17 Nisan 2011 Pazar

KART


Bugün birilerine "Kart deyince ne aklınıza geliyor?" diye sorsanız, sorduğunuz 10 kişiden 8'i kredi kartı diyecektir. Bana sorulsa astsubay eniştemizin, ablam ve kuzenlerim 22 yaşındayken henüz evlenmediler diye "22'lik kart tavuk." diyerek alay ettiğini hatırlayacağım.
Ama burada on kişiden 8'inin tahmin ettiği kartlar hakkında konuşmak istiyorum. 
Sevgili arkadaşım Tülay ve oğlu Can ile Adapazarı'nda Kahve Dünyasında oturuyoruz. Tülay'ın tıka basa dolu çantasına gözüm takılıyor. Samimiyetimize güvenerek, "Aç şu çantayı, içinde neler olduğunu merak ettim." diyorum. 
İkiletmiyor.

Sıkı durun, orta boyda bir çantanın içindekiler şunlar;
İçinde 1 liraların olduğu küçük bir cüzdan.
10 kuruş ve 25 kuruşların olduğu başka bir küçük cüzdan.
İçinde IPod kulaklığı bir iki şeyin bulunduğu küçük çanta.
Islak ve kuru mendillerin bulunduğu bir çanta.
Sigara ve çakmağının bulunduğu bir cüzdan.
Açıldığında büyükçe bez torba olan küçük bir çanta.
Yüzüklerinin bulunduğu bir çanta.
İçinde evrakların bulunduğu cüzdan.
İçinde fatura, fiş gibi kağıtların olduğu cüzdan.
İlaçlarının olduğu küçük cüzdan.
Ve, eni ile boyut aynı genişlikte para cüzdanı.
Orta boyuttaki bu çantanın içinde tam 11 tane cüzdan var. 

Fakat para cüzdanını yazmadan edemeyeceğim. İçinde aklınıza gelebilecek her bankanın kartı ve bildiğiniz ve adını bile duymadığınız mağazaların kartları var. 
Cüzdan bu kartlardan dolayı 500 sayfalık bir kitap kalınlığında duruyor. 
O kadar hayret ediyorum ki Tülay gülerek anlatıyor.
Ablası ile birlikte Sapanca'dan Gölcük'e babalarını ziyarete giderken babalarının evinin yakınında Bim Marketle isim benzerliği yapmış sadece o semtte olan marketten bir şeyler almışlar. Kasiyer; " Market kartınız var mı?" diye sormuş.
"Hayır" demişler.
Kasiyer; "Peki verelim mi?" deyince Tülay dayanamamış ve "Verin." demiş.
Bir daha  gitme ihtimalinin hemen hemen hiç olmadığı bir marketin kartı cüzdanında ve atmıyor. Ama işin daha garip kısmını söyleyeyim; Tülay'ın Gölcük'e bir daha gitme ihtimali de yok gibi. Çünkü Gölcük'te tek başına yaşayan babası bir yıl önce vefat etti.

13 Nisan 2011 Çarşamba

MERKEZ


Ablam geldi ya, orta yaşlı kadınların yaptığı gibi evde oturup çay içip kadın programlarını izlemiyoruz.
Evlilik programlarını izleme işini anneme havale edip sürekli geziyoruz. 
Daha önceki yazımda bahsettiğim gibi ben bitap düştüğüm halde ablam yeni şarj olmuş gibi enerjik yerinde duramıyor. 
Taksim, İstiklal Caddesi, Cezayir Sokağı, Cihangir, Asmalı Mescit dolaştık. Cezayir Sokağının adı önceleri Fransız sokağıydı. Fransa'nın ermeni Soykırımını kabul etmesi üzerine sokak Cezayir sokağı olarak değiştirildi. Bunu ablama anlatırken sokaktaki restoranlardan bir garson öyle bir iltifatla içeriye davet etti ki, aç olsak kesin girebilirdik. 
" Nüfus cüzdanınız yanınızdaysa şaraplarımızı tavsiye ederiz."
Gülerek baktığımızı görünce; "Valla çok genç gösteriyorsunuz." diyerek iltifatı sürdürdü. 
Genç göstermeyebilirdik ama sahiden genç hissediyorduk.
Cihangir'de dar sokakların birine park etmeye çalışan arabaya polis müdahale etti.
- 34 TN... Kardeşim sen park ettiğin yeri beğeniyormusun?

