18 Ekim 2011 Salı

ÇÖPTE DOSTOYEVSKİ BULDUM


Güzel sesli 2-3 tiyatrocunun  adeta şov yaparak anlattıkları belgeselleri izlememe kararı almışken 24. Kanalda rastladım "Çöpte Dostoyevski Buldum" belgeseline. Ekranda 3. bölüm yazıyordu ve sonlara doğruydu. Öyle yalın, o kadar bizden bir belgesel olmuş ki ertesi gün internetten bütün bölümleri izlemek istediğimde baktım ki aslında 100 dakikalık bir film. 
Yönetmenliğini Enes Rıza Sakızlı'nın yaptığı film 2010 yılında Belgesel Film festivaline katılmış.  
Belgesel, Adana'dan İstanbul'a göçen Oktay Çetinkaya'nın çöpten kağıt toplama macerası esnasında çöpte bulduğu kitapları okumasıyla hayatının değişimini anlatıyor. Oktay Çetinkaya çöpte bulduğu kitapları satmak yerine okumaya başlıyor. Önceleri topladığı ve okuduğu kitapları Kadıköy'de bir tezgahta satarken, daha sonra "Lamelif" adını verdiği kendi sahafını açıyor. 
6 yıl süren çekimlerde tinercilerle, çöp toplayıcılarıyla, dilencilerle yaptığı arkadaşlıklar, sokaklarda sabahladığı geceler, kitap okuma sevdası, dükkanını açma macerası, Adana'ya annesine yaptığı ziyaret, kızıyla olan sıcacık ilişkisi anlatılıyor.

Zorlukla geçen çocukluk yılları, babaları evi terkedip gitmiş, ilkokul yıllarında su satıp para kazanmaya çalışıyor, okuyamıyor, çöplerden kağıt toplayanlara karşı bir sempatisi oluyor. Önce Adana'da daha sonra da İstanbul'un  insanların girmeye çekindiği arka sokaklarında kağıt topluyor, kış gecelerinde üşümemek için köpeklerle koyun koyuna yatıyor, ama yılmıyor.
Şimdi dünyalar tatlısı bir kızı mutlu bir yuvası olmasına rağmen "Kendi hikayem bana inanılmaz gelmiyor, çok daha kötü yerlerden çok iyi yerlere gelmiş insanlar tanıdım." diyecek kadar mütevazı.
Fırsat bulursanız "Çöpte Dovstoyevski Buldum." belgeselini izleyin, "Hayat bana acımasız davranıyor." diyenlere izletin, aslında hayatın acımasızlığına rağmen  güzelliklerinin de elimizde olduğunu göreceksiniz.

11 Ekim 2011 Salı

SAPANCA'DA SONBAHAR


Annem rahatsız, hafta sonu Beyefendi ile yola çıktık.
İstanbul trafiği bizi neredeyse İzmit'e kadar takip etti. Sonra Maşukiye'yi geçtiğimizde sol tarafımızda cam gibi durgun ve berrak Sapanca gölü, sağ tarafımızda henüz sarı, turuncu rengini almamış yemyeşil bir dağ.
Camı açıp havayı içimize çekiyoruz. TEM otoyolunun belki de en güzel kısmı burasıdır diye düşünmeden edemiyorum. Sessizce yol alıyoruz Sapanca'ya doğru. Yazın kalabalığına inat şimdiden tenhalaşmış yollar. Güneş yüzünü kah gösteriyor, kah bulutların arasına saklanıyor. 
Allaha şükür annem umduğumuzdan daha iyi. Ankara'dan ablam da geliyor. Annem bizi gördüğüne memnun ama pek belli etmiyor. Ağabeyime yeteri kadar naz yapmış, sıra bizde görünüyor. "Bir anne dokuz çocuğu olsa dokuzuna da bakar, ama dokuz çocuk bir anneye bakamaz." diyor. Oysa hastalandığında ağabeyim yanındaydı. Ben İstanbul'dan ablam Ankara'dan koştuk geldik. Neyse ki bir süre sonra keyfi yerine geliyor. 

