23 Haziran 2014 Pazartesi

MR



Uzun zamandır pek çok kadında olduğu gibi ben de baş ağrılarımdan şikayetçiyim. Annemin vefatının verdiği sıkıntıyla birlikte bu ağrılarım dayanılmaz bir hal alınca doktora gitmek şart oldu. 
En iyi okul, en yakındaki okul mantığı ile yola çıkarak en yakındaki özel hastanelerden birinin Nöroloji kliniğinden randevu aldım. 
Nöroloji uzmanı olan doktorum kibar biri. Sorular soruyor cevaplıyorum ama o kadar yavaş konuşuyor ki anlamak için soruları tekrarlamasını istiyorum. Aramızdaki tekrarlar esnasında bir baktım ki doktor da bana her şeyi tekrar tekrar  soruyor. 

Benim gibi duymakta mı zorlanıyor yoksa dinlemiyor mu diyerek işkilleniyorum. Az duyan insanlar yüksek sesle konuşma eğiliminde oluyor, oysa doktor çok yavaş konuşuyor. Belli ki beni dinlemeyip tekrar soruyor.
Hafiften sinirlenmişim ama sakinliğimi bozmadan; "Neden aynı soruları tekrar soruyorsunuz?" diyorum. Doktor gülerek soruların muayenenin bir parçası olduğunu söylüyor. Rahatlayayım mı bozulayım mı bilemiyorum. Bu yaşta Alzheimer hastası olma ihtimalim var mı ki?

Sonunda doktor boyun ve beyin Emarı çektirmemi ve kan tahlilleri istiyor. 
MR cihazı gerçekten can sıkıcı bir alet. Sedye gibi bir yatağa yatıyorsunuz ve üzerinizde kocaman bir kapak duruyor. Kıpırdamamak için başınızı bir aparatla sabitliyorlar. Bir hamle yapıp da gözünüzü yukarıya kaldırdıysanız yaklaşık 25 santim tepenizde kocaman bir cihaz duruyor. Akla ilk gelen Tabut, mezarlık, toprak altında kalma, sıkışma, boğulma...
Görevli izah ediyor; "Makine sesle çalışır merak etmeyin ve sakın kımıldamayın. Bir şey olursa şu butona basabilirsiniz. 20 dakika sonra geleceğim."
Benim gibi hiperaktif ve sıkıntılı biri 20 dakika kıpırdamadan ve üzerinde yüzlerce kiloluk bir makine olan yerde nasıl durur?
Sen misin nasıl dururum diyen? 

Makine çalışmaya başladı. Hiç mübalağa etmiyorum; Önce bir araba motoru sesi, ardından yangın sireni, beton delme makinesi, vuvuzela sesi, eksozu patlamış araba sesi, kapıyı yumruklayan birinin gürültüsü...
20 dakika boyunca bu saydığım ve tarifini yapamayacağım bir sürü ses dönüşümlü olarak beynimin içinde çaldı durdu. Muayene esnasında kulaklarımda sürekli bir çınlama olduğunu söylemiştim, söylemez olaydım. Çınlamaya razı oldum. Bir yıldır beni rahatsız eden o yaramaz çınlama da sanırım dersini almış oldu. 
Yeter artık! diyerek bağırıp butona basacağım sırada sesler aniden kesildi. Üzerimdeki kapak arkaya doğru gitti. 
"Geçmiş olsun Selma hanım."
Geçti mi gerçekten. Sedyeden sarhoş gibi kalktım. Artık kızlarımın gürültülerine kızmayacağım. Klakson sesinden ve bilumum sesten rahatsız olmayacağım. Meğer beterin de beteri varmış.

...
Sonuç ne mi oldu?
Boynumda iki tane fıtık ve kireçlenme, kolesterol doktorun değimi ile kanatlanmış uçuyor.
Buna da şükür...



16 Haziran 2014 Pazartesi

SABAHA KADAR UYUYEMEDİM...