Polis anonslarının bazıları gerçekten yaratıcıdır. 
Emekli Emniyet Müdürü Feyzullah Aslan; "Gül güldür, Düşündür" adını verdiği polis telsizlerindeki komik diyalogları ve polislerin yaşadığı komik olayları anlatan bir kitap yazdı. 
..
Kurban bayramında ipini kopartan kurbanlık dana kaçar.
- Vatandaşın beyanına göre orta kilolu, kara renkli, boynuzlu bir tosun kaçmış.
- Merkez; Anlaşıldı. İstasyonlar not alın. 10 dakika önce il merkezinden kaçan tosunun eşkalini veriyorum.

- Merkez
- Dinliyorum efendim
- Şu anda neredesiniz?
- Tam arkanızdayım efendim.
...
- Dinliyorum merkez.
- Camide son durum nedir?
- Cenazeler hareket etti. Mezarlığa seyir halindeler.
..
- Mevki ve yol durumunu bildirin.
- Merkez, hava yağışlı, zemin kuru, yolda kalan araç yok.
- Hava yağışlıysa zemin nasıl kuru oluyor?
- Biz anonsu yaparken tünelden geçiyorduk efendim.

- Merkez Cemal Gürsel caddesinde şüpheli bir paket var.
- Anlaşıldı. Çevre güvenliğini alın, uzman gönderiyorum.
- Merkez uzmana gerek kalmadı paket boş.
- Boş olduğunu nasıl anladınız?
- Üzerinden kamyon geçti efendim.
...
Polis  bir sürücüyü durdurmuş ceza yazıyor.
Arabanın yanından geçerken durup olaya gülen gence sesleniyor;
- Önüne dön, önüne dön. Sen kendi tipine bak soytarı.

Trafik polisi kırmızıda geçen arabayı durdurmak için sesleniyor;
- 34... lütfen sağa çek.
O sırada oradan geçmekte olan başka bir polis otosu espriyi patlatıyor.
- Lütfenini yiyeyim senin. Bu ne kibarlık olum Mustafa.
..
Arkadaşım anlattı. Bindiği otobüs trafiği kalabalık bulup emniyet şeridini işgal edince polis anonsunu duymuş.
- Otobüsçü cezan hayırlara vesile olsun. Sen devam et, ben plakana gönderirim nasıl olsa.

11 Nisan 2011 Pazartesi

TOPKAPI


Aman allahım tam 30 sene geçmiş aradan. Ablam yeni evlenmişti. Ben liseyi bitirmiş, daktilo, muhasebe gibi bilumum kurslara devam ediyordum.
Eniştem, ablam ve ben İstanbul'a müzeleri ve tarihi yerleri görmeye gelmiştik. Topkapı, Dolmabahçe, Yerebatan, Sultanahmet, dolaşmıştık. O günden aklımda kalan Kaşıkçı Elmasının ihtişamı, Padişahların kaftanlarının güzelliğiydi.
24  yıl önce İstanbul'a yerleştiğim halde bu geziyi bir daha yapmak nasıp olmadı.
Ablam ziyaretime geldiğinde iki kardeş atladık otobüse Topkapı sarayına gittik. 
Fiyatlar kişi başı 20 lira. Öğrenciye ücretsiz.

Muhteşem Yüzyıl dizisinden sonra Topkapı Müzesine ilginin arttığı söyleniyor. Fakat müzeyi gezenler ekseriyetle yabancılar. Özellikler Ruslar kafile halinde rehber eşliğinde dolaşıyorlar. Bu tür yerleri gezerken bir rehberle gezmenin daha eğitici olduğunu düşündüğümden rehbere yaklaşıyorum ama kadının rusça konuştuğunu anlayınca bende jeton düşüyor. Rus turistlere türkçe konuşacak hali yoktu ya.
600 yıllık Osmanlı tarihinde 400 yıl devletin idare merkezi olarak kullanılan saray, Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılmış.

