2 Ağustos 2010 Pazartesi

MISIR


Mısır evi  terk etti.
Bir yıl önce tam da bu aylarda küçük kızıma doğum günü hediyesi olarak almıştık.
Beyaz ufacık bir Hint Bülbülü. Bülbül dediğin güzel ses çıkarır. Bizim mısır sürekli detone olur, hiç ahenk tutturamazdı. Sessizce saatlerce durur tam bir telefon konuşması yapacağız minicik cüssesinden umulmayacak bir sesle ortalığı birbirine katardı. Ne konuştuğumuzu anlayamadığımız için sinirden bir kaç kez üzerine yastık fırlatmışlığım bile var.
Dehşete düşmeyin, o kadar seri bir hayvan ki ben daha yastığı kapmadan  kafesinin üzerinden avizeye uçmuş olurdu.

Kafesinin üzerinden diyorum çünkü yıkanmak için hazırladığımız suya girsin diye kafesin kapağını açtığımız andan itibaren onu içeriye sokmak mümkün değildi.
Çaktırmadan içeriye giriyor, gözü etrafta yemini yiyip hemen dışarıya kaçıyordu.
Salonda koltuğun üzeri, abajur, avize, her taraf ona aitti.
Temizlik günlerinde sinir olur, kaçsa da kurtulsam diye şikayet etsem de içten içe alışmıştım bu yabani şeye.
Kafes hayvanlarının adeti olan hiç bir şeyi yapmadı. Elimize gelmedi, omuzumuza konmadı, oyunlar yapmadı.
Nev-i şahsına münhasır bir hayvandı.

Bir gün boyunca sesi kulaklarımızdan gitmedi.
- Sesini duydum geldi, diye camlara koştuk.
Gelsin diye bekledik.
Çünkü biz gelsin diye bekleyenlerdendik.
Alışıktık gidenlere..
Ağlayamadık bile..
Bir dostumuzun  rahmetli eşimin ardından yazdığı şiirdeki  gibi;
Gitti giden göz yaşlarımız gibi..



1 Ağustos 2010 Pazar

DAHA BİTMEDİ


Eskiden boğaz vapurlarında Jilet satan adamlar vardı. Vapurun hareketiyle oturduğu yerden kalkar, dikdörtgen sert kapaklı valizini açar, önce Jileti anlatır, ardından da " Daha bitmedi." diyerek tırnak makası, tükenmez kalem, İğne iplik seti, leke ilacı gibi aklınıza gelebilecek ıvır zıvır ile promosyon yapardı.
Eskiden İstanbul' da oturmuş, vapura binmiş birinin bu satıcılardan en az bir kez bir şeyler almışlığı vardır.
Leke ilacı leke yapar, tükenmez kalem zaten tükenmiş olur, tırnak makası kesmezdi. Ama ne fark eder.
Evin bir çekmecesinde " Belki lazım olur." diye saklanırdı. Yanağına küçük gazete kağıdı yapıştırmış dolaşan adamlar çoğunlukla vapurdaki satıcıdan alınan kör jiletle traş olan adamlardı.

Televizyonun sol üst köşesinde doğrudan satış yazıyor.
Yaşlıca bir adamla genç bir kadın ingilizce anlatıyor. Bizimkiler de türkçe tercüme etmiş.
Havuçlarınızı eşit bir şekilde doğrayabilirsiniz.
Soğanlarınız artık göz yakmayacak.
maydanozlar istediğiniz incelikte olacak.
Patatesleriniz aynı boyda olacak.
Bunlar için satın almanız gereken robotun bir çok bıçak seçeneği var. Yukarıda saydığım her şey için ayrı bir bıçak, rendeleme için ayrı, kesme için ayrı, doğrama için ayrı.
Bunları kullanıp hepsini yıkamaya kalksanız bir bulaşık makinesi dolar. Yanına bir bardak bile sığdıramazsınız.