Yazı yazmayı sevenler, yazısız bir hayatı düşünemeyenler ne zaman yazacak bir şey bulamazlar?
Hastalık, can sıkıntısı, yoğunluk, üşengeçlik, erteleme...
Bazen kelimeler boşalır beynimizin içinde. Ne yazacağımızı nasıl yazacağımızı bile bilemeyiz.   Ağır bir sis bulutu gibi çöker sol kulağımızın dibinden sinsi bir ağrı  yayılır  bütün sinir uçlarımıza.
Kelimelerimizi kaybederiz önce, sonra göz yaşlarımızı. 
Yaşımız ne olursa olsun dünyanın en güzel kokusundan mahrum olmanın verdiği bir boşluk ve o dayanılmaz  sızı...
Babalar gününe haftalar kala  yıllarca babalık görevi yapan annemizi kaybederiz.
Göz yaşlarımız biter.. 
Kelimeler kifayetsiz kalır, uykular bölünmüş.
Başımız ağırır, ağırır...
...
Canım annem;" Sabaha kadar uyuyemedim" derdin ya!
Umarım gerçek dünyada en huzurlu uykuların sahibi olursun.
Nurlar içerisinde yat...

25 Mayıs 2014 Pazar

GURUR VE ÖNYARGI


Sosyolojik verilere göre ünlüler üç evrede tahlil edilirmiş:
1. Evre; Herkes beni tanısın evresi.
2. Evre; Kimse fark etmesin; sokakta, özel hayatımda istediğim gibi hareket edeyim evresi.
3. Evre: Beni tanımadılar, unutuluyor muyum? evresi.
Paşabahçe mağazasında takımı bozulan su bardaklarımı tamamlamak için raflara bakınıyorum. Karşımda spor kıyafetler içinde, kulağında telefonun kulaklığı, başında kasketi ile bir zamanlar çok popüler olan ancak şimdilerde pek ortada görünmeyen, albümü olmayan ama iyi sahnesi olduğu soylenen erkek şarkıcı duruyor.
Kısa bir bakışmadan sonra başımı çevirip aradığım bardakların bulunduğu rafa yöneliyorum. 
İki dakika sonra adam tekrar karşımda. "Bu ünlüler de ne kadar ilgi çekmeye meraklılar, tanıyormuş gibi yapmadım diye tekrar karşıma çıktı." diye düşünürken elindeki tepsi dikkatimi çekiyor. Tepsinin içinde iki farklı kahve fincanı var. 
"Hanımefendi! Sizce bunlardan hangisi güzel?" 
Şaşkınlığımı üzerimden attıktan sonra fildişi rengi sade olanı gösteriyorum. Gülerek teşekkür ediyor ve arkasında duran arkadaşına; "Bak! benim beğendiğimi seçti." diyor. 
"Ön yargıyı parçalamak atomu parçalamaktan daha zordur." sözünü kim demiş? iyi demiş.

Kasada tekrar karşılaşıyoruz. 
"Televizyonda göründüğünden daha yaşlı duruyor." diye geçiriyorum içimden. Önümde olduğu için sırasını vermek istiyor, teşekkür edip sıramda kalıyorum. 
Şarkılarınızı beğenerek dinliyorum." deseydim mutlu olur muydu acaba? Bunu demeyeceğimi biliyorum. Zaten " hangi şarkımı?" diye sorsa aklıma bir şarkısı bile gelmiyor. Sadece bir zamanlar beraber program yaptığı şarkıcı bayanla aralarının açık olduğunu okumuştum bir yerde. Kasa görevlisi ona karşı farklı bir tavır sergilemiyor. 
Faturayı kendi adına kestirmiyor, isim ve adres bilgileri olarak arkadaşının adını veriyor. 250 lirayı nakit olarak ödeyip selam vererek dışarıya çıkıyor. Onu tanıyormuş gibi davranmadığım için bozulmuş mudur?
...
Bozulan takımımı tamamlamak için aldığım iki bardağın parası olan 6 buçuk lirayı ödeyip İstiklal Caddesinin kalabalığına karışıyorum.

5 Mayıs 2014 Pazartesi

PARANOYA


Yunancada "Paranous" "açıkça delilik" anlamına geliyormuş. Aşırı endişe ve korkuyla karakterize edilen sıkça mantıksız kuruntularla bilinen hastalıkmış. 
...
Arkadaşımla telefonda konuşuyorum. İkimiz de biraz şikayetvari bir konuşmanın içindeyken birden; "Dinleniyor olabilir miyiz?" diyerek sustuk. Ne gizli  bir işimiz var, ne devletle bir işimiz. İki garip kadın konuşurken tedirgin olduk.
..
Evime giden yolun başında market var. Yol biraz uzun, arabayla yolda giderken elindeki market poşetlerini zorla taşıyan kadına "yolun sonuna kadar götürebilirim sizi" dedim. Kadın o kadar dehşetle baktı ki kendimi bir an seri katil gibi hissettim.
...
Mağazada aldığım havlunun parasını öderken satış görevlisi adresimi sordu; "Ne o GBT'me mi bakacaksın" diyecekken son anda fatura için bilgi istediğini hatırlayarak sustum.