Biletlerimizi verdik ve iç avluya geçtik. Asırlık çınar ağaçlarının arasından ilerlerken bahçe işleriyle ilgilenen iki üç işçi birbirleriyle güreş yaparcasına şakalaşıyordu. Yaşları emekliliğe yaklaşmış iki adamın ense tokat şakalaşması sadece bizim değil turistlerin de dikkatini çekmiş hayretle izliyorlardı. Bakışların kendilerine çevrildiğini anlayan işçiler işi abartarak birbirlerini çimlere atmaya çalıştılar. Topkapı Sarayının yanında Edirne Yağlı güreşleri de turistlere bonus olarak sunuldu.
Bazen bir başkasının yaptığı şey sizi utandırır da izlemek istemezsiniz ya aynı böyle bir durumda oradan uzaklaştık. 
Kaşıkçı elması geçen yıllar içinde küçülmüş mü ne?
Padişahlar kısa boylu ve şişmanmış sanki!

Padişah portrelerinin bulunduğu salonda ablamla aynı şeyi düşünüyoruz. Kara yağız padişahlarımız, sarışın beyaz tenli padişahlardan daha az.
Ablam hemen yorum yapıyor. "Tabi sarışın beyaz tenli olacaklar, çoğunun annesi Rus'du."
Bir müzeye para verip giriyorsunuz sonra tekrar para verip başka bir bölüme girmenin anlamsızlığına ne demeli?
Harem dairesine girmek için tekrar bilet alıp 15 lira vermemiz gerekiyormuş. Sanırsanız haremde pembe yanaklı, boy boy cariyeler karşılayacak sizi. Hem beni cariyeler karşılasa ne yapacağım. Hiç ilgimi çekmez.

Kutsal emanetlerin sergilendiği bölüm yerli yabancı bir çok ziyaretçi gibi bizim de ilgimizi çekti. Özellikle Kabe'nin anahtarları olduğu söylenen anahtarları görünce ablam "Bu anahtarları bize iyilikle vermemişlerdir. Kapıyı da götürdüğümüze göre vardır bunda bir iş." diyerek yorumda bulundu. 
Topkapı Sarayından çıktık.
Ayağımda beyefendinin hediyesi spor ayakkabılar, iki aydır haftanın 5 günü yürüyorum, sözde antrenmanlıyım. Eve dönelim dese ikiletmeyeceğim.
Ablam; Şimdi nereye gidiyoruz? diyor.
Bu kadının enerjisine yetişmek mümkün değil. 





9 Nisan 2011 Cumartesi

KÖPEKLERE FISILDAYAN ADAM


National Geographic kanalda "Köpeklere Fısıldayan Adam" adlı bir belgesel var. Bu programa rast geldikçe hayret ve hayranlıkla seyrediyorum. Hayretim adamın köpekler üzerindeki harika etkisine değil Amerikan halkının köpeklere olan düşkünlüğü.
Amerikan aileleri köpeklere çocuklarından daha çok değer veriyorlar. 18 yaşını geçmiş her bireyin evden çıkıp gitmesi gerektiğini  düşünürlerken köpeklerine ölene kadar bakıyorlar.
Bu köpekler de o kadar şımarmış ki pek çoğu evin idaresini ele geçirmiş durumda. Utanmasalar ev sahiplerine "Benden izinsiz adım atamazsınız" diyecekler. O kadar yani. Amerikalı köpek severler de bakmışlar iktidar elden gitti, ısırıklar, tırmıklar, ortalığı dağıtmalar aldı gidiyor; "Yetiş köpeklere fısıldayan adam" diyerek çağırıyorlar adamı.

Bir bölümde çamaşır makinesinden rahatsız olan köpek evde hır çıkartıyor diye komşuda çamaşır yıkayana rast geldim. Aynı aile köpek rahatsız oluyor diye mutfaklarında yemek yapmayıp bahçede barbekü yapıyor sürekli. Efendim köpek yemek yapılmasını istemiyormuş. Gerçi bu konuda biraz işkillendim. Sanırım evin hanımı yemek yapmaktan hoşlanmıyor kabahati köpeğe atmış. Nasıl olsa köpek ota çöpe hırlıyor, olay çıkartıyor ya.

