11 Mart 2011 Cuma

JAPONYA'DA DEPREM- ÖZGE HAWAİİ'DE


Japonya'da 8.9 şiddetinde deprem, ardından da boyu on metreyi bulan Tsunami oldu. Sabahtan bu yana CNN ve BBC kanalları sıcağı sıcağına bütün gelişmeleri veriyor. Japonya'dan sonra Tsunami tehlikesi olan diğer pasifik okyanusuna sınırı olan ülkeleri uyarılıyor. Bunlardan biri de Hawaii.
Bizim televizyonlarımız da gelişmeleri anında aktarmaya devam ediyor. Bir süredir televizyonda görmediğimiz deprem profesörleri anında ekranda yerlerini almış vaziyette. Kovboy şapkalı deprem uzmanı bundan sonra ne olabileceği hakkında yorumlar yapıyor.

Diğer kanallarda dolaşıyorum. Bir kanalda, Japonya'nın başkenti Tokyo'dan Murat adında biriyle telefon bağlantısı yapmış. Ekranda "Japonya'da yaşayan Murat .. anlatıyor" yazıyor. Murat'ın oradaki görevi ne? Adam Tokyo'da deprem Sendai'de  olmuş. Murat hükümetle bağlantılı bir konumda değilse gelişmelerden nasıl haberdar olacak da bilgi verecek. Zaten söylediği şeyler de bizim televizyonda duyduğumuz şeylerden faklı değil.

Başka bir kanalda daha garip bir durum var. Görüntüde bir kızcağız, altta yazı "Özge Hawaii'den bildiriyor." Belli ki Özge Hawaii'ye tatile gitmiş, otel görevlileri odalarınızdan çıkmayın diye uyarmış. O da televizyonu açmış ve orada duyduklarını anlatıyor.
Maksat "Bizim dünyanın her yerinde adamlarımız var" düşüncesiyse anladık ama bir felaketi daha ciddi bir şekilde anlatmak gerekmiyor mu?
Umarım Özge Hawaii'den sağ salim döner, arkadaş meclisinde yaşadıklarını anlatır ama televizyonu işgal etmesinin bir anlamı yok.
Japonya'da 8.9 şiddetinde deprem. 
Duyduğumuz en şiddetli deprem.
Depremi en iyi bilen ülke olarak bu depremi içimizde hissettiğimizi düşünüyorum.

9 Mart 2011 Çarşamba

RUHSAT


Büyük ve çılgın kızım nihayet Avukatlık ruhsatı alacak.
Ben gururla karışık hoş bir sevinç yaşarken o "Acaba ne giysem?" derdine düştü.
Aslında ne alacağını biliyor ama biraz da benim onayım olsun istiyor. O yüzden çıktık yola.
İstiklal Caddesi ana baba günü. İnsan seli bir aşağıya bir yukarıya akıyor. Oldum olası böyle kalabalıklardan hoşlanmadığımı bilen kızım bütün sevimli tavırlarını sergiliyor. Biraz mağaza gezdikten sonra bir kaç gün önce  kendi beğendiği elbiseyi alıyoruz. Yorulduğumu anlayınca;
- Bak seni nereye götüreceğim? diyerek Halep pasajı'na doğru ilerledi. Pasaj içlerindeki yerler pek hoşuma gitmez, bu yüzden yüzümü buruşturdum.
- Hemen yorum yapma bekle biraz, dedi. Bu arada arkadaşları ile buraya geldiklerinden bahsetti.
"Yarı yaşımdaki bir neslin tercih ettiği bir yeri  beğeneceğimi nasıl düşünüyor acaba?" diyerek arkasından seğirttim. Halep pasajından girince önümüze çıkan merdivenlerin sonunda hoş bir mekana girdik. 
Adı "Krepen."

Caddeye sıfır binaların arka bahçeleri gibi arkada açık bir mekanı şık bir şekilde değerlendirmişler. Sanırım yazın bir vaha gibi olan bölüm kışın da kullanılsın diye ısıtıcılarla donatılmış. Tavan açılır kapanır şekilde ayarlanmış.
Kızım "Ben sana dememiş miydim?" dermişçesine bakıyor.
"Sana dememiş miydim?" sözünü genelde anneler söyler ya fırsat bulmuş tadını çıkarıyor.
Bu arada "Hizmet biraz ağırdır" diye uyardıysa da yeni nesil her şeyi  Fast Food'la kıyasladığı için önemsemedim. Hakikatten servis yerinde, yiyecekler lezzetliydi. 
Anne kız güle neşe yemeğimizi yedik. Politikadan, modadan, gelecekten, eski anılardan bahsettik.
Krepen'den çıkarken koluna girdim. Pek hoşuna gitmedi ama her zaman söylediği sözü tekrarladı.
"Bana  sürpriz ne hediye alacaksın?"