Avrupa ülkelerinden birinde kadavra ile selfie çeken bir kızın haberini okurken şaşırmadığımı fark ettim.
...
Son zamanlarda çocuk tacizi haberleri yüzünden çocuklara fazla ilgi gösteren her erkeğe sapık gözüyle bakma eğilimim oluştu.
...
Bir süredir bilmediğim numaraları açmıyorum ama kızların okulundan, şarjları bittiği için arkadaşlarından aradıkları oluyor; yine de açmıyorum. Gereksiz bir konuşmaya dahil olmaktansa hiç konuşmamak daha iyi gibi geliyor. 

ATM'de işlem yapan adam arkasında sıra bekleyen başka bir adama bağırıyor; "Burnumun dibinde ne duruyorsun, gitsene ileri.!" Adam bir adım geri giderken söyleniyor: "Kartsız işlem yapıyor, belli ki fatura ödüyor, görsem ne olur." Kızan adam mı paranoyak, yoksa adamın yaptığı işi takip eden mi? Bilemiyorum.
...
Kızımı okula bırakırken her zaman söylediğim sözü tekrarlıyorum; "Dikkat et!"
Neye, kime?
Kızım cevap veriyor; Paranoyaya bağladın...
Ve yazımın konusu çıkıyor.
Paranoyaya mı Bağladım?
Paranoyaya mı bağladık?
...
                                                                                                                         Foto: Tumblr



28 Nisan 2014 Pazartesi

TOUCHPAD- İNSANOĞLUNUN FAREYLE İMTİHANI


Bilgisayarda yazı yazarken yazı imleci birden başka bir satıra kayıyor ve yazdığım şey şöyle bir hal alıyordu: (yazdıklarbensiz okuyabileceksiniz neredem)
Bu sorunumun cevabını Google'da arayacağım da ne diye arayayım karar verememiştim. Uzun uğraşlar sonunda yukarıdaki ilk satırlara benzer bir başlık attım. Bir aksilik varsa sadece kendimizde  olduğunu sanıyoruz ya. Meğer aynı dertten muzdarip ne çok kullanıcı varmış.
Bir kaç haftadır yazı yazmaya soğuduğum bu olayın aslında çok basit bir nedeni varmış. Yazılım sitelerinde yazılanlara bakılırsa yazı esnasında Touchpad'e dokunuyormuşum. Dizüstü bilgisayarlarda mouse görevi yapan touchpad hassas bir fareymiş, öyle gereksiz dokunmalar yapmayacakmışsın. Mümkünse Mouse kullanacakmışsın. Bu benim anladığım kısım. Bazı sitelerde öyle bir izah etmişler ki anlamak bir yana  NASA'daki kriptolu bir siteye girmiş gibi hissettim kendimi.  

Bu alet o kadar hassas ve alıngan ki yazı yazarken başka satıra geçmeyi bırakın sayfayı kapıyor, kafasına göre başka bir sayfa açıyor, elim bir milim bile kaysa kendimi başka bir sayfada bulabiliyorum.
Şu Wikipedi de bir garip site vesselam Touchpad için kocaman bir sayfa ayırmışlar. Tarihinden başlıyor imalatına kadar anlatıyor, bir de "Ayrıca bakınız" diyerek referanslar veriyor. Bir mekanik fare kadar olamadık.
Şimdilik bu sorundan kurtulmuş gibi görünüyorum. Ama bilgisayar bu ne zaman ne yapacağı belli olmaz.  
"Emin misiniz?" diye yaptığı uyarılara anca alışmıştım. 
Dur bakalım bundan sonraki bilgisayar maceramız ne olacak?