Kuzenler, komşular, akrabalar geliyor sırayla. Annem her gelene hastalığını ayrıntılı anlatıyor. "Zatürre başlangıcı." yanındaki sehpanın üzerinde ilaçları, su, tespih ve ıslak mendili duruyor. 
İlk gün fazlasıyla alaka gösteriyoruz. Temizlik, yemek her şey onun istediği gibi yerine getiriliyor. İkinci gün otur otur canımız sıkılıyor. Ablamla çarşıya çıkıp yün ve şiş alıyoruz. Oturduğumuz yerde o kızına şapka işleyecek bense atkı. Annem bozuk.
"Bana mı geldiler, iş işlemeye mi." diyerek söyleniyor. Yemeğini önüne veriyoruz, şurubunu bile elimizle içiriyoruz, yıkıyoruz, ilaçlarını veriyoruz ki o kadar ağır bir hasta değil. Sanırım sonsuz ilgi istiyor. 

Biten ilacını almak için eczaneye diye iki kardeş çıkıyoruz dışarıya. Hava ılık temiz. İçimizi bir mutluluk kaplıyor, birbirimize bakıp gülümsüyoruz. Ablam koluma giriyor. Benden 6 yaş büyük ablamla inişli çıkışlı bir ilişkimiz oldu. O genç kızken ben henüz çocuk denecek yaştaydım. Benim genç kızlığımda o evliydi. Eniştemin işi dolayısı ile Türkiye'nin neredeyse her yerini gezdiler, sonra emekli olup Ankara'ya yerleştiler. Şimdi yıllar sonra güzel bir ilişkimiz var. Bunun tadını çıkartıyoruz.

Sapanca'nın çarşısından geçiyoruz. Yıllar içinde değişmeyen tek şey çarşıdaki kahveler. İnsanlar değişmiş ama kahveler hep aynı. Esnaf dükkanında değil en yakın kahvede dükkanını görecek şekilde oturuyor. Müşteri içeriye girecekken bir koşu kalkıp geliyor. Esnaf müşteri ilişkisi şöyle;
Senden çok yaşlıysa "Buyur Amcacım" diyor. Senden biraz büyük gibiyse; "Buyur Ağabeycim." Küçükse;"Buyur ablacım."
Yalnız Sapanca'da Laz ve Gürcü çok olduğu için "Cim" ler "Cum" olarak söyleniyor.
Sapanca yeşil, sarı, kahverengi renklerin arasında kalmış ağaçlar, sessizleşmiş yollar, yaz akşamlarında duymaya alıştığımız davul zurna seslerinden uzakta, hafif yağmurların ıslattığı kaldırım taşlı sokakları, meyve ağaçlarının kurumaya yüz tutmuş yapraklarında sadece turuncu hurmaların sallandığı bir sonbaharı yaşıyor.

10 Ekim 2011 Pazartesi

AİLE YERİMİZ VARDIR


Bu yazıya hepimiz aşinayızdır.
Bir restorana gideriz, kapıda "Aile yerimiz üst kattadır." yazısı camda yazılıysa sanki daha emin bir yermiş gibi düşünülür. Hatta bazı restoranların kapılarında bunu özellikle belirten garsonlar durur. Tam restorana gireceksiniz, hemen girişte bir masayı gözünüze kestirdiniz, garson sizi uyarır. "Abla aile yerimiz üst katta."
Eee... Peki burası ne yeri?
İnatçılık yapıp üst kata çıkmazsanız , aşağıda erkeklerin yanında oturarak kötü imaj çizme olanağınız var.
Sadece garsonlar değil aşağıda yemek yiyen adamlar bile "Bu kadın neden şimdi burada?" diye bakarlar öyle.
O yüzden kadınsanız "Aile yerinde" yerinizi alın.
Erkekseniz yanınızda eşiniz veya kız arkadaşınız olmadan "Aile yerine" yaklaşmayın aynı şeyi kadınlar size yapabilir. 
Aile yerleri genellikle restoranların ya üst katlarında ya da daha bir içlerinde gözlerden uzak olur. Aile öyle uluorta yerlerde oturmaz. Hele kapıya yakın yerler mümkün değildir. 