Başka bir kanalda plastik görünümlü kalın bir kemer. İçine motora benzer bir aparat takmışlar. Pille çalışıyor ve titreşimle yağları yaktığı söyleniyor. Piller bu güçle çabucak biter bunun için bir servet ödemeniz gerekir demiyor.
Reklam için kullandıkları kişiler vücut çalışmış bir genç veya hoş bir  manken oluyor.
..
Başka bir yerde korse reklamı var. Sanki zeka özürlü birine mal satar gibi aynı kelimeleri defalarca tekrarlayarak, "Elbiselerin içinde artık daha fit görüneceksiniz" diyor.
Bu sıcak havalarda daracık korseleri giyecek bir akıllı arıyor. Hatta korse alana zayıflatıcı Jel bedava diyerek ürünü cazip hale getiriyor.

Çok iyi hatırlıyorum. Body ile başlayan çeşitli aletler yıllar önce yok satmıştı. Tanıdığım bir sürü akrabanın evinde tam orta yerde şekilsiz karın ve kalça erittiği söylenen aletler olur, o aletlerin olmadığı evler küçümsenirdi. 
Bu aletleri yapan firmalar müthiş pazarlama yeteneği ile her yıl yeni bir  sürümü tanıtıyorlar ve eskileri değersiz kılıyorlardı.
" Bakın bu alet kullanmadığınız zaman kıvrılıyor ve yatağınızın altına kolayca giriyor."
" Bey bak yatağın altına giriyormuş. Bunu da alalım."
Çevremde bu aletlerle bir gram zayıflayan birine rastlamadım. Hatta bu aletleri yanlış kullanmaktan dolayı belini zedeleyenler bile olduğunu biliyorum.

Sahneye bir dansöz çıkar. Ona özenen ev hanımı  dansöze nispet yaparcasına önce oturduğu yerden sonra da çevredekilerin gazıyla tam dansözün karşısında oynamaya başlar.
Durum aynı bu şekilde. 
Televizyona bir manken çıkar. İncecik vücuduna bel inceltici aleti takar. Bizim gibi elma tipli, armut tipli tombik kadınlar manken gibi olma sevdası ile jelleri aletleri, korseleri ne bulursak belimize sarar gezeriz.
Yok böyle bir kolaylık.
Lütfen önce anne ve babamıza bakalım. 
Taş çatlasa ve şansımız varsa onlardan 5 bilemedin 10  kilo az olabiliriz.
Genetiğimiz sağ olsun...

30 Temmuz 2010 Cuma

TİMSAH GÖZYAŞLARI


4 Yıl önceydi.
Büyük kızım " Sana bir profil oluşturalım." dediğinde;
" Aman yandan olmasın. Burnum güzel değil." dediğimi hatırlıyorum.
" Yok öyle değil. Facebook'a gireceksin."
"Anne facebook'da ne işin var." Grubuna katılmak için beni facebook'a kayıt etti. Önce kayıt edecek, sonra da ne işin var diyecek iyi mi?
- Senin yüzünden girdim. diye sürekli yüzüne vurdum.
Çoluk çocuğun eğlence mekanı olarak düşündüğün siteye yoğun çalışma tempom içinde bakmak fırsatı bulamıyordum.
O zamanki iş ortağım, daimi dostum ve sevgili arkadaşım Neslihan ile boş bir günümüzde arkadaşlarımızı aradık.
Geçen 4 yıl boyunca görüşmediğim okul ve iş arkadaşlarımla, eski komşularımla, uzak akrabalarımla merhabalaşma fırsatım oldu.
Bazı arkadaşlarımın hala bekar olduğunu, başka bir arkadaşımın boyunca yeğeni olup onu evlendirdiğini, bir başkasının eşinden boşanıp" Yaşasın Özgürlük." dediğini görüyor, haber alıyorum.
Sanal alemde oturduğun yerden gerçek hayatlarda neler olduğunu öğrenme fırsatı doğdu herkese bu sayede.

