7 Nisan 2013 Pazar

BEŞİKTAŞ'TA HAFTASONU, PANDO' DA KAHVALTI


Sakin olsun diye şehrin dışındaki yerleşim yerlerinde otura otura İstanbul'da oturduğumu unutuyorum bazen. Anca işim düştüğünde veya kızıma gittiğimde "Sahi burası İstanbul'du." diyorum. 
Cumartesi günü Beşiktaş'ta oturan kızımın yanına gittim. Anne- kız günü geçirelim istedik. Beşiktaş meydanına çok yakın bir yerde oturduğu için cıvıl cıvıl gençlerin arasında insan kendini daha dinamik hissediyor. 
Önce bir şeyler atıştırıp akşama doğru Beşiktaş Starbucks Kafe'de uzun bir masaya yerleştik. Masanın etrafında ders yapan gençler vardı. Biz de kızımla birlikte elimizde kahvelerimizle kitaplarımızı ve bilgisayarımızı açtık. Kızım bilgisayarda biraz çalıştı, ben de test çözdüm. Geç vakte kadar oyalandık. Akşam eve döndük. Pazar sabahı kızım için erken, benim için oldukça geç bir saatte dışarıya çıktık. 
Beşiktaş'ta kahvaltı yapılacak bir sürü yer var. İçeride ve dışarıda masalar, masalarda çeşit çeşit kahvaltılıklar...

Geçen hafta ablamla Beşiktaş'a gittiğimizde sevgili arkadaşım Dörtgöz Teletabi  "Pando" diye bir yerden bahsetmişti. Bal ve kaymağı ile meşhur kahvaltı yeri olduğunu söylemişti ama öğleden sonra orada olduğumuz için gitmemiştik. 
Kızımla birlikte o yeri bulduk. Beşiktaş çarşısında balık pazarını geçince mavi kapısı çerçevesi olan, bakkal dükkanını andıran küçücük bir yer. İçeride yaklaşık beş masa var, dışarıda kuyruk...
Önümüzde iki genç bekliyordu, biz de arkalarında bekledik. Bu arada bir çok kişi geliyor ve kalabalık diye geri dönüyor. Camekandan içeriye bakınca yaşlıca bir teyzenin kocaman bir tencerede süt kaynattığını, kepçe ile bardaklara koyup sıcak sıcak servis ettiğini görüyorsunuz. Çocukluğumda babaannemin sağdığı elimizde büyüyen ineğimiz "Beyaz kulağın" sütlerinin kaynatılması geldi aklıma. Yaşlı teyze bir yandan da küçük tabaklara kaymak koyup üzerlerine bal döküyordu. 

Nihayet sıra bize geldi. Teyzenin kocası olduğunu tahmin ettiğim yaşlı bir amca bizi içeriye buyur etti. Aslında pek buyur etti de denemez. Belediyenin bedava erzak dağıttığı depoda asayişi sağlayan zabıta daha güler yüzlü olabilir. Varın Pando amcanın suratını siz tahmin edin. İçeride karı kocanın haricinde gençten üç kız daha çalışıyor. İkisi mutfakta biri servise yardım ediyor. Yaşlıların tersine üçü de güler yüzlü. 
Çok eski küçücük bir mekan. Masalar mermer, bazıları iki, bazıları dört kişilik. Biz mutfağın hemen yanındaki en dip masaya geçtik. Arkamızda kapısı olmayan mutfakta mis gibi yağda yumurta kokusu geliyor. Tam yanımızda en az 30 senelik sanayi tipi bir buzdolabı ve yine aynı yıllardan kalma ev tipi buzdolabı. Bir tabakta iki parça peynir, 5 zeytin, bir kaç tane domates ve salatalık. Küçük bir tabakta kaymak ve üzerine gezdirilmiş süzme bal. Tavada sucuklu yumurta.