Bu bölümde kocaman bir Amerikan evi, hali vakti yerinde ana kız yaşıyorlar. Kız evde kalmış ama kız kurusu değil de kız irisi. Anne de aynı ebatlarda akça pakça oturmuşlar kanepeye köpeklerinin yaptıkları sözüm ona yaramazlıkları anlatıyorlar. Bu köpeğin yaptığının onda birini bir Türk ailesi yaşasa köpek evden atıldığına dua edebilir. Sokağa çıkın bakın. Kuyruğu kesilmiş, kuyruğuna teneke bağlanmış, ,işkence görmüş, kulakları kesilmiş bir çok kedi ve köpeğe rastlamanız mümkündür. O yüzden bizim çomarlar şükrederek miskin miskin otururlar. Havladıkları zaman bilin ki ya eve hırsız girmiştir, ya da sizin sevmediğiniz biri mesela kayınvalide, elti, meraklı komşudur gelen.
Neyse anne kız dertlerini anlattılar. Köpekleri şikayet ettiler ama köpekler de kucaklarında yayılmış duruyor. Köpek dediğine bakmayın, ikisi de fareden biraz hallice küçük yüzlü cin bakışlı iki Kaniş.

"Paris Hilton'un köpeği daha popüler bizim şansımıza da bu meymenetsiz aile düştü." dercesine bakıyorlar. Evde ortalığı ayağa kaldırmaları, havlayıp ısırmaya çalışmaları bu tahminlerimi doğrular nitelikte. 
Köpeklere fısıldayan adam neler yapmaları gerektiğini uzun uzun anlatıyor. Disiplinin sizde olduğunu belli edin, bağırarak değil hareketlerle otorite kurun, köpekle göz temasını bırakmayın diye fikir veriyor. Bu konuşmalar sırasında televizyonu açtıysanız bu tavsiyelerin insanlar için olduğunu düşünmeniz mümkün. 

Sonra başlıyor onlarlı eğitmeye. Tasmalarından tutarak bekliyor. Havladıklarında serçe tasmalarını yakalıyor, gözlerinin içine bakıyor. Bir süre sonra iki küçük canavar esneyen, sakin, sevimli yaratıklara dönüşüyor.
Sonra anne kıza köpekleri kimin gezdirdiğini soruyor. 
Kız kendisinin yürüttüğünü, annesinin köpekleri yürütmediğini söylüyor.
Köpeklere fısıldayan adam anneye soruyor;
-Yürümemen için bir nedenin var mı?
Bize sorulsa bin bahane bulacağımız bu soruya kadın dürüstlükle cevap veriyor.
-Tembelim.
...
Peki köpeklere fısıldayan adamın adı neymiş dersiniz?
Köpeklerimize sıkça taktığımız bir isim.
"Sezar"

7 Nisan 2011 Perşembe

İSİM - ŞEHİR - HAYVAN


Benim Jenerasyonun çok iyi bildiği, sıra eşyaya geldiğinde takılıp kaldığımız bir oyun. Eğlenceli zevkli çekişmeli.
Yılmaz Özdil'in kitabının adı. 
İsim- Şehir- Hayvan.
Sessiz sedasız kitapçılarda yerini aldığında en çok satanlar listesinde ilk sıralarda olacağının da sinyallerini veriyor. Bazı yazarlar gibi  çok satılıp hiç okunmayanlar gibi olmayacak. Yılmaz Özdil'in Hürriyet'te ki köşesinde yazdıkları olmasına rağmen benim gibi her gün yazılarını takip edenler bile tekrar tekrar okumak için alacaklar kitabı. 
Önsözünde bir sürü meslektaşına yer vermiş. Ama ben en çok Ertuğrul Özkök'ün yazısını beğendim. 

