30 Ocak 2013 Çarşamba

TV'DE SABAH SABAH


Son günlerde evde çok zaman geçiriyorum. Hem havaların soğuk olması sebebiyle, hem de bir şeylere çalıştığım için sürekli okuyor yazıyorum. Biraz dinlenmek istediğimde televizyonu açıyorum. Beni tanıyanlar gündüz televizyon izlemediğimi bilir. ( Gerçi gece de izlediğim söylenmez ama..) Şimdi evde oturunca, biraz dinlenmek için ya yemek yiyeceğim, ya da televizyon izleyeceğim. Yemek yemektense televizyon daha zararsız sanki.
Televizyonun sesi kısık. Üç kadın iki erkek büyük bir yemek masasının etrafında oturmuş son derece ciddi bir yüz ifadesi ile konuşuyorlar. İçlerinden ikisini tanıyorum. Biri daha önce sevilen bir çocuk dizisinde oynamış sunucu erkek, diğeri sanırım magazin programını sunan bayanlardan biri.
Bu kadar ciddi ne konuşuyorlar sabah sabah diye sesi açtım. Bekliyorum ki sunuculuğun ya da tiyatroculuğun zorluğundan, yada   bir sendikaları falan olmadığından bahsedecekler.

Eşinden yeni ayrılmış bir tiyatrocunun yanında görüntülendiği kız sevgilisi mi değil mi diye tartışıyorlar. Beş kişiden ikisi Sevgilisiydi derken diğer üçü nasıl inkar ediyorlar, sanırsınız sürekli bu ikisinin yanında yaşıyorlar da ilişkilerinin boyutunu biliyorlar. Tabi bunu öğle bir profesyonelce yapıyorlar ki programı tiyatrocu genç izliyorsa; "Vay be! Ben neymişim meğer." diyecek. Sessiz takip etmelerimi de sayarsak  yaklaşık yarım saat aynı konu üzerinde yorum yaptılar. 
Hemen kumandaya uzandım. 

Yine bir masa ve bu sefer iki kadın karşılarına şarkıcı eşinden yeni boşanmış yapımcıyı almış konuşuyorlar. Adamın kucağında minicik bir köpek.
"Tamam benimle konuşmasın ama bu hayvanın günahı ne? Resmen onu özlemekten bunalıma girdi. Bakın; her tarafımı ısırdı." Ardından bu yaştan sonra şarkı söylemeye başladığını anlatıyor. Sunucu kadınlar rica ediyor, o da ayrıldığı eşine yazdığı belli olan şarkısını içli içli söylüyor.
Kendimi şarkıyı dinlerken yakalayınca kanalı değiştiriyorum. Hani 7/24 şarkı söyleyip halay çekilen bir kanal var ya, işte orada evlilik programı.

Bir ayağı çukurda başında saçı kalmamış, olanları da arkadan tutturup saç derisi görünen şişman pembe rujlu bir kadın taliplerinde aradığı kriteri anlatıyor.
"Yazlık, kışlık ve araba istiyorum. Bir de emekli de olsa hafta içi evde olmayacak. Sabah gidip akşam eve gelecek."
Bu söylediklerini birine sen versen acaba kim talip olacak sana. 
Programı sunan kadın uyarıyor; "Mikrofonu ağzınıza yaklaştırın." 
Valla ne diyeyim bir an mikrofonu ağzınıza sokun da kimse bu isteklerinizi duymasın diyeceğini sandım. Yanılmışım.
Başka bir kanalda doktor olduğu yazılan bir adam ayakkabılarını çıkartmış, paçalarını sıvamış "Parmaklarınızın üzerinde böylece zıplayıp yaylanacaksınız." diyerek stüdyoda zıplayıp duruyor. 
Elimde kumanda silkinip kendime geldim. 
Sonra televizyonu neden izlemediğimi hatırladım.