Çok mu açtım yoksa hakikaten bu kadar lezzetli miydi yemekler anlayabilmiş değilim. Tavadaki yumurtayı ekmekle sıyırdığımı fark ettiğimde hiç pişmanlık duymadım. Kızımla birbirimize bakarak karar verdik; Bir tava daha yumurta yenecek..
Arkama yaslanıp çayımdan son yudumu alırken duvarda küçük bir Türk bayrağı dikkatimi çekti.. 
Bayrak kirlenmesin diye üzerine şeffaf poşet geçirmiş yaşlı çift. Duyarlılıkları çok hoşuma gitti. Bu kadar eski püskü bir mekanda temiz kalması için uğraşılan Türk bayrağı...
Kaymakçı Pando'dan çıkarken ne zaman bal yesem çektiğim mide ağrılarını hatırlayarak panik oldum.
Hayret ilk kez yediğim bir bal midemi rahatsız etmedi....

2 Nisan 2013 Salı

Sanat Küçük Kalplere Dokunuyor



Sanat, tıp ve iş dünyası, kalp hastası çocuklar için el ele veriyor. Ünlü ressam Renée Niklan’ın 17 eseri, 10-14 Nisan tarihlerinde Ekavart Gallery’de sergileniyor. Ekavart Gallery nerede diyenlere, işte adres:  The Ritz-Carlton Hotel, Süzer Plaza, No: 15, Gümüşsuyu-İstanbul. Sergi, çarşamba-cuma günleri 11.00-18.30, cumartesi günü ise 12.00-18.30 saatleri arasında gezilebilir.

Bu serginin diğerlerinden farkı ne derseniz, salt bir resim sergisi olmanın ötesinde bir kurumsal sosyal sorumluluk projesi niteliği taşıdığını söyleyebiliriz. Sergideki eserlerin satışından elde edilecek gelirin tamamı, gelişmekte olan ülkelerde doğuştan ya da sonradan kalp hastası olan çocukların tedavi edilmesi için kullanılacak. Tedavileri, bu işe gönül vermiş bir avuç tıp insanının kurduğu Herkes İçin Kalp Derneği (www.cptg.ch) gerçekleştirecek. Dernek, modern tıbbın sunduğu olanaklardan yararlanamayan bu çocukların İsviçre’de ya da kendi ülkelerinde ücretsiz tedavi olmalarını sağlıyor.

Ne yazık ki, gelişmekte olan ülkelerde her yıl yaklaşık 2 milyon çocuk kalp bozukluklarıyla doğuyor ve bu çocukların yarısı maddi kaynak veya sağlık sektöründeki insan kaynağı yetersizliği nedeniyle ilk iki yıl içinde yaşamını yitiriyor. Bu ülkelerde açık kalp ameliyatı olmayı bekleyen çocukların sayısı ise 8 milyonu buluyor.

Herkes İçin Kalp Derneği’nin kurucusu Ord. Prof. Dr. Afksendiyos Kalangos. Kalangos, iki kez Nobel Tıp Ödülü’ne aday gösterilmiş bir kalp cerrahı. Bu alanda 14 ayrı teknik geliştirmiş. Son 100 yılın en iyi cerrahlarından biri olarak tanınıyor. Ayrıca, dünyanın en prestijli tıp ödüllerinden Fransız Tıp Akademisi Ödülü’ne sahip.

Sergi, Alvimedica’nın sponsorluğunda gerçekleştirilecek. Alvimedica Yönetim Kurulu Üyesi Leyla Alaton, hayır amaçlı bu tür etkinliklere özel önem veriyor ve Herkes İçin Kalp Derneği’ni yürekten destekliyor.

Niklan’ın mutluluk, umut ve sevgi mesajları içeren eserlerinden oluşan  “Sanat Küçük Kalplere Dokunuyor” temalı sergisini mutlaka görün. Gidemem diyorsanız, sergiyi Türkiye’nin ilk online sanat televizyonu www.ekavart.tv’de de izleyebilirsiniz. Resimler, yüreğinizi ısıtacak…

Hem dernek hem de sergi hakkında şuradan bilgi alabilirsiniz: http://alvimedica.com/hearts-for-all/tr/

Bir bumads sosyal sorumluluk içeriğidir.