Arkadaşımın Psikoterapist olan oğlu Çağatay Öztürk; Bir TV kanalında Özel hayatlarını paylaşım sitelerinde en ince ayrıntısına kadar sergileyenleri  Teşhirci, Onları izleyenleri de Röntgenci olarak yorumlamış. Sanatçılar, köşe yazarları hak verenler ve vermeyenler olarak ikiye ayrılmıştı.
Bakıyorum da yaşları 15-16 arasındaki kızlar bikinili, makyajlı, garip pozlarda resimlerini paylaşıyorlar bu sitelerde.
Çağatay Öztürk'e hak vermemek elde değil.
Dünyada Facebook'u en çok kullanan ülkeler arasında üst sıralarda olduğumuza göre büyük, küçük Teşhirciliğe ve Röntgenciliğe pek meraklı olduğumuz da ortaya çıkıyor.
Yani bir çok şeyde olduğu gibi paylaşımda da amacından sapmışız.

Kızlarım araştırmacı bir ruhla Uğur Dündar'a rakip olmayı düşünüyorlar herhalde. Şimdi de Kuş Cıvıltısı olarak tabir edilen Twitter'a ilgi göstermeye başladılar.
Twitter facebook'dan farklı olarak bir çeşit anlık ileti gibi bir paylaşım sitesi.
Cumhurbaşkanımız kendisine yöneltilen eleştirileri basın sözcüsü kanalıyla değil de Twitter aracılığı ile bizzat kendi cevaplıyor. Zaman zaman içini döküyor.
Yeni yetme mankenler " Şimdi duşa giriyorum" gibi abuk bir bildirim paylaşıyor.
Bir köşe yazarı, hoşlanmadığı başka bir köşe yazarını, yazılarına ters düşen bir mekanda yakaladığını gammazlıyor.
Eski bir gazete patronunun gazeteci eşi,  gazetede kendisine verilen yer az olsa gerek sürekli yazacak bir şeyler buluyor.
ABD başkanı tatil için gideceği yeri paylaşıyor.
Amerikalı aktör kendisinden yaşça büyük sinema sanatçısı eşinin popo resmini çekmiş paylaşıyor.
Yüz Kitabı...Kuş Cıvıltısı..
Bekliyorum sonunda birbirimizi yiyeceğiz ve "Timsah Gözyaşları" diye bir paylaşım sitemiz olacak.

29 Temmuz 2010 Perşembe

DOĞAN GÖRÜNÜMLÜ ŞAHİN


Bizim nesilin mizah severleri Gırgır ve Fırt dergisini iyi bilir.
Orada Zihni Sinir adında bir mucit vardı. Öyle garip icatlar yapardı ki " Hadi canım sende" derdiniz. Zihni Sinir denilen namı değer gözlüklü komik bir çizgi kahramandı.
Sonraki yıllarda çetrefilli buluşlar yapan yurdum insanına Zihni Sinir demeye başladık.
Bizim insanımız Şahin görünümlü Doğan, Mercedes görünümlü Serçe yapmaya pek meraklıdır.
Mercedeslerin  önlerindeki yıldız armalarını  itinayla söküp, kendi doğan, şahin, kartal gibi kuş isimleri takılan arabalara yerleştirirlerdi. Bu uygulamadan en çok da Almancılar zarar görürdü. Çünkü Almancıların haricindeki mercedes sahiplerinin zaten bir garajı vardı.