24 Nisan 2014 Perşembe

TEMİZLİK SONRASI İÇİNE ŞEYTAN KAÇAN EV HANIMLARI


Küçük kızım okul çıkışı mesaj attı telefonuma: "Anne, Melisa ile bize geliyoruz." Normal şartlarda bu mesaja cevap bile vermem çünkü bir şekilde evin içinde kızlardan birinin arkadaşı zaten oluyor. 
Ama bugün verdiğim cevap şu oldu: "Sen git Melisa'ya"
Yazımın başlığından da anlaşılacağı üzere bugün temizlik günümdü. Evin içinde savaş yapar gibi temizlik yapan, sürekli konuşan, sigara içen, temizlediği odaya girdim diye beni azarlayan bir yardımcım var. Ahmet Kaya sever, Sırrı Süreyya Önder'e yakışıklı diye oy verir, benden çekindiği halde bir şekilde üste çıkar.

Temizlik günlerinde elini kolaylaştırmaya çalışırım, iş bölümü yaparız, yorulunca kahvemizi içeriz günü doldururuz. O evine gittiğinde hiç olmazsa aynı gün ev temiz kalsın isterim. Kızlar eve gelir gelmez temizlik yapıldıysa tedirgin olurlar, çünkü ne zaman parlayacağım belli olmaz. Sakin anneleri bir adet canavara dönüşebilir. Lavaboda ellerini yıkarlarken bile müdahale ederim. "Aynaya su sıçratmayın, havluyu yerine düzgün asın, paspas yerinden kaymış..."

Kısacası temizlik sonrası içine şeytan kaçan kadınlardan olurum.
Uzak bir akrabamız vardı evini temizledikten sonra, hele bir de evine misafir gelecekse kanepeler, yataklar bozulmasın diye küçük çocuğunu yerde uyuturdu. 
Tanıdığım biri anlatmıştı; Komşusu evini temizledikten sonra beyaz çorap giyer evde gezermiş, temiz oldu mu diye. Eşi eve geldiğinde kapının önünde üzerini değiştirir, ev kıyafetini giydirirmiş ki ev kirlenmesin. 
Gençken iş arkadaşım, sonra kadim dostum Tülay; çalıştığımız şirketin lavabolarını temizlemeyi severdi. 500 kişinin çalıştığı iş yerinde şef pozisyonundaki arkadaşıma: " Bu işi yapacak temizlik görevlileri varken niye sen yapıyorsun?" diye sorduğumda; "Önceki halini düşünüp temizledikten sonraki halini görünce mutlu oluyorum." derdi. Ne güzel bir düşünce değil mi? 
 

Temizlik yaptığında; "Vay be ne güzel ev temizledim, temizliğe gitsem iyi para kazanırım." demeyen çok az kişi vardır her halde. Benim de zaman zaman aklıma gelir böyle düşünceler, sonra rahmetli eşimin bir sözünü hatırlarım. "Herkes kendi işini yapsın. Bütün ev kadınları temizliklerini kendileri yapmış olsa, temizlik işi yapan onca kadın ne iş yapacak, ailesini nasıl geçindirecek."
Eh! orası da doğru. Bu şekilde tanıdığım bir sürü kadının kocası hayırsız, kendileri çalışmazsa çok zor durumda kalırlar.
Ben bu yazıyı yazarken kızım hala eve gelmedi. 
Allah'tan Melisa'nın evinde temizlik yok. Ya onlarda da temizlik olsaydı?
...
Ben tam yazımı yazdım yayınlamak üzereyken evden çıkmak üzere olan yardımcım telefonda kızına bağırıyordu.  "Mahallenin çocuklarını niye dolduruyorsun eve. Daha dün temizlik yapmıştım."



18 Nisan 2014 Cuma

Mİ MADRE - VİNE




Mercimek beni telefonuna "Mi Madre" olarak kaydetmiş. 
17 ve 25 yaş arasında üç kızı olunca insanın ve o kızlarının üçü de farklı ilgi alanlarına sahipse, modadan spora, teknolojiden gündemdeki garip olaylara, sadece Türkiye'de değil dünyadaki pek çok yeniliğe de vakıf oluyorsunuz. Bu yüzden gençlerle ilgili hiç bir şeye hayret edemiyorum desem yeridir. 
Yaşıtlarım içinde Selfie'yi ilk öğrenenlerden biriyim muhtemelen. Geçen yıl asansörde büyük kızımla Selfie çekerken "Bu kadar yakından  kırışıklıklarım çıkıyor sil o resmi." diyerek tepki gösterdiğimi hatırlıyorum. Sonra Beyefendi ile gittiğimiz Kıbrıs seyahatimizde Selfie'nin hasını çekmiştik. 
Her neyse. Ben bu Mi Madre ismini iyi niyetle söyle düşündüm. Büyük kızım telefonunun rehberine "Annecim" diye yazmış, Sapancalı genleri fazla olan mercimek değişik bir şey yapacak ya İspanyolca "Annem" demek istemiş olabilir.
Ah benim iyi niyetli kafam!