1 Nisan 2013 Pazartesi

İLK ÜÇ...


Neslihan aradı;
"İlk üç içinde yoksun."
Dördüncüyüm." dedim gülüştük.
Dile kolay tam otuz yıl sonra Üniversite sınavlarına tekrar giriyorum. İki ay önce birden aklıma esti. O sırada Sapanca'daydım. YGS Başvurularının bitmesine bir gün kalmış. Sapanca Lisesine giderek başvuracağım. İçeride bir sürü öğrenci işlemlerini yaparken müdür yardımcısı hanım beni veli zannederek; "Buyrun." dedi. 
"Yok ben veli değilim öğrenci olacağım, sıramı bekleyeyim." diyerek itiraz ettim ama çocuklar hemen yer verdiler. Elimde başvuru kağıdımla okuldan çıktığımda karla karışık bir yağmur yağıyordu Sapanca sokaklarına. Bende tarifsiz bir heyecan...

Mercimeğin (Ortanca kızım) geçen yıl aldırdığı ve bazılarının kapağını bile açmadığı test kitapları ile başladım çalışmaya. Kendimce beni sıkmayacak, evdekileri de ihmal etmeyecek bir program hazırladım. Akşamları iki saat, sabahları bir saat..
YGS sınavı günü büyük kızım Beşiktaş'tan geldi. Hep birlikte sınava götüreceklermiş. Allah bilir sınava girişte "Kaydırma yapma, heyecanlanma, bilmediklerin konusunda oyalanıp zaman kaybetme" diyecek ve benim onlara yaptıklarımın intikamını alacaklar gibi görünüyor.
Sabah erkenden kızlar uyurken Beyefendi ile  evden kaçtık. Bir hafta öncesinden sınav yerimi gördüğümüz için keyifli keyifli gittik. Sınavın başlama saatine kadar arabada gazete okuyup bekledik. Sonra Beyefendiye veda edip kimliğim ve sınav giriş belgemle içeriye girdim. 
"Acaba gençlerin hakkını yiyor muyum?" diye bir suçluluk duygusu var içimde.

Sınav fena geçmedi, çıkarken büyük kızımın ağlayarak salondan çıktığını hatırladım. Nasıl bir baskı altında girdiyse aynı baskı ile çıkmıştı canım benim. Aslında oldukça başarılı bir çocuktu ve ikinci tercihi olan Hukuk Fakültesini kazandı. 
Dışarıda Beyefendi gülerek bekliyordu beni. Sağ olsun bu süreçte bana destek oldu. "Ne işin var bu yaştan sonra?" demedi. 
..
Bir kaç gün önce  Mercimek  apandisit ameliyatı oldu. Onun koşuşturması içerisinde sınavı da sonuçlarını da unutmuşum. Mercimek yattığı yerden seslendi;
"Sınav sonuçları açıklanmış."  
..
İkinci aşamaya girmeye hak kazanmışım. Aldığım puan da fena  sayılmaz hani.
Öğrenci mi olacağım ne? 

27 Mart 2013 Çarşamba

SAPANCA FOREVER


Mart ayı içerisinde iki kez Sapanca'ya gittim. Obsesif ablam yine kendini maddi olarak, bizi de fiziksel olarak yoracak bir şeyler buldu. Sadece kendisinin kullanacağı tuvalet ve banyo yaptırmaya kalktı. Annem, abim, kuzenim ve ben abimin değimi ile "içtimaya" geçtik. 
Normalde üç günde bitmesi gereken bu işler ustaların ihmalkarlığı yüzünden yirmi gün sürdü. Ben de bu yirmi gün içerisinde iki kez ev temizleme gayesi ile yollara düştüm.
Sevgili arkadaşım Dörtgöz Teletabi'nin dediği gibi dünyaya gelirken nasibimize hizmetli kadrosu düştüğü için nerede garip, angarya işler var bize kalıyor. 
Neyse şikayet etmeyeyim. Temizleme işinde yardımcımız vardı ve annem ilk kez yardımcı kadından pek memnun oldu, bana da fazla bir iş kalmadı. 
Sapanca'ya otobüsle gitmeye başladığımdan beri memleketime özgü bir sürü olayla karşılaşıyorum. 