Şöyle diyor Özkök;
"Mahallenin rahatını kaçırır.
Yani işin aslına bakarsan, hepimiz Yılmaz'ın gizli hayranıyızdır. Taklit etmeye kalksak bir türlü beceremeyiz. 
Baş edemeyiz onunla.
Böyle bir zeka ile aynı mahallede yaşamaksa, zor zanaattır.
Görmezden geleyim deseniz, mümkün değil görürsünüz. Herkesin yaşlandığı bu mahallede o Benjamin Button gibi her gün daha da gençleşerek, çocuklaşarak karşımıza çıkar. Kurtuluş yoktur kaçamazsınız.
Gıpta ile kıskançlık arasındaki o incecik çizgide cambazlık bitap düşürür sizi.
Ona düşman olmanın manası yoktur, sizi çıldırtır.
Kıskanmak çare değildir, sizi çatlatır.
En iyisi tevekküldür.
Kabullenmek, onunla yaşamayı öğrenmektir."
..
Bekir Coşkun uzun yıllar yazdığı sayfasının yeni sahibi için şöyle diyor;
"Yaşam boyu gözüm hep arkada kaldı. Dut ağacındaki salıncak, üç tekerlekli bisiklet, simit kokan sabahlar, mısır patlatılan sonamız, ilk haberimin yayımlandığı gazetenin gömleğimdeki mürekkebi..
Bir tek şeyde gözüm arkada kalmadı; sevgili Yılmaz Özdil'in eski köşemde yazı yazmasında.
Her sabah açıp okuduğumda, içinde kendimi bulup da, her sabah yudum yudum içtiğim yazıların kitap hali bu."
...
Okuduğumuz anda "Ya ben niye düşünmedim bunu?" dediğimiz yazılarında Cem Yılmaz'ın tabiri ile Güldürürken düşündüren adam. Yılmaz Özdil.
Benim başucu kitabım oldu bile.

5 Nisan 2011 Salı

KOÇ


Blogumun yanındaki reklamlarda Koç Üniversitesinin reklamını görünce 5 yıl önce kızımı yurduna yerleştirdiğimiz gün geldi aklıma. Arabanın arkasına eşyalarını, küçük bir televizyonu koyup çıkmıştık yola. Yol boyunca Koç başı amblemli tabelalar ile yol bulmamızda yardımcı oluyordu ama, İstanbul bitti yol bitmedi derken Sarıyer sırtlarında Boğazın Karadeniz'e ulaştığı yere yakın, ormanın içinde bir kapı çıktı önümüze. Harry Potter izleyenlerin hatırlayacağı Hogwards Büyücülük okulunun binasına benzer bir ortamda çevremize hayranlıkla bakarak ağaçlıklı yolda yurtlara ulaştık. Üçer katlı taş binalardan oluşan yurtlar bile başlı başına o okulda okuma isteği uyandırıyordu insanda.

Kızımın okuduğu 4 yıl boyunca sık sık ziyaretine gittik. O da ilk yıl haftasonları geldiği halde son yıllarda daha az gelmeye başladı. 
İstanbul'a kar ilk oradan yağar, son olarak orada biterdi. içeriye girdiğinizde "Nerede bu öğrenciler?" deme ihtiyacı duyardınız. Sanki öğrencilere içeriye girdikleri andan itibaren çip takmışlar ve taşkınlık yapmaları önlenmiş düşüncesi belirirdi insanda. Dört yıl boyunca sıkça gittiğim bu okulda bir kez bile sarmaş dolaş gençler görmedim.  Bağıran, yüksek sesle konuşan kimseye rastlamadım. Bu yazıyı yazarken kızıma sordum o da teyit etti.

Sanırım her öğrencinin hayalini kurduğu okullardan biriydi Koç Üniversitesi.
Görkemli festivallere, etkinliklere ev sahipliği yaptı. 
Mezuniyet törenleri filmlerde izlediğimiz Oxford, Cambridge Üniversitelerinin mezunuyetleri gibi görsel bir şölen gibiydi. Kızım Koç Üniversitesinde mutlu oldu, beni de anne olarak mutlu etti. Rahmetli eşim mezuniyetini göremedi. Belki de kızım tam kepini fırlatırken, yukarıda bir yerlerden ıslıkla tezahurat yapıyordu. Kimbilir..
Blogumun kenarındaki Koç reklamı aldı beni geçmişe götürdü. 