Artık bu uygulama yapılmıyor sanırım derken gazetede okuduğum haber   "Aşmışız." dedirtti. Adam Fiat marka 10 yıllık arabasının üzerini keserek üstü açık araba yapmış, bunu da kanarya sarısına  boyamış. " Herkes arabama bakıyor." diyor.
 Bakarlar tabi.
Biz Ferrari ye çok benzin yakıyor diye tüp takıp hava atan  bir milletiz. Allahtan ferrari şirketi durumu öğrenip dehşete düşmüş. Parasını geri verip şahıstan arabayı almış, İtibarlarını düzeltmişler.
Aslında dünyanın her yerinde araçlar modifiye yapılır. Bazıları inanılmaz güzel olur. Discovery kanalda böyle bir program var. Vücutları dövmeli bip sesinden anlaşıldığına göre bolca küfürlü konuşan iri yarı adamlar, hurda bir arabayı alıp aslına sadık kalarak harikalar yaratıyorlar.
Arabanın markası ne ise o markanın özelliklerine dokunmadan yapıyorlar bu işi. Bizim modifiye anlayışımız arabayı mutant yapmak. Yani ne olduğu belli olmayacak garip bir yaratık.
Öğrendiğime göre bazı uyanıklar arabaların yolu daha iyi kavrayabilmesi için bagajına beton döküyorlarmış.
Bu arabaların aerodinamik aksanını yapmak için uzun saatler, haftalar, aylar geçiren mühendislerden daha iyi anlıyor bizim sanayideki recep usta.

Geçen yıl arabamda çıkan bir arızadan dolayı sözde ucuz olacak diye, servise değil de Karadenizli tanıdık bir ustaya arabamı emanet ettim.
Araba bana servisten daha pahalıya mal oldu. Parçalar garanti kapsamında değildi.
Arabayı tamirden aldığım gün trafiğin çok yoğun olduğu dört yol ağzında kaldım. Bir saat trafiği allak bullak ettim. Arabadaki arızadan dolayı yolun ortasında kaldığımı bilmeyen sürücüler kadın şoförler hakkında bir sürü yorumda bulundular.
Bazıları işi daha da ileriye götürüp; "Bu arabayı sana alanda kabahat." diye seslendi.
Sonunda bizim Karadenizli usta çırağıyla geldi. Arabanın orasına burasına şöyle bir baktı ve yanındaki gence aynen şöyle dedi;  
- Ula Necati bunun deneme sürüşünü yapmişmiydun?

28 Temmuz 2010 Çarşamba

SERSERİ MAYINLAR


Arkadaşlarımın tavsiyesi ile Ferzan Özpetek'in Serseri Mayınlar Filminin DVD'sini izledim.
Okumak için Roma'ya giden bir genç, okul bitince kasabasına geri dönüyor.
Babasının makarna fabrikasında abisi ile birlikle işi yönetmesi beklenirken, genç adam abisine Gey olduğunu ve yazar olmak istediğini söylüyor.

Bir akşam yemeğinde durumu bütün aileye açıklama kararı almışken, yemekte abi ondan önce davranarak kendi bir itirafta bulunuyor. Uzun bir zamandır gey olduğunu ve fabrikada çalışan bir adama aşıkken kimse fark etmesin diye onu işten çıkardığını söylüyor.
Baba kalp krizi geçiriyor, masalar devriliyor, genç adan kendi itirafını yapamıyor.
Ortaklarının genç kızı ile fabrikanın başına geçmek zorunda kalıyor. 
..
Filmde İtalyan oyuncular var. 
Herkesin rolü üzerlerine tam oturmuş. 
Serseri Mayın ismi  evin erkeklerine değil, aslında kayınbiraderine aşık olduğu halde kocasıyla evlenen yaşlı büyük anne için söylenmiş.
Gey toruna aşık olan ortaklarının kızına söylediği söz çok güzel.
"İmkansız aşklar hiç ölmez." diyor. 
Düğün gününde kayınbirederine gittiğinde adamın onu sevdiği halde abisine geri götürdüğünü anlatarak.