Peki "Başka yerde şubemiz yoktur." yazısına ne demeli?
Gelişmiş ülkelerde mekan sahipler şube sayısı ile övünürken, bizler bir tane ile övünmek isteriz. Acaba bir tane işletme ile övünenler şubeleri çoğaldığında aynı kaliteyi tutturamayacaklarından mı korkarlar. Yıllar önce Hıncal Uluç bir yazısında Hollanda peynirlerinin tatlarının her zaman aynı olduğundan,  Bizde aynı marka peynirlerin bile bir paketinin tadının diğer paketlere benzemediğinden bahsetmişti. Başka mekanlarda usta farklı tat farklı mı oluyor. Ya da tek bir mekanla çok iyi para kazanıp, fazlasına gözleri mi yok bu insanların?
"Başka şubemiz yoktur." diyerek övünmeyi bu yüzden anlayabilmiş değilim.
Başka yerde şubemiz yoktur" yazısı çok iddialı bir yazıdır. Müessesene girip de memnun olmayan biri demez mi; "İyi ki başka yerde şubeniz yok." 

"Taklitlerimizden kaçınınız"  da  çok rastlanan bir yazıdır.
"Tonguç" diye bir marka çıkar. Ardından üşengeç milletimiz Öz Tonguç, Yeni Tonguç, Hakiki Tonguç gibi bilumum garip isimler türetir. Bu mesaiyi başka bir isim için harcasa belki de çok yaratıcı bir isim bile bulabilir. 
Şu sıralar merakla bekliyorum acaba ne zaman MC Donald's ve Starbucks'ın kapısında Aile yerimiz vardır." veya "Taklitlerimizden kaçınınınz." gibi bir yazıyla karşılaşacağız.



7 Ekim 2011 Cuma

IPHONE - IPAD - I SAD - I DEAD


2004 yılında kızlarım tutturunca D&R'dan görmüştüm ilk kez  Ipod'u. Avuç  içi kadar çeşitli renkte  aletlin içine  5000-10000 şarkı sığabiliyordu. Bir de kulaklıkları vardı ki sadece o beyaz kulaklıklar için bile satın alınabilirdi. Bizde uzun yıllar her alınan şey üç tane birden alındığı için küçük çapta maddi çöküntüye uğradıysak ta fazla ses etmedik. Çünkü seyahatlerde arabamızdaki müzikçalar bize kalmış, "Bu müziği beğenmedik." dibi şikayetlerden kurtulmuştuk. Herkes kendi müziğini dinliyordu biz de uzun  yollarda keyifle seyahat ediyorduk.
İngilizce bilin bilmeyin Apple deyince akla ilk  elma değil Apple kompitür gelir.  56 yaşında pankreas kanserinden hayata gözlerini yuman Apple'ın kurucusu Steve Jobs için dünden bu yana bir sürü haber okuyup dinliyorum. 
Apple yani elma markası  İngiliz matematikçi ve Bilgisayar bilimlerinin kurucusu olan Alan Turing'den esinlenmiş.
2. Dünya Savaşı sırasında Almanların "Enigma" isimli şifresini çözen bilim adamı savaş sonrası bir erkek öğrencisiyle uygunsuz bir vaziyette yakalanınca hapse atılıyor. Hapiste bir elmanın içine siyanür enjekte ederek elmayı ısırıyor ve hayatına son veriyor. 
Tek diş ısırılmış elma Alan Turing'in anısına Apple şirketinin adı ve simgesi oluyor.
Steve Jobs ABD'ye göç etmiş Suriye'li bir ailenin çocuğu iken kendisini evlatlık olarak alan öğretmen bir çiftin yanında büyüdü. Apple ürünlerini alan çocuklar gibi zengin bir çocukluğu hiç olmadı.  Bir gün okulda öğretmeni sordu; "Dünyada anlamadığınız şey nedir? Steve; "Neden bu kadar parasız olduğumuzu anlayamıyorum." diyerek cevap verdi. 
Teknolojiye olan ilgisi ve parasal sorunları yüzünden Lisedeyken yazları Hewlet- Packard şirketinde çalışmaya başladı. 
Öğrencilik yılları hiç de parlak değildi. 1974 de dönemin ünlü oyunu Atari'de teknisyen olarak işe başladı. Atari'den kazandığı parayla Hindistan'a ruhani bir gezi yaptı. 1976 yılında Atari firmasından bir kaç arkadaşı ile Apple firmasını kurdu. Mac bilgisayarın yaratıcısı oldu. 
İPad, İPhone, İPod gibi ürün guruplarıyla en büyük rakibi Microsoft'tan bile zengin hale geldi.
Amerika'da Stanford Üniversitesinde yaptığı konuşmada Üniversite okuyamamış olmasının nedenini şöyle anlatıyor. "Biyolojik ailem olmamalarına karşın kendileri üniversite okumamış olan ailem bütün birikimlerini beni okutmak için harcıyorlardı. Bu durum beni çok rahatsız etti ve istemeye istemeye okulu bırakmaya karar verdim." Devam ediyor; "Hayat bazen kafanıza bir tuğla vurur, ama inancınızı hiç yitirmeyin."
Ölüm için şöyle diyor; "Her günü hayatınızın son günü gibi yaşarsanız sonunda haklı çıkarsınız."
Doktorlarının bir yıl ömür biçtiği Steve Jobs yedi yıllık bir mücadeleden sonra 56 yaşında vefat ettiğinde Iphone'un yeni sürümünü bekleyen meraklılarını üzüntüye boğdu.