4 Nisan 2011 Pazartesi

LOP


Büyük çılgın kızımla aramızda psikolojik bir savaş var.
Bilgisayarımı açıyorum, arka planda bir gün önceki iştah açıcı kek gitmiş, kulakları aşağıda gri  tavşan bana bakıyor. Gri renkli düşük kulaklı tavşan dokuz karede öyle bakıyor gözümün içine. Maillerimi açıyorum, "Bence lop tavşanı hakkında yazı yazmalısın." diyen yazılar. Beraber olduğumuzda mutlaka Lop tavşanının bahsi geçiyor. Rusya bile  soğuk savaş döneminde Amerika'dan bu zulmü görmemiştir. Allahım ne yapsam bilemiyorum.
Sabah 8 de çıkıp akşam en erken 8 de eve geldiği bir işi var. Hafta sonları bir gün mutlaka dışarıda. O tavşana bakacak ne zamanı var ne de niyeti. Bu sefer kararlıyım oyununa gelmeyeceğim. 

Peki bu lop tavşanı da neyin nesi diyerek araştırdım ki Bakırköy tren istasyonundan çarşıya doğru inen yokuşta 20 liraya satılan, biraz pazarlıkla 10 liraya alabileceğin tavşanın 150 lira olanı.
Bakırköy'dekiler yavru da bunlar kuzu büyüklüğünde mi diyeniniz varsa hemen cevap vereyim. Hayır.
Lop tavşanlarının görülen tek farklılığı kulaklarının bildiğimiz tavşanlar gibi dik değil aşağıya doğru düşük olması.
Görseniz asgari ücretle geçinmeye çalışan işçi mahçubiyetiyle bakıyor. Ama ben biliyorum ki diğer tavşan kardeşlerinden pahalı satıldığı için utanıyor, o yüzden kulaklarını indirmiş.
Hollanda lop tavşanı bilgisayarımın arka planından bana baktıkça rahatsız oluyorum. Vicdan azabı gibi birşey bu.
Ben inatla pasta, dondurma ve bilumum çiçeklerle bu sayfayı değiştirdikçe o bir şekilde karşıma çıkıyor.
Anne kız inatçıyız, soğuk savaş devam ediyor.
Dur bakalım ne olacak?

2 Nisan 2011 Cumartesi

TENİS


Bir spor müsabakası izleyeceksem tenis izlemeyi tercih ederim. Hem kimse kimseyi itip kakmıyor hem de seyirci sakin.
Bundan 10 yıl önce tenis kulübüne  üye olup derslere başladığımda annem de bizimle birlikte kalıyordu. Hem iş, hem küçük bir çocukla uğraşırken bir de tenis oynamam annemi sinirlendirmiş. "Başımıza Kemal Derviş kesildin." diyerek tepki göstermişti.  Tenisi Hülya Avşar'dan duyan orta halli Türk ailesi Hükümetin para işlerinden sorumlu bir bakanının ayağında şekilsiz bir şortla tenis oynamasına zaten kıl olduğundan, bu spora tepkiliydi.
Fakat hakkını yemeyelim o dönemlerde Ermeni asıllı ABD'li tenisçi Andre Agassi bandanalarla bağladığı uzun saçları ile bütün kadınların rüyalarını süslüyordu. Andre saçını kestirdi, kendinden yaşlı çirkin bir tenisçiye aşık oldu tenisin kadınlar üzerindeki etkisi de kayboldu.
Bir de tenis hocalarının ekseriyetle çok yakışıklı olmalarından dolayı erkeklerin bu işten pek de hazzetmediği fikrindeyim. 

Sonra tanrı Rus asıllı Anna Kournikova'yı yarattı. Bütün tenis turnuvalarına gün doğdu. Uzun yıllar Dünyada en çok beğenilen kadın sıralamasında ilk sıraları kimseye vermedi. Aslında son dönemlerde Amerikalı  azman kardeşler Venus ve Serena Williams kardeşler Winbledon da dahil olmak üzere bir çok tenis turnuvalarını kazanmış olmalarına rağmen Anna Kournikova kadar sevilmediler. Bunun nedeninin Venus ve Serena'nın tenisçiden çok sumo güreşçilerine benzediğini söyleyeceğim ayıp olacak.
Tenis oynamak kadar seyredenleri de seyretmek eğlencelidir. Oynayanların topunu takip etmek için baş sürekli bir sağa bir sola gider. Uzaktan bakıldığında aynı anda sağa ve sola bakan insanları görünce, seyircilerin toplu halde ayin yaptığını bile düşünebilir insan.  