Oğlunun gey olduğunu anlayan babanın tepkileri görülmeye değer. Bağırıyor çağırıyor, parasını pulunu alarak oğlunu evden kovuyor.
Film italyancaydı. 
Türkçe alt yazılı izledim ama eminim bazı konuşmalarda küfür de ediyordur. Yani bizdeki bir babanın tepkilerini gösteriyor. 
Elinde kalan küçük oğlu ile mutlu olduğunu göstermek için kasaba meydanında bir kafeye içmeye götürüyor onu. Etrafta gülen insanları görünce " Herkes biliyor." diyerek ağlamaya başlıyor.
Bu arada kendisine masaj yapan yaşlıca bir kadınla karısının bildiği bir ilişki yaşıyor.
..
Roma'da sinema eğitimi alan, 17 yaşından beri italya'da bulunan Ferzan Özpetek İtalyanları iyi tahlil etmiş anlaşılan. "Gerçek bir hikayeden ilham aldım" diyor filmi için.
Film İtalya'da bir çok ödül almış.
Son sahnede Sezen Aksu'nun seslendirdiği "Kutlama" şarkısı ile anlatmak istenen duygu tam da yerine oturmuş.
Serseri Mayınlar'ı izlemediyseniz DVD'sini alıp izlemenizi tavsiye ediyorum.

27 Temmuz 2010 Salı

28 TEMMUZ


Albümleri karıştırıyorum.
Resimlerin çoğunda kızlarım bir pastanın başında mum üflüyorlar. Gülen yüzler.. Sevildiğinin farkında küçücük yürekler.
Yeni bir yaşa girmenin üzücü yanı kaç yaşında başlar?
Kaç yaşında yaşlanma hissi zuhur eder?
Temennilerin kifayetsiz kaldığı, üflediğimiz mumların bir seferde sönmediği yaşlar hangisidir?
Hangi yaşlarda "Ah yine geldi bu dayanılmaz vuslat" der, güler geçeriz.
Özlemle anılan gençlik yaşlarında sürpriz bir doğum günüdür arzu edilen?
Sonraki  yorgun yıllarımızda hiç hatırlanmayıp, geçip gitmesi beklenen.

Doğum günlerini hep sevdim ben..
Çünkü yaşamayı  sevdim..
Bilirdim ki üçüncü çocuğu istememiş annem.
Öylesine hesapsız kitapsız oluvermişim. 
Beklememiş kimse beni gelsin diye..
O yüzden sıkı sıkı sarılırım hayata..
Kırgınlıklar, hayal kırıkları, zorluklar, etkilemez beni.
Doğmaya karar verdiğimde olacaklar yazılmış kaderime.
...
Oysa bir doğum günümde kendimi alıp gitmek isterdim.
Sadece kendimi..
Varsın hatırlamasın kimse, ne gam..
Ilık bir yaz akşamında, başımın üzerinde gökyüzünden bir dam.
Toprak koksun içime çekeyim, yaprakların fısıltısını dinleyeyim, küçük bir kuş şarkı söylesin sadece benim bildiğim, sonra rüzgar sevdiklerimin  kokusunu getirsin çiçek tazeliğinde..
Ve..gözlerim kapansın uzanayım...
Belki mutluluktan diyebilirim, ama bir parça da gözyaşı damlasın yanaklarımdan aşağıya..
Uyuyayım... Varsın bir daha uyanmayayım.

26 Temmuz 2010 Pazartesi

DÖNÜŞ YOLU AZAP DOLU


Armutlu'dan dönmek için feribota biniyorum. Arkadaşım el sallıyor."Yine gel" diyor..
Feribotun etrafında onlarca mayolu çocuk yolcuların arasından ıslak şortlarla koşuyorlar. Daha ne olduğunu anlamadan Feribotun güvertesinden denize atlıyorlar.
Yolculardan biri birkaç gün önce buradan atlayan bir çocuğun kayalara çarpıp ağır yaralandığını söylüyor.
Bunların Ebeveynleri yok mu diye düşünürken, 8-10 yaşlarındaki bir oğlan çocuğu kıyıdaki annesine sesleniyor;
"Anne bak nasıl atlıyorum."
Acaba çocuklarım için çok mu koruyucu davranıyorum? demekten kendimi alamadım.