Bir defasında İstanbul'a dönerken Sakarya arabasına Sapanca'dan bineceğim için otogarda değil de 5-6 kilometre sonrasında SASA'dan otobüse biniyorum. Otobüs durağa geldiğinde ön sıradaki yerime bir kadın oturmuştu. Elimde biletle kadının yüzüne baktım. Kadın bana ne dese beğenirsiniz?
"Fark etmez."
İyi de ne fark etmez? Benim yerime oturmuşsun. Bir süre birbirimize bakıştık, sonra sinirli sinirli en arkadaki koltuğuna geçti. Bununla kalsa iyi, o kadar kısa sürede yanımdaki kadınla ne ara kankaya bağlamışlar? Neden ben arkada oturmadım da muhabbetlerini bozdum diye kadın İstanbul'la gelene kadar suratıma bakmadı iyi mi?

Başka bir dönüşümde Metro Turizmden bilet aldım. Sapanca'da SASA'da otobüsü bekliyorum ki uğrayıp beni alsın. Otobanda otobüs önümden geçti ve beni almadan gitti. Hemen bilet aldığım yeri arayıp durumu bildirdim.
"Kusura bakmayın, şoför sizi unutmuş. Bir sonraki otobüse yer bulmaya çalışacağız." diye bir cevap aldım. Bir zahmet yer bulun artık..
Artık VİB'le gidiyorum. Henüz bir olumsuzlukla karşılaşmadım derken bu sefer de komik bir olay cereyan etti. Biletimi aldıktan sonra tıpkı uçak biletlerinde olduğu gibi koltuk numaram ve gidiş saatimi bildiren bir mesaj geldi telefonuma. "Valla güzel bir uygulama", diye düşünürken mesajdaki bir ayrıntı dikkatimi çekti. "Bay"
Arayıp sorayım dedim; "Neden yerimi bay olarak yazmışsınız?"
Aldığım cevap şu; " Abla orada bay yazıyor ama merak etme biz merkeze Bayan olarak bildirdik."
Tam bir Sapancalı mantığı. 
Kızamadım; Benim memleketimin insanı kulağı tersten tutmayı sever.

23 Mart 2013 Cumartesi

KADIN ŞOFÖRLER KAÇA AYRILIR?


24 yıldır ehliyetim var. Ehliyetimi kimlik kartı olarak kullananlardan da değilim. İlk dört yılı saymazsak yirmi yıldır araba kullanıyorum. Ve bu eylemden müthiş keyif alıyorum. Bu vesile ile ehliyet almam için beni cesaretlendiren sevgili arkadaşım Kerimoş'a teşekkür etmem gerekiyor. 
20 yıl zarfında iki kez kaza yaptım. Birinci kazam acemilik yıllarımda benim hatamdan kaynaklanan kazaydı, ikincisi karşı tarafın hatasıydı. Şükür ki iki kazada da kötü bir durumla karşılaşmadım. Yaşadığım çevrede araba kullanan kadınların sayısı bir hayli fazla. Gözlemlerim şunu gösterdi ki kadınların pek çoğu direksiyona geçtikleri andan itibaren başkalaşıma uğruyorlar. Direksiyon başında kendisi gibi olan kadın pek az.

Kadın şoförleri çeşitli gruplara ayırdım:
Agresif şoför: Kesinlikle yol vermez, bir eli tepki için klaksonda hazır bekler. Yolların sadece kendisine ait olduğu fikrinden hareketle diğer şoförlere tahammül edemez. 
Tahlil: Evde eşiyle tartışmış olması muhtemeldir, çocuğunun okul problemi vardır, beğendiği çantayı kendinden önce Şule almış ve ona hava atmaktadır. 
Hızlı şoför: Normalde sakin sessiz bir kadın direksiyona geçince birden Michael Schuacher olur ve kendini Formula 1'de zanneder. Birinin kendisini sollama fikrine tahammül edemez, sol şeridi kimseye kaptırmaz. Öndeki arabanın dibine kadar yanaşır selektörle taciz eder. 