Biliyorsunuz akıllı telefonlarda "Vine" diye bir uygulama var. Twitter'ın ücretsiz olarak sunduğu 7 saniyelik video. Artık bu 7 saniye içinde ne yapabilirseniz bunu paylaşıyorsunuz. Bir yıl olmuş bu uygulama çıkalı ama dünyada bir çok fenomeni oluşmuş bile. 
İşte bizim Mi Madre'de bu fenomenlerden biri. İspanyol bir ergen annesini farklı durumlarda çekiyor. Yemek yerken, bulaşık yıkarken, araba kullanırken, evi süpürürken. Fakat bir farkla; anne elma yerken eline vurup elmayı düşürmeye çalışıyor, uyurken yüzüne su döküyor, yemek yerken burnunu sıkıyor. Kısaca anneyi onu doğurduğuna pişman ediyor. Çocuk için evlat olsa sevilmez diyeceğim ama anne sabırlı, ya da artık boş vermiş. 
İşte bu 7 saniyelik videolar en çok paylaşılanlardan biriymiş. Kızım bunları gösterdiğinde kızacak oldum ama birden aklıma geldi. Gırgır adındaki mizah dergisi ile büyüyen bir nesil olarak en sevdiğimiz kahramanlardan bir "Hain evlat Ökkeş'ti." Bu çocuk da Hain Evlat Ökkeş'in 2014 versiyonu ve karikatür değil. 

Şu sıralar mercimeğe mesafeli davranıyorum. Yemek yerken elime vurur mu, sabah benden evvel kalkıp yüzüme su atar mı, diğer videolarda bu çocuk kim bilir neler yapmıştır annesine...
Tırsıyorum...



16 Nisan 2014 Çarşamba

ESKİDEN KUZEN Mİ VARDI?


Nev-i şahsına münhasır  bir kuzenim var.
Ne zaman arasam hastadır, ya doktordan geliyor olur, ya da başına garip bir şey gelmiştir. Üstelik nerede ilginç biri varsa onunla bir şekilde teması olur. Bilmediği bir sır, tanımadığı kimse yoktur. Kayın validesinin kendisi hakkında ne dediğini anlamak için gürcüce öğrenmiş, hiç çaktırmamıştır. Ailede babaannemden sonra Lazcayı en güzel konuşan odur. Okulda Fransızca öğrendiği için İngilizceyi hiç bilmemesine rağmen kafa göz yara yara derdini anlatır. Kamyon şoförleri gibi araba kullanır, sözünü sakınmaz ama kimse de ona kızamaz. Şeytan tüyü vardır onda.
Kendisine kuzenim diyorum ama çocukluğumun 10 yılını aynı evde geçirdiğimizden kardeşim gibidir. Şimdi bu yaşımızda ikincil kaygılardan uzak, birbirimize alınmadan kırılmadan çok iyi anlaşıyoruz Allah'a şükür.

Kuzenim emlakçi, bu yüzden çok kişiyi tanıyor. Sapanca'ya gittiğimde telefonundan portföyündeki satılık evlerin resimlerini gösteriyordu. Evlerden biri o kadar güzel ki bir milyon liram olsa hemen alacağım.(Fiyatından anlayın artık nasıl bir şey olduğunu.)
Sonra bu evin sahibiyle ilgili ilginç bir olayı anlattı.
İstanbul'da yaşayan bu aile Sapanca'da göl manzaralı bir arsa alıp üzerine şahane bir ev yaptırıyorlar, içini İngiliz tarzı mobilyalarla döşüyorlar. Evin beyi o kadar özeniyor ki içini döşemek bile uzun bir zaman alıyor.
Sonunda evin döşenmesi bitiyor fakat taşındıkları gün evin beyi vefat ediyor.
Evin hanımı: "Eşim burada yaşamayı çok istiyordu, hiç olmazsa burada gömelim." diyerek cenaze işlemleri için belediyeye başvuruyor.