Aslında uzmanlara göre her yaşta yapılmasının bir zararının olmadığı  spor olarak bilinir tenis. Dünyada 85 yaşından büyükler için düzenli yapılan başka bir müsabaka yoktur. Geçmişi 1800 yıllarına dayanır ve tabi ki pek çok şey gibi İngiltere'den çıkmıştır.
Bizde tenis sporunun fazla benimsenmemesinin nedenini seyirciye bağlıyorum. Çünkü tenis oynamak kadar seyretmek de belli kurallara bağlıdır. Müsabakayı izlerken mutlak sessizlik gerekir ve bu bize uymaz. Hatırlarsınız "1-2-3 Tıp.." diye bir oyun bile icat etmişiz. Yani aslında susmayı pek bilmediğimiz için "Hele ne kadar sessiz durabileceğiz" diyerek kendimizi sınarız. Bağırıp sporcuyu ve hakemi taciz etmediğimiz spor bize yavan gelir.

Ekşi sözlük yazarlarından biri tenisi çok güzel özetlemiş;
"Çok havalı bir spordur, çantası, topu, giysisi, raketi. Haftada üç gün gidince insanın evde de Ropdöşamr giyesi geliyor. Fakat ertesi gün kahveye çağırıyorlar adamı. Gidiyorsun taş dizmeye, küfürler havada uçuşuyor özüne dönüyorsun. Kahvedekileri toplayıp korta götürebilirmisin, götüremezsin. Senin neyine tenis. Okeye devam.."

31 Mart 2011 Perşembe

İKİZ..YES İT İS


Büyük kızımı doğurduktan sonra beş yıl çocuğum olmadı. Aile olarak çocuk doğurmada cimri olduğumuzdan ikinci çocuk için tedavi görmek zorunda kaldım.
Annemin ikiz olması, tedavi gören annelerin ikiz çocuğu doğurma ihtimallerinin yüksek olduğu hakkındaki duyumlarımdan dolayı kendimi ikiz çocuğa öğle bir hazırlamışım ki, doktorum ultrasonda bebeğin kalp atışlarını dinlediğinde  "İkiz değil mi yani?" diyerek üzüldüğümü hatırlıyorum. Benim haricimde odada bulunan herkes gülmüştü.
İkiz çocuk doğurmak bir mucizeye iki kez tanık olmak gibi gelir bana.
Bazı ikizler çocuklukları ile ilgili anılarında muzip sevimli şeyler anlatırlar.
Ebeveynlerinin dalgınlıklarından yararlanan da olur öğretmenin dikkatsizliğinden de.
İki kez aynı çocuğu yıkayan, aynı çocuğa mama veren annelerin anılarını gülerek dinledim.
İkizler Dünyanın her yerinde sevgi ile karşılanır.
Orta çağda kraliyet ailesinde doğan ikizler hangi kardeşin tahta geçeceği konusunu gündeme getirir ve sorun olurdu.
Bazı kızılderili kabilelerinde ikizlerden biri yanlışlık sonucu doğduğu inancıyla öldürülürdü.
Hatırladığım en ünlü ikizler dünyaca ünlü piyano sanatçıları olan Güher- Süher Pekiner kardeşlerdir.
Dünyadaki ikizlerin sayısı 125 milyon.
Türkiye'nin en uzun yaşayan ikizleri 1915 doğumlu Esma ve Hediye nine.
Rusya'da 1700 yıllarında Fyodor Vassilyev isimli bir kadın tam 16 kez ikiz çocuk doğurmuş.
Dünyanın ilk tüp ikizleri Avusturalya'dan 1981 yılında doğan Stephen ve Amanda.
11 kasım 1995 yılına doğan Pegy'nin ikizi Erik ondan tam 84 gün sonra 2 Şubat 1996 yılında doğdu.
İkizlere rastlama sıklığı 80 doğumda bir.
Halen yaşamakta olan en yaşlı ikizler 1899 yılında doğmuş ve halen Arkansas'ta yaşayan Gertrude ve Pearl.