7 Mart 2011 Pazartesi

8 MART


Bugün 8 mart Dünya kadınlar Günü.
8 Mart 1857 yılında ABD'nin New York kentinde 40.000  işçi daha iyi çalışma koşulları için tekstil fabrikasında greve gitti.  Polis müdahale ederek işçileri fabrikaya kilitledi. Bu arada çıkan yangın sonucunda içeride kilitli kalanlardan çoğunluğu kadın 129 işçi yanarak can verdi. Ölen işçilerin cenazesine 100 bin kişi katıldı. 
1910 yılında Alman demokrat partisinden kadınlar 8 Mart'ı  Dünya kadınlar Günü olarak ilan etti. Birleşmiş Milletler 1977 yılında bu günü kabul etti fakat, Birleşmiş Milletlerin kendi sitelerindeki  tarihçelerinde bile ölen işçilerin anısına yapıldığı yazılmadı.

Bu gün dolayısı ile bir çok platformda kadınlar hakkında güzel demeçler, etkinlikler, yazılar, filmler olacak. 
İnanın hiç birine inanasım gelmiyor. 
Kadınca, Elele dergilerinin popüler olduğu yıllarda rahmetli Duygu Asena sayesinde kadınlar kendileri hakkında konuşmaya başlamışlardı. Kadınca dergisi okuyanlar feminist, feministler de "tu..kaka." kadınlardı. Liseyi yeni bitirmiştim. Kadın dergileri okuyor ama feminist olmaya çekiniyordum. O dönemler sonu "İst" ile biten oluşumların tehlikeli olduğu dönemlerdi. Benim feminislerin erkek düşmanı olmadığını fark ettiğim yıllarda erkekler de işe uyanmış; "Madem eşitiz yemek parasını paylaşalım, otobüste yerimi sana vermem, sana kapıyı açmamı bekleme." diyerek karşı atağa geçmişti. 
Ama çevremde değişen bir şey yoktu. Lütfiye teyze yine kocasından dayak yiyor, Emine oğlan kardeşinden izinsiz dışarıya çıkamıyordu. Hilal yenge çocuk doğuramadığı için kocasına komşu köyden kendi eliyle kuma getiriyordu. 

Aradan yaklaşık 30 yıl geçti.
Töre cinayetleri aynı hızla devam ediyor. Hala bazı aileler sadece kız diye çocuklarını okutmak istemiyor. Kocasının dövdüğü kadın devlete sığınıyor, devlet kadını kocaya geri veriyor. Bu sefer kadın kocası tarafından öldürülüyor. "Bana yar olmadın başkasına da yar olma" diyor erkek. Kanun namus cinayetine indirim yapıyor.
Dışarıda ayağı taşa takılan adam eve gelip karısını dövüyor. Bazı geceler komşumun çığlıklarını, kocasının bağırışlarını duyuyorum. 
Mecidiyeköy'ün ortasında polis karakolunun yanında, kızının saçlarından sürükleyerek götüren adamın görüntüsü günlerce gözümün önünden gitmedi.
Oğluna "Kızların sırasına girme" diyen babayı da unutmadım.
Sırf eşim ailesine mahcup olmasın diye oğlan çocuk adına, üç doğum yaptım.
..
Hala kutlayayanınız varsa,
8 Mart Dünya Kadınlar Gününüz kutlu olsun.

6 Mart 2011 Pazar

NE NEREDE?


Daha önce yazmıştım Star televizyonunda haberlerde  halkın nabzını yoklamak  için sokak röportajları yapılıyor. Bu sorular ekseriyetle çok kolay bilinmesi mümkün olan sorular oluyor.
Geçen akşam yine böyle bir soru sordu muhabir.
- 28 Şubat muhtırası hangi tarihte oldu?
Vatandaşın cevabı aynen şöyle;
- Valla yılını bilmiyorum ama sanırım aylardan Mayıs'dı.
28 Şubat muhtırası Mayıs ayında...
Bir başkası Ağustosun 15'i diye emin bir vaziyette yorum yaptı.
Muhtıra sözünü duyan çok eskilere giderek Cumhuriyetin ilk kurulduğu yılları söyledi.
Bir tanesi Tarih sorulan soruya şöyle cevap verdi.
- Ben hiç onaylamıyorum öyle şeyleri. Hükümeti kınamak için şey ediyorlar.
- Ne ediyorlar?