22 Ocak 2013 Salı

KÖPEK HALLERİ


Kadın köpeğini dolaştırmaya çıkartmış sabahın erken saatinde. Kızımı bıraktığım okulun hemen yanında güzel bir park var. Bankta elinde tasması ile dimdik oturuyor, bir heykel misali. Golden cinsi tarçın renginde bir köpek tasmanın ucunda ve sahibine hayranlıkla bakıyor oturduğu yerden. Sahibiyle aynı tarzda dimdik oturuyor, ne bir kuyruk sallaması ne de Golden'larda alışkanlık olan dil dışarıda hali. Sanki sahibi onu değil de o sahibini dışarıya çıkartmış gibi.
Arabadan inip kulaklarını okşamak istedim. Yapamadım.

Neden kızdığımız insanlara "Köpek" diyerek onlara hakaret ettiğimizi düşünürüz?
Kendi ölümü pahasına sahibine sadık, itiraz etmeyen, ne söylerseniz hayranlıkla dinleyen, her dediğinizi yapan bir hayvan nasıl hakaret içeren bir isimle anılır?
Uzun yıllar köpeklerden korkarak yaşadığım için kendimden utanıyorum. Bir köpeğin saldırısına uğramadığım halde nasıl bir travma ise köpek gördüğümde neredeyse yolumu değiştirecek kadar çekinirdim.
Sonra 7 yıl önce "Yalaka" ismini taktığımız Cocker cinsi bir köpeğimiz olmuştu. Onunla birlikte köpeklerle ilgili bütün korkularım sona erdi. Hayatımızda büyük değişiklikler olunca artık bahçe içinde bir evimiz olmadığı için iyi bakacağını düşündüğümüz birine vermek zorunda kaldık. Kızlarımda da bende de uzun zaman özlemi geçmedi.

Asansörden indiğimde burun buruna geldik; Neredeyse benim boyumdaydı ve kendin sevdirmek için üzerime doğru hamle yaptı. Aslında korkan biri için dehşet verici bir durumdu. Fakat kuyruğunu sallamasından, kulaklarının düşüklüğünden, dili dışarıda hallerinden oyun istediği ben anlamıştım ama anlamayan da olabilirdi, bir çocuk da olabilirdi, hamile veya yaşlı biri de.  O köpekti ve birilerinin kendisinden korkacağını düşünmezdi ama sahibi nasıl bir insandı ki insan boyunda bir köpeği biraz sonra açılacak asansör kapısının dibinde bekletiyordu? Kızıp tepki göstersem hayvanları sevmediğimden dem vuracak üste çıkacaktı belli. Küçük bir kasabada doğmuş, kedi köpek, koyun, inek arasında büyümüş biri nasıl hayvan sevmez, mümkün mü?

Alışveriş merkezinin giriş katında vitrinin içine sıralanmışlar, siyah,  beyaz, kahverengi. Elbise ayakkabı satılır gibi satılıyorlar. Cinsleri farklı, renkleri de, tek ortak özellikleri küçük olmaları. Bir metrekare camekanın içinde minicik bedenleri ile kah uyuyorlar, kah camları tırmalayarak dışarıya çıkmak için hamle yapıyorlar. Camın diğer yanında annelerini çekiştiren çocuklar ve elele tutuşmuş sevgililer.
- Ay ne şeker şeyler! Minicik..
Dükkan sahibinin minicik kalması için onları aç bıraktığı söylemleri mi daha kötü yoksa minicikken sevgilisine aldığı köpek biraz büyüyünce veya bakamadım diye bir gece yarısı ormana kaderine bırakmak mı?

Peki hayvanları bir eşya gibi vitrinlerde satanlar hala neden engellenmiyor?
Yakında yarıyıl tatili geliyor, çocuklar artık karne hediyesi olarak bisiklet falan istemiyorlar. Varsa yoksa köpek, kedi gibi hayvanlar.. Moda ya! Umarım kimse çocuğuna bakamayacağı bir hayvanı almaz.
Yapımcı Can Tanrıyar ayrıldığı eşi Petek Dinçöz'ün dört köpeğini ona bırakıp gittiğini, köpeklerin öksüz kaldığını ve onu aradıklarını söylüyor.
Ellerindeki ısırıkları göstererek..
Köpek beslemek moda ya! 