Bu yazıyı yazarken ikiz oğlu olan arkadaşım anlattı. Bebekler yeni doğduğunda gece kalkıp onları besliyor altlarını değiştiriyor ve yatırıyormuş. Yine bir gece uyku sersemi kalkmış bebeği emzirmiş, altını değiştirmiş yatırmış. Birazdan diğerini almış emzirmiş, altını değiştirirken aynı çocuğu emzirip bezini değiştirmeye çalıştığını fark etmiş. Biz nasıl fark ettin diye sorunca; "Bir tanesinin kalçasında ben var, oradan anladım."

29 Mart 2011 Salı

BİZ TÜRKLER


Sevgili Şölen mail adresine "Türkleri Anlama Sanatı" kitabından bir bölüm paylaşmış. Ben de sizinle  paylaşmak istedim.
Madde 7: Hesap ödeyen erkek, hesabı ödemek için gereken işlemi masanın altında yapar.Türk erkeği ödediği hesabı masadakilerin görmesini istemez. Eğer görürlerse ayıp olacağını düşünür ve karşıdakilerin 'Ulan amma da görgüsüz herif, hem ısmarlıyor hem de hesabı gözümüze sokuyor' demesinden çekinir. Böyle bir davranışa bir de Eskimo erkeklerinde rastlanılabilir.

Madde 11: Türkiye'de ilk, orta, lise, üniversite, yüksek lisans, doktora fark etmez, sınav kağıtları dağıtılırken, bir öğrenci mutlaka 'Hocam istediğimiz sorudan başlayabilir miyiz?' sorusunu sorar. Aynı öğrenci, öğretmen haftaya sınav yapacağını bildirdiğinde kaçıncı sayfaya kadar sorumluyuz hocam' sorusunu soran ama yine de sınava çalışmayan öğrencidir.
Madde 25: Tüm ısrarlara rağmen misafir 'Yemeyeceğim yeter!' diyorsa, Ev sahibi son kozunu değerlendirir ve ilahi gücü cümle içinde kullanıp 'Bak Allah'ın adını verdim' diyerek misafiri köşeye sıkıştırır.. Misafir bunun üzerine midesi dolu olsa da, ilahi kudret korkusundan mıdır kaçış yolu kalmamasından mıdır, ne var ne yoksa bir çırpıda yer.

Madde 34: Üzerinden araç geçsin ve temizlensin diye iş yeri paspasları cadde ortasına fırlatılır. Sinek avlayan esnaf Türkiye'de temizlik hastası kesilir. Alır eline hortumu baştan aşağı dükkanının bulunduğu caddeyi, kaldırımları bir güzel sular. O da yetmez, yandaki caddeleri ve sokakları da sulamayı iş edinir. O arada paspaslar da temizlikten payını alır.
Madde 46: Durakta değil de, her el kaldıran yolcu gördüğünde duran otobüse
halk otobüsü denir. Halk otobüsü halkı kırmaz, durur. Halk otobüsünün belediye otobüsünden tek farkı budur.

Madde 49: Şehirlerarası otobüs yolculuklarında kan bağı yoksa (karı,koca, yeğen, yenge gibi) bayan yanına erkeğin oturması firma tarafından kabul edilmez.. Türkiye'de en önemli namus bekçileri otobüs muavinleridir. Muavinlere göre birbirlerini hiç tanımayan iki karşı cinsin, mesafe olmaksızın seyahat etmesi, ateşle barutun birbirine bitişik iki koltuktan bilet alması gibi bir şeydir. Buna asla izin vermezler. Ancak gidilecek yol boyunca erkeğin yanına oturtmadıkları genç kızı kesmeyi de ihmal etmezler.

Madde 64: Kafa bir yere çarptığında şişmesin diye çiğnenmiş ekmekle ovalanır. Türklerin 'Kendi kendine tedavi' yöntemleri sadece bunlarla bitmez. Ağrıyan yere sıcak tuğla konur. Isıtılmış çay bardakları ile sırt çekilir. Arpacık çıkmış göze sarımsak sürülür. Kesilen ve kanayan yere tütün basılır. Paslı çivi batan yer sopayla dövülür. Burkulan yere biftek bağlanır. Yanan yere diş macunu sürülür.
Madde 66: Bütün ilaçlar buzdolabında saklanır. Buzdolabının kola, su, gazoz koyulan bölgesi ilaçlara yetmeyince, ilaçlar yumurtaların bulunduğu alanda, kurumuş yarım limonlara komşuluk yapar.
 ...