Tahlil: Randevusuna  geç kalmıştır, evden; işten zamanında çıkmamıştır. Birilerini bekletiyordur.  Hız yapması zevk için değildir.
Ağırkanlı şoför: Otoyolda sol şeritte 70 kilometre ile seyreder, kesinlikle yol vermez. Kendisini sıkıştırana vereceği cevap hazırdır; "Orada 70 yazıyor." Direksiyonla aşk yaşayacak kadar sıkı yapışmıştır. Sağına soluna pek bakmaz, trafikte yanlış yapma olanağı yoktur fakat yanlış yapsa da paniklemez. Trafiği aksatır umursamaz.
Tahlil: Dünya yansa bir gram otu yanmayan tiplerdir. Uzun yaşarlar, insanı çıldırtacak kadar sakindirler.
Her daim heyecanlı şoför: Şerit değiştirirken sadece ikaz lambalarıyla değil, garanti olsun diye eliyle diğer şoförleri uyarır. Elle kolla teşekkür eder veya  tepki verir. Araba kullanırken aynı anda telefonla konuşur, müziği değiştirir, yanındakine laf yetiştirir. Yoğun trafikte canı sıkılır, hatta trafiğin durduğu yerlerde arabadan inerek ilerine neler olduğunu kontrol eder. 

Tahlil: Hasbelkader ehliyet almış kişilerdir. Kaza yapma oranları fazladır.
Mutlu şoför: Arabaya binmeden lastiklerini, bindiği anda aynasını, koltuğunu, lambasını kontrol eder. Üzerinde araba kullanmasını engelleyecek ceket palto gibi giysiyi çıkartır. Yüzüne mutlu bir tebessüm kondurur. Müziğe eşlik eder. Direksiyonda tempo tutar. Kızmaz, heyecanlanmaz, acele etmez, ama trafiği de engellemez.
Tahlil: Maalesef kadınlarda fazla göremediğim şoför tipidir. Eğer bu tipe giriyorsanız tebrikler.
Böyle bir şoförle seyahat ediyorsanız çok şanslısınız. 

18 Mart 2013 Pazartesi

DJ


Şişli'de bir hastaneye hasta ziyaretine gideceğiz. Akşama doğru ortanca kızımla birlikte yola çıktık. Trafik yoğun değildi umduğumuzdan erken gidip ziyaretimizi gerçekliştirdik. 
Dönüşte Büyük kızımla Kanyon'da buluşacağız ve akşam onda kalacağım. Şişli'den metro ile Kanyon'a geldim. Kızım işten çıkıp yanıma gelene kadar biraz dolaştım. 
Kızım telefon edip nerede olduğumu sordu. Ben de Paşabahçe'de dolaştığımı söyledim.
"Eee ben de Paşabahçe'deyim ama seni göremiyorum."
Bizim kızın gözleri iyice bozulmuş herhalde, Paşabahçe diye başka bir mağazaya girmiş." diye düşünürken, "Alt kattakinde misin yoksa üst kattakinde mi?" dedi.
Meğer aynı alışveriş merkezinde iki tane Paşabahçe varmış pes.. 