Buraya kadar her şey normal görünse de işler biraz karışıyor. Belediyede bir telaş baş gösteriyor. Kasabadaki bütün imamlar mevtaya nasıl bir cenaze yapacağız diye telaşa düşüyorlar. Yıkamak lazım mı, kefen mi olacak, yoksa elbise mi? Cenaze namazı...
Tahmin edildiği üzere rahmetli olan kişi Müslüman değil.
Belediyede her kafadan bir ses çıkıyor, isteksiz olan imamlardan biri zorla ikna ediliyor. Epeyi bir hengameden sonra Müslüman mezarlığına mevtayı gömüyorlar.
Şimdi ipek yolunun geçtiği ve tarihi  kemeri ile ünlü mezarlıkta fatiha okuduğumuz ölülerimizin yanında bilmeden gayri Müslim bir merhumun ruhuna da fatiha okuyoruz.


15 Nisan 2014 Salı

BAHAR ÇARPMASI,


Sabahları kızımı okula bıraktıktan sonra parka gidip yürüyüş yapıyorum. Hem sabahın mis gibi havasını soluyor, hem de yeşillikler içerisinde güne güzel başlıyorum.
Bu sabah da kızımı okula bıraktım arabayla parka doğru gidiyorum, önümden geçen arabanın arka camı açıldı. 9-10 yaşlarında bir kız çocuğu elindeki peçeteleri dışarıya fırlattı. Son model bir araba, içinde Ray-Ban gözlüklü baba, kolej kıyafetli çocuk, peçeteler sokağa...
Para hiç bir görgüsüzlüğü kapatamıyor diye düşünürken sokağın sonundaki müstakil evin önünde haftanın en az 3 günü gördüğüm şeyi görüyorum. Şoför evin sahibinin arabalarını yıkıyor, yol su içinde. İki araba pırıl pırıl. Patron obsesif galiba diyerek geçiştirilecek bir durum değil, susuz bir yaz geçirme ihtimalimiz bu kadar yüksekken su israfına kayıtsız kalmamak gerek de Belediyeye şikayet mi etsem? Arabaların sahibi  "Faturasını ödüyorum size ne" derse yine de kamuya zarar veriyor diye yaptırım uygulanabilir mi?

Yoluma devam ediyorum ama hafiften gerilmiş durumdayım. Bir kaç sokak ötede ilköğretim okuluna çocuklarını bırakan veliler yolu tamamen tıkamış durumdalar. Okul kapısına en yakın yere park etme telaşıyla olmayacak yerlere arabalarını çekiyorlar. Klakson seslerine bakılırsa düğün konvoyu veya seçim arabaları zannedebilirsiniz. Herkes sinirli, biri arabanın camını açmış: Sana ehliyet verene mi kızayım araba alana mı?" diyerek bir kadın şoföre bağırıyor. Kadın hiç oralı değil, hem telefonla konuşuyor hem de park etmeye çalışıyor. Güç bela aralarından geçip yürüyüş yapacağım park yerine ulaşıyorum. Daha önce yazmıştım burası içinde yapay gölü bulunan kocaman bir park. Bir kilometrelik yürüyüş parkuru ve ağaçlar, yeşiller  arasında yollar var. Yürüyüş parkurunda hızlı hızlı yürüyen insanlar olduğu gibi sırf muhabbet etmek için gelen guruplar da var. 

Kalabalığa girmemek için parkın içindeki toprak yolda yürüyorum. Kafamı boşaltmak güne iyi başlamak niyetim; etrafa sadece bakmak, bir şey görmemek. 
Ördekler gölü bırakmış otların arasında dolaşıyor, doğa bütün renklerini göstereceği mevsime cömert davranmış. Laleler, Menekşeler, Yıldız Çiçeği, Gardenya...
Ağaçlarda yeşilin bin bir tonu, hatta kırmızı, pembe, mor çiçekli  ağaçlar; Kiraz çiçekleri, Erguvanlar..
Mutluluk, hüzün, karışık bir sürü duygu.. 
Bahardandır...