6 Ekim 2011 Perşembe

FÜR ELİSE



Hafta sonları değilse akşam üzeri saat 5 gibi çalmaya başlıyor. Ben üst katta  heyecanla daha iyi nerede dinleyebiliyorsam o odaya geçiyorum. Az biraz nota bilgime rağmen bazen notaların karıştığını fark ediyorum. Bazen de su gibi akıp gidiyor müzik. Önce Für Elise, ardından 9. Senfoni. Sonra Chopin'in Nocturne.. 
Acaba   Beethoven'ı kendisi mi yoksa piyano hocası mı seviyor? Diye düşünmeden edemiyorum. Für Elise'de  Orhan Gencebay'ın "Batsın Bu Dünya" şarkısını dinler gibi kendimden geçiyorum.
Hep klasik çalıyor. Belli ki büyük kızım gibi piyano derslerine devam ederken "Çok güzel çalıyorsun da söyle hocana bir tane de Azeri müziği öğretsin sana." diyen bir bir babası yok. Besteler peşi sıra devam ediyor, bazen tutuk, bazen akıcı. Aynı hayatın kendisi gibi iniş çıkışlı.
Ben her akşam 5 sıralarında güzel bir haberi bekler gibi, sıcak bir günün ardından yağacak yağmuru bekler gibi,  geçmişin güzel günlerini özlemle bekler gibi, her akşam alt komşumun kızının piyano çalmasını bekliyorum.

4 Ekim 2011 Salı

RANGE ROVER


Küçük kızımı okuldan almak için Lisenin kapısında bekliyorum. (Benim çocukları okuldan alma maceram herhalde hiç bitmeyecek.) Okulun bulunduğu sokağın önünde sıra sıra arabalar dizilmiş. Bu arabalardan biri günlerdir dikkatimi çekiyor. Tam okulun önünde ve beyaz renkte bir Range Rover. Camları o kadar koyu ki içerisi görünmüyor. Okulun karşısında park ettiği için önceleri önündeki evlerden birinin arabası diye düşündüm. 
Zil çaldı öğrenciler üçer beşer çıkmaya başladılar. İki erkek öğrenci Jipe doğru ilerledi. "Gençler arabayı çok beğendiler, nasıl inceliyorlar." demeye kalmadı çocuklardan biri cebinden çıkarttığı uzaktan kumanda ile arabayı açıp içine geçti. Ben hayretler içinde bakarken kocaman Jip önümden kayarcasına uzaklaştı. 

"Yok canım bu kadar da olamaz." diye söylenmişim. Kızım gülerek bakıyor.
Araba çocuğun anne veya babasının olamazdı çünkü sürekli burada görüyordum. Dahası arabanın plakası 4 harfli bir erkek isminin üç harfi. 
Henüz lisede okuyan bir çocuğa araba almak ne kadar akıl karı o tartışışırken, iyi bir semtte bir ev alabilecek fiyata araba alıp çocuğunun altına vermek hangi ebeveynin mantığı ile açıklanabilir bunu da anlayabilmiş değilim. 