Neyse birbirimizi bulduk, ikimizde fazla aç değiliz ama bekar evinde bir şey yoktur, bir de evde Popi (Kızımın tavşanı) varken canım yemek istemez diye üst kattaki restoranlardan birine gittik. Dışarısı tıklım tıklım dolu. İşten çıkıp bir şeyler atıştırmak isteyen kızlı erkekli gruplar, arkadaşlar, sevgililer...
Sigara içmediğimiz için içeriye girdik. İki kişilik bir yer bulup oturduk. Çantam biraz büyük olduğu için kucağıma fazla geldi, sandalyenin arkası müsait değil. Üstelik kızımın elinde bilgisayarı var. Görevliden boş bir sandalye isteyeceğim ki  çantalarımızı ve paltolarımızı koyalım. Şöyle bir etrafıma bakındım, barın yanındaki bankonun arkasından bir tanesi ile göz göze geldim. Elimle gelmesi için işaret yapmamla çocuğun boynundaki kocaman kulaklığı görmem bir oldu ama iş işten geçmişti. 
Kızım da anında lafı yapıştırdı.
"Çağırdığın adam garson değil DJ."
DJ hiç bozuntuya vermeden garsona seslenip beni gösterdi. Ben o anda şeffaf  veya görünmez olmayı tercih ederdim. Üstelik restorana girdiğimizde eski bir aile dostumuzun kızıyla karşılaşmış muhabbet etmiştik. Allahtan kız erkek arkadaşı ile sohbete dalmış, hareketimi görmemişti. 

Sonunda garson geldi, salata istedik. Siparişlerimiz gelene kadar oradan buradan konuştuk. Ara sıra gözüm DJ'in bulunduğu tarafa kaçıyor utanarak kafamı çevirip konuşmaya çalışıyorum. Zavallı  çocuk bir başka bir yanlış anlaşılmaya meydan vermemek için kulaklığını kulağına geçirmişti zaten. 
Bu arada  bir taraftan müzik diğer taraftan yanımızdaki masada oturan dört kızın sesinden birbirimizi duyamıyoruz. Aslında bu dört kızın sesleri restoranın en uzak yerlerine kadar gidiyordu ki diğer masalardan da o tarafa bakışlar çevriliyordu. 
Kızlar  nasıl beceriyorlarsa aynı anda konuşuyor, aynı anda kahkaha atıyorlar. Sanırım birbirlerini dinlemek gibi dertleri yoktu. Yemek boyunca sürekli konuştular, ne ara yemek yediler anlamadım. Salatamızı bitirdik, tam arkama yaslanacağım kızım yine lafı yapıştırdı.
"Dj'i çağır da hesabı isteyelim."
...
Kanyon'dan çıktık, kızımın Beşiktaş'taki evine geldik.
"Popi, bak anneanne gelmiş!"
Tavşanın anneannesi de olduk iyi mi!
Ev temiz; kirli çamaşırlar yıkanmış, bulaşıklar da öyle. 
Kısmette kızımın evinde kalmak da varmış...

3 Mart 2013 Pazar

BEETHOVEN' I ÖZLEMEK

Bir şeyi özlemek için önce onunla bir temasınız olmalı ki yoksunluğunda özlediğinizi hissedebilirsiniz. 
Ben Beethoven'ı özledim...
"Abartma!" dediğinizi duyar gibi oluyorum.
Ertuğrul Özkök Hürriyet gazetesindeki köşesinde "İstifa Ediyorum" diye bir başlık attı onu sevmeyenler nihayet kurtuluyoruz diye sevinçle, sevenler de üzüntüyle tıkladılar gazetelerin İnternet sayfasını. Gazeteoku.com sitesinde  sanırım ilk kez yazısı en çok tıklanan oldu. Oysa istifası gazetedeki köşesi ile ilgili değil, Türklüğü ile ilgiliydi. 
Yani yılların gazetecisi bile böyle bir başlık attığına göre naçizane blogger olarak neden bu başlık olmasın diye düşündüm. Hem benim geçerli bir nedenim de var.
Evet ben Beethoven'ı özledim...
İki yıl önceki yazılarımdan birinde yeni taşındığımız evde alt komşumuzun kızı günün hep aynı saatlerinde piyano çalıyordu. İlk önce kısa kısa belli belirsiz tıngırdatmalar, sonra şahane bir müzik.
Yaklaşık yarım saate yakın çaldıktan sonra, son olarak hep aynı beste ile bitiriyordu çalışmasını. İşte benim heyecanla beklediğim kısım! 
Beethoven ve "Für Elise"
Ne iş yapıyorsam bırakır, kafamda onlarca anı; Dalar giderdim geçmiş yıllara.
Güzel olan her şey çabuk bitiyor. Ya da çabuk bittiği için güzel bazı şeyler. 
Yaza doğru alt komşumuz taşındı. Ev bir kaç ay boş kaldıktan sonra yeni sahipleri geldi. Evin hanımını henüz görmedim, çocukları var mı yok mu bilmiyorum, sadece otopark yerlerimiz yan yana olduğu için evin erkeği ile bir iki kez karşılaştım. Apartmanın temizlik görevlisinin dediğine göre çok saygın bir meslek olarak bildiğimiz işleri var. Ama hepsi bu kadar. 
Taşındıklarından bu yana o kadar gürültülerini duyuyorum ki bazen migrenim tutuyor. Sürekli kavga ediyorlar, kadının çığlıkları evimin her odasından duyuluyor. Yeni bir ev almışsınız, insanlara yardım ettiğiniz güzel bir mesleğiniz var. Sizi bu kadar kavga ettirecek hangi düşüncenin, sıkıntının sahibisiniz?
Ev, araba, güzel giysiler, kaliteli bir hayat, iyi bir meslek mutlu olmaya yetmiyor anlaşılan. 
Şimdi olur olmaz saatlerde erkeğin kısık, kadının bas bas bağıran sesini duyduğum zaman, ikindi vakti günümü mutlu kılan piyano sesini arıyorum. 
Ve Beethoven'ı özlüyorum.