İDO'nun Feribotu konforlu, klimalı, tertemiz. 
Tek başına seyahat eden bir çok yolcu gibi ben de" İnşallah yanıma ağlayan bir çocuk düşmez" diye temenni ederken, Tesadüf Melekleri gülüyorlardı herhalde.
Kucaklarında bir yaşlarında bir kız çocuğu ile genç bir çift yanıma oturdu. Daha Feribot hareket etmeden küçük kız elimdeki çantanın sapını çekiştirmeye başlamıştı bile.
Çocuğa ilgi gösterecek günümde değildim. Kadına hafifçe gülümseyerek başımı cama çevirdim. Bunun Türkçe karşılığı; " Tamam çocuk severim. Senin kızın da sevimli bir bebek ama ben bu durumu çok yaşadım. Sakin bir yolculuk yapmak istiyorum."
Anne ne dediğimi anlamış olsa da çocuk abaaa, naaanaa, buuu gibi kızlarımdan bildiğim kelimeleri bıkmadan usanmadan tekrar etti. Susadı ağladı. Sıkıldı ağladı. Uykusu geldi ağladı.
Yakın bir zaman önce Selahattin Duman'ın feribottaki çocuklar hakkında yazdığı yazıya hak verdim.

Salondaki çocuklar birbirleri ile telepati yoluyla anlaşıyor almalılar. Biri bağıra bağıra ağlıyor. Eminim sesin desibeli insan sağlığına zarar verecek yükseklikte. Bir süre sonra  "yeteeer" diye bağırmayı düşündüğünüzde susuyor. Tam "Oh be" diyecekken başka biri daha tiz bir sesle ağlamaya başlıyor.
Bu arada çocuklara sabır gösterirken, anneler ağlayanları susturmak için onlardan daha yüksek perdeden bağırarak sözüm ona çocukları sakinleştirmeye çalışıyorlar.
Annelerden biri 3 yaşlarındaki çocuğa şöyle diyor. 
" Sus yoksa teyze iğne yapacakmış."
İğne lafını duyan çocuğun çığlığını varın siz tahmin edin?
Çocuğa mı kızmalı anneye mi?
Çok merak ediyorum, böyle yolculuklarda yabancılar ne yapıyor?
Peki yabancı bir çocuğu ağlarken gördünüz mü?
..
Ben görmedim...

25 Temmuz 2010 Pazar

YAĞMUR ÇOCUKLAR


Armutlu gezim ile ilgili paylaşmak istediklerimi bir önceki yazıma sığdıramadım. Bu güne kaldı.
Yıllar önce Dünya sinemalarını kasıp kavuran bir film vardı.
Yağmur Adam...
5 Oskar, 1 Altın Küre ödülü alan filmde; Bencil ve üçkağıtçı bir şehir çocuğu ile varlığını sonradan öğrendiği Otistik dahi kardeşin hikayesi izleyenleri derinden yaralamıştı.
Başrollerinde Tom Curuise ve Dustin Hoffman oynamış ve herkes yakışıklı Tom Curuise'un yerine  Otistik abiyi oynayan Dustin Hoffman'a hayran olmuştu. Bu rolü aktöre Oskar kazandırmıştı.
Filme ilham kaynağı olan ve geçen yıl ölen otistik Kim Peek için babası ; " Tek başına giyinemiyor bile ama hafızasında ezbere bildiği 9 bin kitap var." demiş.