Henüz 17 - 18 yaşındaki çocuğun ehliyeti var mı? Hadi yaşı daha büyük ehliyetinin olduğunu farzedelim. Bu yaşta  böyle bir araba kullanan genç, ilerde ne isteyecek, ne elde etmek için çalışıp mücadele edecek. Bazen gözümüzün nuru çocuklarımıza iyilik yaparken önlerini mi tıkıyoruz, mücadele hırsını mı engelliyoruz, isteklerini kolay yoldan elde etmeyi mi öğretiyoruz, iyilik mi yapıyoruz, kötülük mü yapıyoruz?
Aynı gün gazetede şu habere rastladım;
Trafik kaza istatistik raporuna göre 2010 yılında  16 bin 800 sürücü ehliyetsiz olarak trafikte kazaya karıştı. Bunlardan 4 bin 45 kişi çoğunluğu gençler olmak üzere hayatını kaybetti.

1 Ekim 2011 Cumartesi

MESNEVİ'DEN HİKAYELER


Okuduğum kitabın yarısına geldiğimde bir huzursuzluk başlar; "Eyvah! Bundan sonra ne okuyacağım." diye telaşlanırım. Bunu sigara tiryakisi arkadaşlarımın durumuna benzetiyorum. Paketlerinin içinde bir iki tane kaldığında "Sigaram bitiyor, nereden almak lazım." diye telaş ederler. Canan Tan'ın İz'ini yarılamıştım. Remzi Kitabevinde dolaşırken Mesnevi'den Hikayeler'i görünce, üstelik fiyatı da 5.90 olunca hemen aldım. Zaman zaman sizinle paylaşmak istediğim çok güzel hikayeler var içinde. Hazırlayan Süheyl Seçkinoğlu.
...
Padişah camiye gidiyordu. Padişahın adamları halkı  itip kakıyor, hırpalıyor kalabalığı dağıtarak Padişaha yol açıyordu. O sırada yoksul bir adam yolun ortasında duruyor diye sopa yemiş ağzı yüzü kan içinde kalmıştı. Perişan halde Padişaha seslendi; "Camiye gidiyorsun güya hayır yapmaya.  Buysa hayrın kötülüğünden bütün halk sakınsın."
..
Bir adam kendine acele bir ev arıyordu. Bir dostu onu bitişiğindeki harap eve götürdü. 
Dedi ki; 
"Eğer bu evin tavanı olsaydı, iyi durumda olsaydı, benim yanı başımda komşum olurdun .Eğer evde bir oda daha olsaydı çocukların rahat ederdi."
Adam söylendi; 
"Dostlarla komşu olmak iyi fikir ama "Eğer" le oturmak mümkün olsaydı."
...
Birisi Zeyd'e sille vurur. Zeyd sinirlenip adamı döveceği, sırada adam;
"Dur hele sana bir şey soracağım. Cevabını ver, sonra döversen döv. Senin kafana vurunca "Şrak" diye bir ses çıktı. Şimdi bu ses benim elimden mi yoksa senin kafandan mı çıktı?"
Zeyd dedi ki; 
"Acıdan kurtulamadım ki bunu düşüneyim. Senin derdin yok sen düşün. Acı sahibinin acısından başka düşünecek şeyi olmaz."
...
Adamın biri tavus kuşunun rengarenk güzelim tüylerini yolduğunu görünce şaşırdı.
"Yazık değil mi o güzel tüyleri yolup atıyorsun. Senin tüylerine sahip olmak isteyen ne çok kişi vardır."
Tavus kuşu; "Haklısın" dedi.
"Madem haklıyım neden hala yoluyorsun tüylerini?" dedi adam.
Tavus kuşu;
"Tüyler canımdan değerli değil ya, insanlar bu güzel tüyleri yolmak için canımı alıyorlar."
Adam; "Sen de haklısın"
..
Ömründe hiç fil görmemiş olan Hintliler bir ahırda fil olduğunu duyup koştular. Ahır karanlıktı,  fili göremedikleri için dokunarak tanımaya çalıştılar.
Bir tanesi hortumunu tutu;
"Fil borudur." dedi.
Diğeri kulağını tuttu;
"Hayır fil yelpazedir." dedi.
Bir başkası ayağını tutu;
"Fil sütundur." dedi.
Öteki sırtını elledi;
"Fil Tahttır." dedi. 
Birinin tarifi diğerini tutmadı. Herkes dokunduğu yere göre tarif etti.


