. Erkek yan gelip yatar. Sadece elinde kumanda aleti yoktur. Kadın yiyecekleri çıkartır, salata yapılacak malzemeleri evde yıkanmadığı için iki gram suyla yıkanmaya çalışılır. Ortalık şekle sokulur, herkesin nerede oturacağı söylenir, çocuklar mutlaka "Uzağa gitme, üzerine bir şey al." diye uyarılır. Mangal belli bir mesafede ve rüzgarın tersi yönünde yerleştirilir. Mangalın dumanının gelmemesi için yapılan bütün çabalar beyhudedir oysa. Duman döner dolaşır herkesi içine çeker. 
Yayılmaktan hoşlanmayan erkekler ya top oynamayı ya da diğer piknikçilerle sohbet etmeyi seçmiştir bile. 

Binbir zorlukla yakılan mangala artık erkek elinin deymesi şart olduğundan bir zahmet etler çevrilir, tabaklara konarak bekleyenlere servis edilir. Bu arada getir götür işleri yine kadının tekelindedir.
Komşu piknikçilerin oynadığı topun sofranın tam ortasına düşme ihtimali %50 den fazladır. Ama kimse kızmaz, yalancı bir kaş çatma ile top geri yollanır. Karşıdan da özür olarak bir tabak karpuz gelir. Kalabalık içinde birileri mutlaka davul, zurna, kırnata, tef getirmiş olur. O yoksa arabanın müzik çaları ne güne duruyor, hep birlikte İbrahim Tatlıses veya Kibariye dinlenir.  
Yenilen tabakları toparlamak, mangalı temizleyip kaldırma görevi de doğal olarak kadınındır.
Dönüş yolunda yorgunlukla surat astığında koca tarafından bir güzel azarlanır.
"Bu ne surat böyle Mürvet pikniğe  götürdüm seni, daha ne istiyorsun?"

2 Mayıs 2011 Pazartesi

DAHİLER VE AŞKLARI


"Beyefendi" beni mutlu etmenin en basit yolunu buldu ya fırsat oldukça bir kitapçıya dalıyoruz. Kendine İsmet Özel, bana da istediğim bir kitabı alıyor. D&R'da dolaşırken raflardaki en kalın kitaplardan biri dikkatimi çekti. "Dahiler Ve Aşkları" 
İşin içinde aşk varsa hangi kadın kayıtsız kalabilir ki?
Kitap 780 sayfa. Üzerinde  Balzac, Chaplin, Freud, Picasso, Nazım Hikmet, Oscar Wilde, Leonardo Da Vinci gibi ünlü simaların resimleri var. 45 dünyaca ünlü insan ve aşık oldukları kişilere yazdıkları mektuplar, şiirler, resimler, şarkılar yer almış kitapta. Hazırlayan Özcan Erdoğan. Her ünlüyü başka bir yazar anlatmış.
"Beyefendi" kitabın başlığı hakkında bir eleştiride bulundu. "Kitaptaki 45 ünlünün hepsinin dahi olması mümkün değil. Keşke dahi değil de ünlüler ve aşkları olsa daha iyi olurdu" 
Victor Hugo, Che Guevara, Frida, Elvis Presley, Virginia Woolf gibi isimler kendi alanlarında ünlü kişiler olmalarına rağmen dahi sınıfına sokmak ne derece doğru bilemiyorum gerçekten. 
Bu kadar "Dahi" addedilen kişilerin arasında yaşayan en ünlü dahi  Stephen Hawking'in olmaması da şaşırtıcı oldu. Yoksa sadece ölmüş kişilerin hayatlarını anlatıp telif sorununu mu hallettiler. 
Doğrusu sadece Stephen Hawking'in aşk hayatı bile filmlere konu olacak kadar renkli. Einstein'den sonra Dünyanın en ünlü fizikçisi olan Hawking 21 yaşında MS hastalığına tutulmuş. O günden bu yana tekerlekli sandalyede yaşıyor. Kendisini aldattığı için ayrıldığı eşinden üç çocuğu ve torunu var. Ayrıldığı eşi "Burnunu bile ben siliyordum ama beni bakıcı gibi görüyor, saygı duymuyordu." diyerek sitem etmiş. "Bakıcı" gibi gördüğü eşini boşayıp bakıcısı ile evlenen Hawking halen eşiyle birlikte dünyayı dolaşıp konferanslar veriyor."

Gelelim kitaba; Ünlü şair Yahya Kemal Heybeliada Bahriye Mektebinde öğretmenlik yaparken öğrencilerinden biri de Nazım Hikmet'tir. Nazım Hikmet'in annesi Celile hanım güzel resimler çizen, kültürlü dul bir kadındır. Yahya Kemal, Nazım Hikmet'e verdiği derslerden arta kalan zamanlarda Celile hanımla sanat, edebiyat üzerine sohbetler yapar. Güzelliği ve zerafeti ile ünlü Celile hanıma olan aşkı kısa sürede etrafa yayılır. Bir gün Celile hanımın evine giderek ona evlenme teklifinde bulunduysa da menfi cevap alamadan Nazım Hikmet tarafından apar topar evden kovulur. Yahya kemal, Dişi bir parsın gözlerine benzettiği Celile hanımın ela gözleri  için yazdığı dizelerde sevgisini anlatır. 
Yollarda kalan gözlerimin nurunu yoldum,
Kim o, nasıldır diye rüzgarlara sordum,
Hülyamı tutan bir büyü var onda diyordum,
Gördüm; Dişi bir parsın ela gözleri vardı.

Vincent van Gogh; Ünlü ressamın Kuzeni Kee'e olan aşkı hiç bir zaman karşılık bulmuyor. Kendisini reddeden Kee'nin aile baskısı yüzünden "hayır" dediğinden o kadar emindir ki başka türlü olabileceğine inanmıyor. Kardeşi Teho'ya yazdığı bir mektupta; "Onu o kadar çok seveceğim ki, sonunda o da beni sevecek." diyecek kadar kararlı. Kee'ye olan aşkını ispatlamak için bayılana kadar elini mum aleviyle yakıyor. Hayat kadınlarıyla olan maceraları çok bilinip, bir kadın için kulağını kestiği söylense de, ölene kadar Kee'ye olan sevgisi bitmiyor.

Nazım Hikmet Ran; Onun hayatına bir çok kadın girdi ama o en çok Piraye'yi sevdi. Çocuklarının annesi olan Piraye için onlarca şiir yazdı ama biri çok sevildi.
O mavi gözlü bir devdi.
Minnacık bir kadın sevdi.
kadının hayali minnacık bir evdi.
   bahçesinde ebrulii 
         hanımeli 
                açan bir ev.