Zamanın nasıl  geçtiğini anlamıyorum bile. Arabama doğru yöneliyorum. Sabahki olumsuzluklar kaybolup gidiyor içimden ta ki dönüşte markete uğrayana kadar. 
Market kapısına yakın yerlerdeki otopark alanı engelli sürücüler için ayrılmış ama hepsi kafadan engelliler tarafından doldurulmuş. 
Kıbrıs'ta otoparkta görüp resmini çektiğim bir tabela aklıma geliyor.
...

6 Nisan 2014 Pazar

TÜRK OLMAK - USTAM VE BEN - BİR NEFESTE DÜNYA TARİHİ


Vizelere bir hafta kaldı bu yüzden ders çalışıyorum fakat okumak için hiç bir fırsatı kaçırmıyorum. Geçen ay üç kitap okudum. İki tanesi gerçekten güzeldi, üçüncüsü için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. 
Türk Olmak;
Tevfik Yener'in anılarını topladığı "İstanbul / Aşk, Ekmek, Hayal" kitabını zevkle okumuş ve burada paylaşmıştım. Kendileri büyük bir incelik göstererek yeni kitabını yolladı.
Bankalardan TC'lerin kaldırıldığı, Türküm, doğruyum... ile başlayan andımızın söylenmediği, Türklüğün Türkiyeli olmak gibi Amerikanvari söylemlerle tartışıldığı bir dönemde cesaretle anlatmış Türk olmanın gururunu, fedakarlığını, mücadelesini ve acılarını.

Tevfik Yener kendi atalarının gerçek hikayesinden yola çıkarak Girit'ten İstanbul'a uzanan  serüvenlerinde Osmanlının son yıllarını, Girit adasında yaşanan Türk katliamında doğdukları yerleri terk eden Türklerin yaşadıkları acıları, savaşları ve çökmekte olan bir imparatorluğun gölgesinde yaşanan aşkları anlatıyor sıcacık bir dille.
Okuduğunuz bir kitapta tanıdık bir söze rast gelirseniz mutlu olursunuz ya, kitabı elime aldığımda sayfalarını karıştırırken Beyefendinin çok sık kullandığı bir dua dikkatimi çekti. Isra suresi 80. Ayet: "Rabbim beni (girilecek yere) doğru bir girdirilişle girdir. (Çıkılacak yerden) doğru bir çıkarılışla çıkart ve katından bana yardımcı bir kudret ver."
Üçleme olarak hazırlanan ilk kitabın başında şöyle diyor yazar; "Yaramın kanını silmeyin hesabı sorulacak."
Diğer iki kitabı merakla bekliyorum.

Ustam Ve Ben:
Elif Şafak Okumaktan keyif aldığım bir yazar. Sadece romanlarını değil denemelerini de zevkle okuyorum. Fakat kendisine tarihi romanların daha çok yakıştırıyorum. Kanuni Sultan Süleyman ve ailesi hakkında dizilerde dolayı bir çok şey öğrenmiş olduk. O dönemin sonlarına doğru başlayan romanda ve Kanuni için Hindistan'dan hediye edilen  beyaz fil yavrusu Çota ile küçük bakıcısı Cihan'ın Osmanlı sarayındaki hayatları, Cihan'ın Mihri Mah'a olan aşkı ve Büyük Usta Mimar Sinan anlatılıyor. 
Okuduklarım bana ne öğretti? diye düşünürüm kitabı bitirdiğimde. 537 yılında Bizans imparatoru Justinyen tarafından yaptırılan Aya Sofya 1000 yıl boyunca dünyanın en büyük ibadet yeri olarak kalmış. İnşaat bittiğinde Justinyen binaya şöyle bir bakarak;
"Ey Süleyman Peygamber! seni bile geçtim" demiş. ( Burada geçtim dediği Süleyman Peygamber'in yaptırdığı Mescid-i Aksa'dır.)
...
Bir Nefeste Dünya Tarihi:
Raflarda adına rastlayınca bir tarih öğrencisi olarak hemen aldım. Adı gibi bir nefeste bitti ama aklımda kalan iki  şey oldu. Birincisi; 1971 yılında Kadınlara erkeklerle eşit şartlarda oy hakkını tanıyan son Avrupa ülkesinin çok medeni dediğimiz İsviçre olması. 
Diğeri de 1930 yılında her 5 Amerikalıdan birinin arabası olmasına karşılık bu oranlara İngiltere 1960 yıllarında ulaşmış.