23 Şubat 2013 Cumartesi

İşte Yeni Volvo V40'lar Hangisi Sensin?



Volvo’nun yeni yıldızları ile tanış. Yaratıcılığın en özgür hali olan bu otomobilleri keşfetmelisin çünkü onların ilham kaynağı sensin.

YENİ VOLVO V40

Yeni Volvo V40, lüksün ve zekanın kusursuz bileşimi. Sınıfının en düşük yakıt tüketimi ve CO2 atığı seviyesi ile de kusursuz bir çevreci. Dünyada bir ilk olan ve Yeni Volvo V40’ta opsiyonel olarak sunulan Yaya Hava Yastığı ise yayaların yaralanma riskini önemli ölçüde azaltıyor.



YENİ VOLVO V40 CROSS COUNTRY

Üstün performansı ve göz alıcı tasarımı ile keşfedeceğin yerler kadar heyecan verici. Şehirden uzaklaşmak istediğinde seni, sevdiklerini ve eşyalarını en sevdiğin maceraya ulaştırma yeteneğine sahip.



YENİ VOLVO V40 R-DESIGN

Benzersiz iç ve dış tasarımı, opsiyonel spor şasisi ve güçlü motor ailesi ile Yeni Volvo V40 R-Design farklı doğanların otomobili. Kişisel zevklerine göre özelleştirebileceğin ayrıntıları ile elde edeceğin aidiyet hissi, bu otomobilin sunduğu en değerli duygu.



Bir bumads advertorial içeriğidir.

22 Şubat 2013 Cuma

COCO


Ona olan ilgim sevgili arkadaşım Nesrin'in yüzünden başladı. O kulağıma kar suyu kaçırmasaydı belki de uzun  bir zaman  haberim olmayacaktı.
Geçen yıl bu zamanlardaydı sanırım. Havlularımın eskidiğini, yeni havlular almam gerektiğini söylüyordum. 
"Bir gün seninle Madam Coco'ya gideriz." dedi. 
Bu kadın benim eski zengin hallerimi yaşadığımı sanıyor diye içimden geçirdim ama ses etmedim. Ben havlu, paspas gibi ihtiyaçlarımı başka bir bahar için kenara kaldırdığım bir zamanda semtimizde yeni açılan AVM'de iki küçüklerle geziyoruz. Küçük kızım telefonunu bozmuş, üstelik istediği telefon evdeki bütün telefonların toplamı fiyatına. Bütçemize göre olanları da beğenmiyor. Kızgınlığım tavan yapmış durumdayken gözüm yeni açılan bir mağazaya takılıyor. 
"Aaa! Madam Coco"