Başka bir gün aynı muhabir yine soruyor;
- Kıbrıs nerede?
Genç, eli yüzü düzgün bir adam cevap veriyor.
- Sicilya'da.
-Sicilya derken?
- Sicilya var ya hani, etrafı denizle kaplı onun çevresinde yani. Karadeniz, Avrupa öyle.
Burada garip bir durum var. Adam İtalya'nın ucunda bir ada olan Sicilya'yı biliyor, Kıbrıs'ı bilmiyor.
- Kıbrıs nerede?
- Ege'de.
- Karadeniz'de tabi.
- Bugün doğru cevap vereceğim ya. Yunanistan'ın hemen şeyinde.
- Kıbrıs Rum kesiminde.
- Peki o Rum kesimi hangi denizde?
Adam arkadaşına dönerek;
-Karadeniz değil mi la ora?

Muammer kaddafi kimdir?
- Bence Müslümandır.
- İlahiyatçı.
- Nerenin ilahiyatçısı olabilir?
- Türkiyenin.
...
- Mısır ve Tunus nerede?
- Ortadoğu.
-Güney Afrika.
- Bu sıcak bir memleketler tarafında ama bilmiyorum.
- Arap Emirlikleri kıtasında.
- Mısır ve Tunus nerede?
- Amerika üzerinde.
..
Star Tv muhabiri Osman Terkan vatandaşa soruyor vatandaş bilemiyor.
Yakında bir vatandaşın Osman Terkanı bir yerlerde kıstırıp "Beni dünya aleme rezil ettin" diye bir güzel benzettiğini duyarsanız hiç şaşırmayın.

HANIMELİ ÇİÇEKLİ ŞAL


İki eski manken, biri şimdilerde şarkıcı. Diğeri ev dekorasyon programı sunuyor. 
Öğleden sonra kuşağında eski şarkıcının sunduğu bir programdalar.
Eski manken yeni şarkıcı şöyle diyor; "Birine verilecek en güzel ceza onu kendinden mahrum etmektir."
Anında televizyonu kapadım.
Çevre kirliliği, gürültü kirliliği, toplumsal kirlilik gibi söz kirliliği de aldı başını gidiyor.
Kendinden mahrum ederek birine verilecek ceza ancak çocuğuna, ailene olabilir, yoksa ceza vermeni gerektirecek bir şey yapmış olan kişi zaten senden mahrum olmayı da göze almıştır hatasını yaparken.

Son zamanlarda bakıyorum bütün paylaşım sitelerinde herkes Nietzche, Mevlana, Cemal safi, Oscar Wilde olmuş yazıyor. Aslında bu yazdıklarım kişilerin sözlerinin üzerine kendilerinden eklemeler çıkartmalar yaparak garip bir paylaşım zinciri oluşturmuşlar.
Evde üç kız olunca onların arkadaşları, yeğenler, kuzenler, takip ediyoruz ister istemez.
16-17 yaşındaki çocuklar o kısacık ömürlerine artık ne sığdırdıklarını sanıyorlarsa öyle büyük büyük laflar ediyorlar ki, bunlar büyüdüğünde hepsi birer filozof mu olacak yoksa, geçmişte söylediklerinden ve yaptıklarından utanacaklar mı?
Ben tahminimi ikinci şık için kullanıyorum.

Ama bakın bazıları gerçekten yaratıcı.

Büyük bir coşkuyla Cumaya gidip, çıkışta ayakkabılarının çalınmasını görmek gibiydi gözlerine bakmak.
En zeki hayvan yunus değil horozdur. Ben 20-30 tane tavuğu çekip çevirene erkek derim.
Biz bu vatanı güneşli günlerde bulmadık ki karanlık günlerde terk edelim.
İnsan sevdiği birini unutmaz ama, bazen birini sevdiğini unutur.
İnsanlar değerli olmayı unuttu. Önemli olmaya çalışıyorlar.
Kötü bir niyeti yoktu aslında. Sakarlık işte kalbimi kırdı gitti.
Ne bitiriyorum ne devam ediyorum. Seninle bazı şeyleri noktalı virgül misali yaşıyorum.
İki insan ayrılırken şefkatli konuşan taraf aşık olmayan taraftır.
Hem zengin hem yakışıklı, hem kültürlü erkeği hayal eden kadın. İndirimin ilk günü sevdiğin mağazada yanlız olmayı hayal etmen daha makul.