29 Eylül 2011 Perşembe

KORE DİZİLERİ


Geçen yıl bu zamanlarda Diziport'ta bazı Amerikan dizilerini internet üzerinden izlemeye başladığımda dikkatimi çekmişti. Diziler diğerleri gibi 3-4 sezon sürmüyor, bir sezonda başlayıp bitiyordu.
Farklı bir kültür, değişik insanlar ve şehirler. Toplumsal kimlikleri korumaya özen gösteren konular.
Baktım ki sıkıldığım zamanlarda Kore dizileri izlemeye başlamışım, bazı tespitlerimi paylaşmak istedim. Arkadaşlarıma lafın arasında Kore dizisi izlediğimi söylediğimde hayretle yüzüme bakmışlardı ama sonra araştırdım ki Kore dizileri izleyen pek de az değilmiş. 

Bir kere konular bizim eski Türk filmlerin pek benziyor. Hanedan konulu diziler de var şehirde  geçen de köy filmleri de. 
Konu nerede geçerse geçsin evde asla ayakkabı ile dolaşmıyorlar. Kadın olsun erkek olsun evden içeriye girdiklerinde hemen ayakkabılarını çıkartıp, genelde beyaz renkte düz terlikler giyiyorlar. 
Komedi ile dram içiçe. Kadınlar sürekli ağlıyor. Ama ağlamaları bizin oyuncular gibi kibar kibar değil, bildiğimiz sayıklaya sayıklaya ağlamak. Geğiriyorlar, kusuyorlar, bağırsakları bozuluyor, karınları gurulduyor ve bu olanlar başroldeki kişilerin başına gelebiliyor. Yani normal hayatta bir insanın başına gelebilecek her şey oyuncuların başına gelebiliyor.

Kadının çok iştahlı olması sevimli gösteriliyor, yemek yerken ağız şapırdatmak en doğal halleri. Kadın sarhoş oluyor, erkek onu sırtında taşıyor. Bizim dizilerde olduğu gibi kucağında değil bildiğimiz sırtında götürüyor evine. İnsan düşünüyor hangi erkek bir kadını, ki kadın çok zayıf bile olsa uzun bir mesafede kucağında taşır? Kore dizilerinde bu mantıktan gidilmiş. 
Dizileri ailece çoluk çocuk izlemek de mümkün. Bir kere öpüşmek hemen hemen yok gibi. Yatak odaları herkesin gözüne sokulmuyor. Dekolte kıyafetlerle arz-ı endam edenlere rastlanmıyor. En açık giyinen mini etekli oluyor. Hafif sakarlık kızlara yakışıyor. Yeşilçam filmlerinde olduğu gibi zengin- fakir konuları fazlaca işlenmiş. Baba rolündeki erkekler sürekli kızgın geziyor, herkese bağırıp çağırıyor.(Tıpkı bizim babalar gibi.)

Erkekler kızların peşinde koşan cinsten değil, önce kavga edip sonra birbirlerine aşık oluyorlar. Kadın erkek ilişkilerinde en çok görülen temas kızı bileğinden yakalayıp götürmek. 
Hep aynı konular, garip entrikalar, iç karartıcı senaryolardan sıkıldıysanız Kore dizilerini tavsiye ediyorum. Benim favori sitem Diziport. Tavsiye edeceğim diziler: Secret Garden, Personal Taste, My Princess, My Sweet Seoul, 49 Days.
İyi seyirler.

27 Eylül 2011 Salı

PARANIN GÖZÜ KÖR OLSUN


Gazetelerin internet sayfalarını takip ederken  haberlerin altında yorumları  okumak adetim var. Ünlü bir şirketin 50. yılı davetinden bahsediliyor. Alttaki yorumda biri şöyle demiş; "Paranın gözü kör olsun."
Ardından Cem Yılmaz ile ilgili bir habere geçtim. Yine bir sürü yorum ve içlerinde aynı yazı. "Paranın gözü kör olsun. Gazeteler Ronaldinho'nun evini gösteriyor altta bir yazı "Paranın gözü kör olsun." 
Gazetelerin internet sayfalarında ihtişamlı bir ev, araba, takı, giysi yazısı olsun hemen altında bu laf. "Paranın gözü kör olsun." Yahu para bu eziyete hakarete uğramak için ne yapmış. Fakir ulaşamadığı  için, zengin daha iyisini alamadığı için paraya söver sayar.  Para kimine göre hayatın anlamı, kimine göre bürün sorunların anahtarı. Parayla saadet olmayacağını sadece şarkılar söyler, yoksa paranın giremeyeceği mekan, açamayacağı kapı yoktur. Bazen kör ederiz parayı, bazen baş tacı. Hoca Nasrettin bile "Ye kürküm ye" der hikayesinde. Çok istersin gelmez, azla yetinilmez, her daim ihtiyaçtır.