Yazlığında konuk olduğumuz Emekli Edebiyat öğretmeni olan arkadaşım orada da boş durmamış.
Bir çocuğa okuma yazma öğretiyor. 
Çocuk 15 yaşında. Özel eğitim alması gereken sevimli bir erkek çocuğu.
" Öğretmenim bu sıcakta annem beni yolladı ama terliklerim ayağımı acıttı. Sonuçta beni araba ile getirmeleri daha iyi değil mi?" gibi bir güzel cümleler kuruyor.
Ailesi haftanın bir günü kendisi gibi özel çocukların gittiği bir okula yolluyor, fakat bir gün yeterli olmadığından arkadaşım okuma yazmasına yardımcı oluyor.
Aileden izin almadığım için adını yazamayacağım çocuk sevimli, konuşkan, 30'a kadar sayabildiği için mutlu.
Yazmaktan hiç hoşlanmıyor. Sürekli "Elim yoruldu, Canım istemiyor." diyerek naz yapıyor.
Arkadaşım;" Hadi o zaman yazmayacaksak andımızı okuyalım. Ya da dün yazdıklarımızı okuyalım." diyerek çocuğu yönlendiriyor. 
Diğer odada onların derslerine kulak kabarttığımda arkadaşımın nezdinde bütün öğretmenlerin sabırına hayran oluyorum. 
Bu durumdaki özel çocukların anne ve babalarına kolaylıklar diliyorum.
Normal seyrinde devam eden bir okul sürecinde bile kızlarıma okuma yazma öğretirken ne kadar sabırsız davrandığımı hatırlayıp kendimden utanıyorum. Benim kızgınlığımı fark edip bu görevi başarıyla yapan
sevgili anneme, çocuklarıma okuma yazma öğrettiği için teşekkür ediyorum.

24 Temmuz 2010 Cumartesi

ARMUTLU'DA ARMUT AĞACI YOK


Emekli Edebiyat öğretmeni olan arkadaşım Armutlu'da yazlığına davet etti. Kuzenimle birlikte hazırlandık. İDO'nun feribotu ile 1.5 saatte Armutlu'ya vardık. 
Armutlu Yalova'ya bağlı sevimli bir kıyı kasabası. Kışın kaplıca hamamları, yazın denizi ile şanslı beldelerimizden.
Armutlu'nun bütün kıyı şeridi yürüme yollarına ayrılmış. Hiç kimsenin evi, villası denize sıfır değil. İnsanlar istedikleri yerden denize girebiliyorlar. Diğer sahil kasabalarından farklı olarak onlarca küçük koy belediye tarafından yapılmış. Boylu boyunca uzanan sahilde değil de küçük küçük koylarda yüzüyor ve güneşlenebiliyorsunuz.
Yarım ay şeklindeki koylar dalgakıran işlevi de gördüğü için dalgalardan etkilenme olanağı da yok.

Kıyı boyunca çeşit çeşit restoran ve çay bahçesi var. Armutlu'ya özgü değişik bir mutfak yok maalesef. Tost, Dürüm, Pide , Lahmacun, Balık yiyebileceğiniz yerler arasında istediğinize gidebilirsiniz. Fakat çay bahçeleri ve kafeler içinde önermem gereken bir yer var. Park Kafe.
Kıyı boyunca akşam 9'dan sonra Park Kafe'de yer bulmak zor. Yola atılan 6-7 masanın haricinde verandasında da bir o kadar masa mevcut. Bir bardak çay içip saatlerce oturabilir çevreyi seyredebilir, okey, kağıt oynayabilirsiniz.
Fakat Park kafe'yi özel kılan neden bunların hiçbiri değil.
Kafenin iki servis elemanı var. Birbirlerine zerre kadar benzemiyorlar ama arkadaşım kardeş olduklarını söyledi.Abisinin adını bilmiyorum.
Caner 23 yaşında bir genç. 
Abisi gülerek anlatıyor. Belli ki kıskanmıyor. " Kimse benden hizmet istemiyor, Ben yanlarına gittiğimde, sen git Caner gelsin diyorlar."
Bu sırada Caner tüm sevimliliği ile yanımıza gelip Arkadaşıma " Hocam hoş geldin." diyor.
Pozitif, hazırcevap, esprili bir genç. Kadın erkek herkese şekerim, Hayatım,  Canım diye hitap ediyor. Samimi fakat bunu sululuğa taşımıyor. 
Caner bütün Armutlu'nun gözdesi. Gecenin geç saatlerine kadar yüzünden gülücük eksik olmuyor.
Genç, yaşlı, kadın , erkek caner ile muhabbet etmekten hoşlanıyor.
Üç gece Park Kafede oturup gazoz içip, simit yedik, okey oynadık. 
Çocukluğumuzdaki gazoz - simit maceralarımızı konuştuk.