Allahım çok paranın beni değiştirip değiştirmeyeceğini merak ediyorum. Merakımı gidermem için bana bir şans ver.
Oysa ki aşk namaz gibidir. Sağa sola bakınca bozulur.
Benden nefret ettiğini duydum. Eğer seni düşünecek olsam bende senden nefret edecek vakit bulurdum.
Bu yazdıklarım son bir hafta içinde facebook'ta benim sayfama düşen yazıların yarısı bile değil.
Herkes büyük laf edeyim diye bir şeyler paylaşmış. 
30 yıl önce çalıştığım şirketten evli iki çocuklu bir arkadaşım da bu paylaşımlardan geri kalmamak için hanımeli çiçekli şal tarifini paylaşmış.
Yünden yapılmış şalları görünce Ortak arkadaşlarla o incelik gerektiren şeyleri nasıl yapıyor diye epey bir kafa yorduk. 
Şal tarifi veren arkadaşımızın erkek olduğunu söylemedim değil mi?


4 Mart 2011 Cuma

HAZIRLIKSIZ YAKALANMAK


Her sabah bir heves bloguma giriyor, yukarıda " Bu site mahkeme kararı ile engellenmiştir." yazısını görüp kapatıyorum.
Bir yıl boyunca emek verdiğiniz bir şeyin birdenbire buharlaşıp uçması insanda garip bir yetersizlik hissi uyandırıyor. 
Bu sabah  biraz ümitsiz, biraz merakla açtım Blogger'ı.
Aaa! o da ne?
Kırmızı çirkin yazı orada yok.
Nasıl sevindim bilemezsiniz. Bu mutluluğum ne kadar sürecek bilmiyorum ama yazı yazmak için de hazırlıksız yakalandım.
Hani bir mecliste biri size döner ve "hadi bir fıkra anlat." der. Sizin aklınıza bir tane bile fıkra gelmez. İşte aynı bu durum söz konusu oldu bende de.
Bu gün sevincimin rehavetine verin.
Yarın kapanmaz da burada olursak görüşmek üzere.

2 Mart 2011 Çarşamba

BİRİNCİ YAŞ


Fırsat buldukça anneme yazılarımı okuyorum.
Onun hikayeleri ile ilgili olanları dinledikçe "Aynısını yazmışsın." diyor.  Bazen değişik hikayeler anlatarak hatırlatmalar yapıyor. Yine bu Blog ile ilgili konuşurken şöyle dedi;
- Ne çok anlatacağın şey varmış.
Ne çok anlatacağım şey varmış.
Geçen yıl Mart ayında başladım yazmaya. Bir yıl içinde 15 binden fazla  sayfa girişi yapılmış. Gün içinde 50 kişi ile 180 kişi arasında ziyaretçim olmuş. Ziyaretçilerim yorum yapmaktan ziyade okumayı tercih etmiş.
Bir yıl içinde en çok okunan yazılarım; Yaşasın yemek yemek, Yola çıktım Mardin'e, Camel- Deve- Hamal, Anaokulu, Duyarlılık Nereye Kadar, Kırmızı- Beyaz olarak devam ediyor.

Bazı takipçilerim Google'da bir konuyu ararken tesadüfen bulup takip etmişler, bazıları başkalarından duyarak.
Ama bazı çekirdek okuyucularım var ki onların varlığını hissetmesem belki de bıkacak, bu kadar düzenli yazamayacaktım. Teşekkürü borç bilirim.
Bu Blog bana ne kazandırdı diye soracak olursanız. Öncelikle hayata bakış açımı genişletti. Daha toleranslı, daha ılımlı oldum. Öğrenmenin, araştırmanın yaşla alakalı olmadığını kavradım. 
Bir konudan bahsederken en az üç farklı yerden bilgi almaya, yanlış yazmamaya çabaladım. 
Ben bunları yazarken çok mutlu oldum.
Sevgili okuyanlarım.
Allah da sizi mutlu etsin. 
(  Grafikler istatistik sayfamdan alınmıştır.)