Şair Sinan Gündoğ şöyle demiş şiirinde;
Köpeklere atsan tenezzül etmez,
koklayıp bırakır peşinden gitmez,
İnsanın parayla sevdası bitmez,
Ah şu paranın gözü kör olsun.

Kızının hallerinden şüphelenen anne ve baba onu doktora götürür. Sonuç hiç de iyi değildir. Doktor kızın hamile olduğunu söyleyince baba bağırır çağırır.
"Bunu yapan hangi domuzsa hemen buraya gelsin hesap soracağım."
Kız hemen telefon eder, bir saat sonra evin önünde son model bir ferrari durur. İçinden orta yaşta yakışıklı bir adam iner. İçeri girerek anne ve babanın karşısına dikilir.Tam baba bağıracağı sırada söze girer;
"Kızınız durumu anlattı. Şu anda kendi özel durumumdan dolayı kızınızla evlenemem. Ancak bütün sorumluluğu üzerime alıyorum. Şayet bebek kız olursa kızınıza bir yazlık, bir kışlık ev ve hesabına 500 bin dolar yatıracağım. Şayet bebek erkek olursa; Son model bir araba, yazlık kışlık ev ve hesabına bir milyon dolar yatıracağım. Şayet düşük olursa.."
Konuşma sırasında sessizce duran baba elini dostça adamın omuzuna koyarak;
"O zaman tekrar denersiniz evladım."


23 Eylül 2011 Cuma

OYNA OYNA BİTMEZ İŞ


Evde temizlik var. Medine bilmediğim bir türkü tutturmuş camları siliyor. Sağlık Ve Yaşam Dergisi için yazı yetiştirmem lazım. "Benim biraz İnternete girmem gerekiyor, sen devam et." diyorum. Başını kaldırmadan; "Tamam Selma abla sen oyna" diyor. 
Gülüyorum. "Ne  dedim de güldü şimdi?" dercesine yüzüme bakıyor. Bilgisayarda bir şeyler yapmayı oyun olarak gördüğü belli. "Oyun değil, iş yapacağım." diyorum. İnanmaz gözlerle bakıp; "Oyna oyna." diye yineliyor.
"Dünyanın en zengin adamı bu bilgisayarın programlarını yapan adam". diyorum. 
-"Tabi zengin  olur, çocuklar bayılıyor bilgisayara, bak sen bile oynuyorsun." Onun için konu kapanmış  elindeki kovayı boşaltmaya banyoya yöneliyor. 

Ben yazılarıma dönüyorum. Ekim ayında vizyona girecek filmleri, devlet ve özel tiyatrolardaki oyunları, etkinlikleri, yeni çıkan kitapları hazırlarken arkamda dikilmiş bakıyor.
"Ya abla ben seni anlayamıyorum. Bak ne güzel programlar var televizyonda, otur onları seyret, iş işle, çık dolaş, ne demeye bunlarla uğraşıyorsun?" Bunlar dediği 6 yıldır yazı yazdığım dergi.
Garip, komik, cüzzesinin iriliğinden umulmayacak derecede hareketli bir yardımcım var. Yaptığımı beğenmiyor, saat mevhumu yok, hadi artık evine git, geç oldu demesem iş çıkartacak kendine.  Mutlu, hiç bir şeyden şikayet etmiyor. Kendisinden 15 yaş büyük olduğuma inanmıyor. Evin içinde abla edalarında güle neşe iş yapıyor.
25 yıl içinde hayatımıza  giren diğer yardımcılarımı düşünüyorum. Kimsenin hayatını zorlaştıracak bir şeyler yapmamaya çalıştım bu yaşıma dek. Kimseye iş emretmedim, yaptıkları işin bir ucundan tuttum hep, yardımcılarımın çocukları evimin havuzunda kendi evlerindeymişçesine yüzdü oynadı. hep iyi insanlara rastladım. İstediğimde benim hayatımı kolaylaştıracak kişilere rastlamam bir tesadüf mü? 
Sanmıyorum.
Ne ekersen onu biçersin derdi babaanem. İyi ki güzel şeyler ekmişim.