Moda tarihinde kadına pantolon giydirip yakıştıran Coco Chanel'in filmini de yakın bir zaman önce izlemişim Kim bilir fiyatlar nasıldır? Mağazaya girmekle girmemek arası tereddütlerim varken o kör olası indirim yazısı... %50+20
Birden sesimin değiştiğini ve yüzüme abuk bir ifadenin geldiğini söylüyor kızlarım. 
Benim gibi giyim kuşamdan ziyade ev alışverişini seven biri için tam bir cennet. Fiyatlar hiç de korktuğum gibi çıkmadı. Hatta kızlarıma 5 yıl önce aldığım yatak örtülerinden daha ucuzdu bazı örtüler. Havluları yumuşacık ve yıkanınca bozulmuyor. Hele battaniyeleri salonumuzun devamlı eşyası haline geldi. Üşüyelim üşümeyelim elimizin altında. 

O gün aldığım bir iki parça eşya ile  kızıma olan sinirim geçti. Eve mutlu döndüm. 
Sonraki aylarda zaman zaman birilerine hediye götürmek için aldığım şeyler oldu. 
Kızlara biraz kızsam hemen Madam Coco torbası gösterip gülüyorlar; "Hadi anne sen bir Madam Coco'ya git de moralin düzelsin."
Şimdi ne zaman Coco'nun önünden geçsem mağazanın için kadınlarla, dışı ise  içeride çeşit çeşit nevresimler, havlular, paspaslar, kokular arasında kendilerini kaybetmiş eşlerini  bekleyen sinirli erkeklerle dolu. 

13 Şubat 2013 Çarşamba

KÜÇÜK KANDIRMACALAR BÜYÜK RAHATSIZLIKLAR


Mağaza vitrinlerinde kocaman yazılarla % 60 indirim yazıp en aşağıya küçücük harflerle: "...den başlayan fiyatlar." yazıları nasıl da gözümüzden kaçar. Üstelik büyük hevesle mağazadan içeriye girdiğinizde  %60 olan ürün koca mağazada ya bir tane ya da iki tane bulunur. O da en büyük veya en küçük bedendir. 

Bazı tatil sitelerinde 199 liraya Kapadokya'da 3 gün, Batı Karadeniz 119 lira gibi reklamlar var. İlanın gerisindeki küçücük ayrıntıları es geçip balıklama atladıysanız yandınız. Tatili satın aldıktan sonra ören yeri girişi 90 lira, zorunlu seyahat sigortası 50 lira, rehberlik hizmeti 20 lira, ekstra yemekler için gidilen anlaşmalı yerler ateş pahası.... Bir bakmışsınız ucuz diye gittiğiniz gezi size dünyanın parasına malolmuş.

Marketlerde ön raflardaki ürünler genellikle kullanma süreleri bitmek üzere olan ürünler olur. Önlerdeki alınsın da elimizde kalmasın düşüncesi satıcı için gerekli olsa da kimse ertesi gün kullanma süresi dolacak bir ürünü almak istemez. Hele buzdolabında bir kaç gün bekletip sonra kullanacağınız süt, yumurta, tavuk gibi yiyecekler hem kasanızı hem de midenizi bozar. 

Kredi kartımızın ekstresi geldi. Son ödeme tarihine daha bir hafta var diye ödemeyi geciktiririz. Ekstre kesildikten sonra faiz işletildiği için bizden ödemediğimiz her gün için ücret alındığını dikkate almayız. Yaptığımız küçük ihmalkarlık bankanın kar hanesine damla damla dolar. 

Şehir dışına çıktınız veya tatilden dönüyorsunuz. Yol boyunca küçük çuvallarda satılan patates soğan gibi sebzelere itibar ettiyseniz yandınız. Deneyimle sabittir ki hem fiyat olarak marketten aldığınızdan pahalıdır, hem de çuvalın yarıya yakını çürümüş, yumuşamış ve bozuk çıkar. İade yapmak için 100 km. gitmeyi göze alırsanız başka tabi. 

photo:tumblr