Not: Ben bu yazımı hazırladım, yayınlamadan bir gün önce bütün Bloglar mahkeme kararı ile kapatıldı. Gerekçe olarak bazı kişilerin Blogları amacının dışında kullanmaları gösterildi. Blog açtığımın yıldönümünde kapanmış olması haliye beni çok üzdü. 
Evde vazoyu abi kırar, anne sinirinden hem abiyi hem  de  suçsuz kardeşi döver. 
Hayatımızda vazo kıran abiler ve cezalandırmayı bilmeyen annelerin olmaması dileği ile..
Bütün suçsuz kardeşlere geçmiş olsun.

1 Mart 2011 Salı

ELİN OĞLU YAPMIŞ


Deniz veya göl kenarında durup taş sektirmeyeniniz var mı?
Önce yerden uygun bir taş bulunur, elde evirip çevirilir sonra suyun yüzeyine doğru yatay bir şekilde atılır. İlk defasında bunu becerebilen pek çıkmaz, ikinci, üçüncü denemede belki ilerleme kaydedebilirsiniz. Ama zevklidir taş sektirmek ve bu eylemi hemen her ülkeden insanlar yaparlar.
Şimdi size desem ki elin ülkesi üşenmemiş taş sektirme için taşlar üretmiş. Birkaç boyda yassıca üzeri markalı taşlar. Bu taşları tasarlamak için iki mimar uğraş vermiş.
Haydaa.. demeyin elin oğlu yapıyor işte.

Peki silginiz tek taş yüzük şeklinde olsun istermisiniz. Aman beyler dikkat bu icat sizi bozabilir. Siz kız arkadaşınıza, eşinize, veya kız çocuklarınıza alın.

Bazıları şanslı doğar, bazıları ise daha şanslı doğar. Bu sadece insanlar için değil hayvanlar için de geçerlidir. Sapanca'da ki evimizin arka bahçesinde küçük bir kümesimiz vardı. Kümesi ne kadar korursak koruyalım yeni doğmuş civcivlerimizden yarısı kedi, köpek, tilki gibi hayvanlar tarafından boğazlanırdı. Rahmetli babannem sabah erkenden kümese gider, sevimli laz şivesi ile "Anaa.. gitti bizum piluçler." diyerek dizlerine vururdu. Şimdi yukarıdaki kümes resmini görse kesin şöyle derdi; "Ben niye düşunemedum bu kumesi."

Gmail kullanmayanlar bu klavye size göre değil. Google kendi posta servisi gmail için kısa yolları ile işinizi kolaylaştıracak klavye üretmiş. ( Bunu üreten mühendise de Allah bilir deve yükü ile para vermiştir.)

Eskiye rağbet olsa bit pazarına nur yağardı ama ampul şeklindeki gaz lambası pek sevimli görünüyor. Ampulü görünce bunu bizimkiler yaptı diye düşünmeyin, güzelim buluşun içine siyaset katmayın.

Porselen külahta dondurma fikrini pek benimseyemedim. Dalar ısırırız, dişten oluruz.

Ormanda rahat rahat dolaşıp, özgürce ve mutlu beslenen ineklerin sütü ancak bu kadar güzel şişelenebilir.
Ne diyelim elin adamı yapmış.

Not: Yukarıdaki resimler süt kutusu adlı siteden alınmıştır.

HATIRLA-MA


Amcam kaybolmuş.
Geçen yıl halamın cenazesinde kuzenimin annesi için ağlamasına bakıp; "Kim bu ağlayan kız?" diye sormuştu. Yeğenini tanıyamamıştı. 
- Hülya, dedik.
- Tamam, Hülya tabi, dedi. Aradan 10-15 dakika geçti geçmedi, yengeme "O ağlayan kim?" diye sordu. 
Hiç çocukları olmadı, yengem ile birbirlerine yettiler. Ablamın da benim de çocukluğumuz ve gençliğiniz onların evinde geçti. Amcam erkek terzisi, yengem de bayan terzisiydi. Onların sayesinde çok güzel giyinirdik. İzmit'te güzel bir apartmanda otururlardı. O sayede apartman hayatını öğrendik. Yazın başka şehirlerde tatilleri öğrendik. Amcam artık bizi pek hatırlamıyor.
Bu sabah yengemle alışverişe çıkıyorlar, bir anda birbirlerini kaybediyorlar. Amcam akşama kadar eve gelmeyince polis devreye giriyor. Polis olan kuzenim anonslarda amcamın adını duyup aileye haber veriyor. Sabah 10'da kaybolan amcam akşam 9'da polisler tarafından bulundu. Herkes derin bir oh çekti.
Amcam 80 yaşında. Alzheimer hastası. 
Alzheimer, Erken dönemde hafıza kaybı ile başlayıp, beceri gerektiren hareketlerde işlev bozukluğuna kadar ilerliyor. Hastalığın kesin nedeni bilinmemekle birlikte genetik faktörler suçlanırmış. Ama bizim ailede amcamın haricinde büyük dedelerde bile "Suçlanacak" kimse yok. 