Armutlu'ya gitmek istiyorsanız, Yazın İDO'nun günde üç seferi var. Kışın daha az olduğunu söylüyorlar. Önceden bilet almanızı tavsiye ederim. Son anda yer bulunmuyor.
Ergün Motel, Yaşmak Motel ve Er motel'i önerebilirim. 
Antalya, Bodrum, Çeşme gibi tatil yerlerinden sıkıldıysanız, mütevazı bir yer arıyorsanız, aile büyüklerinizle bir yere gitmek istiyorsanız Armutlu'ya gidin. 
Armutlu'ya gider de, mutlu bir genç görmek isterseniz, Park kafede Caner'in bir bardak çayını için.

20 Temmuz 2010 Salı

TEBESSÜM


Genç deve annesine sormuş;
- Anne bizim ayaklarımız neden bu kadar uzun?
Anne deve cevap vermiş.
- Çölde kuma batmamak için.
Genç deve tekrar sormuş;
- Peki kirpiklerimiz neden bu kadar gür?
- Çölde kum fırtınalarından gözümüzü korumak için.
Genç deve yine sormuş;
- Peki neden bizim hörgücümüz var?
Anne deve cevap vermiş.
- Hörgücümüze su depolarız. Kavurucu çöl sıcaklarında giderken susuz kaldığımızda kullanırız.
Genç deve sinirlenmiş.
- Öyleyse ne halt etmeye hayvanat bahçesindeyiz?


Küçük bir serçe dalgın dalgın alçaktan uçuyormuş. Yola çıktığını fark etmemiş. Karşıdan gelen  motorun sürücüsünün kaskına çarpmış.
Sürücü bakmış serçe baygın yatıyor. Bırakıp gitmeye gönlü elvermemiş.
Serçeyi alıp evine götürmüş. Evindeki eski kafese koyup, yanına su ve ekmek bırakmış. İşine gitmiş.
Bir süre sonra kendine gelen serçe etrafına bakınmış. Parmaklık, ekmek, su..
Panikle söylenmiş;
- Tüh be motorcuyu öldürmüşüz..
...
Baba oğlunun karnesine kızarak söylendi;
- Atatürk senin yaşındayken okulun birincisiydi.
Çocuk anında cevap verdi.
- Senin yaşındayken de Cumhurbaşkanıydı.
...
Temel ile Dursun iki at almışlar. Fakat atları sürekli karıştırıyorlarmış. hangisi kimin atı anlayamadıklarından Temel kendi atının kuyruğunu kesmiş. Bunu gören Dursun da atın kuyruğunu kesmiş.
Bu sefer Temel atın yelesini kesmiş. Dursun altta kalır mı, o da atın yelesini kesmiş.
Sonunda Temel;
- Ula Dursun , bu iş böyle olmayacak. Siyah at benim, beyaz at at senin ki olsun.

Temel'in babası vefat eder.
Başsağlığına gelen Dursun sorar;
- Ula temel baban nasil öldi?
Temel; - 10. kattan düşti.
- Vah vah çok feci ölmiş.
Temel.; - Yok oyle ölmedi. Tam yere düşecekken manavın tentesine çarpıp yükseldi.
 Dursun. -Hay allah daha şiddetli çakıldi o zaman.
Temel - Yok. Karşi kasabın tentesinden fırladi karşi binanın çatisina.
Dursun - Çatıya mı çakıldi ?
Temel - Yok ya çatidan elektrik tellerine gitti.
Dursun - Elektrik çarpti o zaman.
Temel - Yok canum teller yaylandi babami 50 metre yukari fırlatti.
Dursun - 50 metreden yere çakıldi oyle mi?
Temel - Yok yine en baştaki manavın tenteye.
Dursun dayanamadı bağırarak sordu;
- Ula nasil öldi bu adam?
Temel - Baktık durmuyor, vurdik oni..