Sapanca'da mahallemizde bir Kemal dede vardı. Gazi madalyası taşır, resmi günlerde el üstünde tutulurdu. Yine bir Cumhuriyet Bayramında törenlene katılacağım diye evdekilere görünmeden erkenden belediye binasına gitmiş. Bir süre sonra Belediye Başkanının arabası sokağımıza geldi. İçinden şoför çıkıp arka kapıyı açtı. Biz içeriden Belediye Başkanının çıkmasını beklerken Kemal dede üzerinde güzel bir ceket,  bembeyaz gömlek, kravat, pırıl pırıl ayakkabılar ama altına pantolonunu giymemiş  vaziyette indi. Gelini; "Baba bu ne hal?" diye seslenince Kemal dede cevap verdi. "Belediye Başkanı törene bu kıyafet uymaz dedi, bende başka bir takım elbise giyip tekrar gideceğim."
O zamana kadar böyle bir hastalığın varlığından bihaberdik. 
...
Amcam bulundu, bir daha kayboluncaya kadar.
Ama ağzımızda acı bir tat bıraktı.
Yaşlı olmanın, unutmanın, unutulmanın, hastalıkların, bezginliğin, yorgunluğun tadını...

27 Şubat 2011 Pazar

ÖLMEZSEN YAŞARSIN


Yine bir hafta sonu.
Hani "Evde oturmalık" denilen cinsten. Hal böyle olunca benim gibi televizyona itibar etmeyenlerin iki alternatifi olur. Ya DVD' de film  izlenecek, ya da kitap okunacak.
Çocuklarla yaptığımız anlaşmadan dolayı  hafta sonu sadece bir gün bilgisayar açılacağı için bir gün önceden haklarını kullandılar. Şimdi herkes bir kenara çekilmiş, güzel bir sessizlik var evde. 
Hafta içi gazeteleri internet üzerinden okuduğum için, hafta sonu gazete okuma düzenim terstir. Aldığım gazetenin önce eklerini bitirir, ölüm ilanlarına göz atar, İnsan kaynakları  ilanlarına bakarım. Bulmacalarını çözerim.
Yine eklerden başladım. Cem Yılmaz'ın bir gösterisinde "İçimizde.. İçimizde" diye ilham aldığı, iki kaşının arasında kırmızı nokta olan, Hintli "Guru" vefat etmiş. Yarım sayfa ona ayrılmış. Diğerleri tanımadığım kişiler.  (Şimdi rahmetli "Guru" hanımla çok samimiydik ama diğer ölenleri tanımıyorum gibi bir hava doğdu, neyse bozmayayım.)

Başka bir eki elime aldım, o da ne; Gazetelerde en ciddi köşe yazarları bile hafta sonları insanları germemek, mutsuz etmemek için hafif, rahat okunan, insanları gülümsetecek yazılar yazmaya çalışır. Bu ek adamı ters köşeye yatırır.
Kocaman puntolarla yazılan başlıklar şöyle;
"Migren felç riskini arttırıyor."
"Kırık kalp sendromu kalp krizini tetikliyor."
"Türkiye'de her yıl 20 bin kişi Tüberküloza yakalanıyor."
İki sayfayı kaplayan bu haberlerin arasına sıkışmış bir reklam. "Diyet ürünümüzü alan şanslı 10 çifti Çeşme'ye yolluyoruz."
 Öyle arka arkaya okumuşum ki bende şöyle bir algı oldu;
25 yıldır migren ağrısı çeken biri olarak birden felç geçirmezsem, ailemde sıkça görülen kalp krizinden gitme olanağım büyük. Şayet bunları atlatırsam üç kız yetiştirmenin zorluğu ile hastalanmaz da tüberkülozdan da yırtarsam birileri beni Çeşme'ye tatile götürecek.
Ciddiye alıp bir güzel  Çeşme hayalleri kurdum. Sonra Ege ve Akdeniz'de o kadar yer gezmişken Çeşme'ye gitmediğimi hatırladım.
Şimdi gazeteden arayıp, "Şanslı çift sizsiniz, hadi Çeşme'ye!" demelerini bekliyorum.
Gülmeyin..
Hayallerin sınırı yok.