14 Ocak 2013 Pazartesi

İSTİFÇİ





Pek çoğumuzun içinde biraz istifçilik yatıyor olmalı, yoksa ne diye dolaplarımız aradıklarımızı bulmakta zorlandığımız kadar dolu, evlerimizin içinde eşyalar tıka basa olsun?
Uzmanlar istifçiliği obsesif kompülsif bozukluk olarak yorumluyorlar. Evlerimizde gereğinden fazla eşya, giyecek, içecek varsa ve bunları atamayıp, onlarla kişisel bir bağ kuruyorsak istifçiyiz demekmiş. 

Sevgili arkadaşım Filiz komşusunun takıntısından bahsettiğinde şaşırmıştık.
Eve adımınızı attığınız andan itibaren her yerde biblolar, aksesuarlar doluymuş. Sehpanın,  masanın üzeri eşyadan görünmüyormuş. Mutfakta boş yoğurt kutuları sıra sıra tavana kadar diziliymiş. 
Sadece bu kadar olsa iyi komşusunun liseye giden kızı kullanmadıkları bir odadan çuvalları getirdiğinde arkadaşım hayretler içerisinde kalmış. Çuvalların içerisinde paketleri hiç açılmamış halde Vakko'dan gömlekler, kazaklar duruyormuş. Fakat kazaklar her bedende ve her renktenmiş. Filiz sormuş; "Senin bedeninde olmadığı halde diğerlerini neden aldın?"
"Başkaları almasın diye."
Bazen aldıkları giysilere parası yetmediğinde mağazaya kapora bırakıp ayırtıyor, sağdan soldan borç para bulup ayırttıklarını alıyormuş. 

Ve tıka basa bir oda dolusu giysilerin  hiç birini giymiyormuş. İstifçilerin evinde bir orduyu giydirecek kadar giysi olsa da kendisi genellikle bir iki kıyafetle gezermiş.
Çöp evlerde yaşayanlar aldıklarıyla ve atamadıkları eşyalarla kişisel bir bağ kurduklarından istifçi oluyorlarmış. Bazı istifçiler arabaları olmadığı halde araba lastiği alırlar, tamirden anlamadıkları halde evlerini tamirhaneye çevirirlermiş.
Bir de hayvan istifçiliği diye bir kavram varmış. Evinde iki üç taneden fazla kedi köpek bakan insanlara denirmiş. Dışarıdaki bütün hayvanları kurtaracağım düşüncesi ile evine hayvanları doldururlarmış.

Avrupa ülkelerinde istifçilik yapanlara yardım edecek uzmanlar sizin yerinize dolabınızı düzenliyor, sizi ikna ederek gereksiz eşyalarınızı atıyormuş. Aslında bu uzmanlardan biri annemi ziyaret edip dolabını azaltsa çok güzel olurdu ya neyse..
Peki istifçilikten para kazanan var mı?
İskambil kartından dünyanın en  uzun kulesini yaparak Guinness rekorlar kitabına giren Harvard mezunu iskambil kartı istifçisi Bryan Berg kartlardan kuleler yaparak organizasyonlara katılıp iyi  para kazandığı halde biriktirdiği kartların kendisini ele geçirdiğinden yakınıyor.
Giysi istif ederiz, gazete, kutu, süs eşyası, şişeler ve hatta hayvanlar...
Keşke sadece çalışkanlık, iyilik, yardımlaşma ve dostluklar istif edebilseydik hayatımıza dünya daha yaşanılır halde olmaz mıydı?

13 Ocak 2013 Pazar

TEKRAR MERHABA


Uzun bir aradan sonra tekrar merhaba;
Takip ettiğim bloger arkadaşlarım zaman zaman yazmak istemediklerinden bahsediyorlar. Elimiz bir türlü yazmaya gitmiyor diyorlardı. 
Benim de elim bir süredir yazmaya gitmedi nedense. Asalında düzenli olarak takip ettiğim arkadaşları okusam da ben bir şeyler yazamadım. 
Dün baktım ki ben yazamadığım halde iki değerli takipçim daha olmuş. O sevinçle tekrar yazma isteğim doğdu.
Yazmak dedim de tuşlara basarak yazmak  ile kalemle yazmak aynı anlama gelir mi acaba?

Her neyse;
Geçtiğimiz hafta ablam ziyaretime geldi. Bende bir kaç gün kalacak, sonra birlikte Sapanca'ya annemin yanına gidecektik.
Hani şarkıda söylerler ya; "Ankara'dan abim geldi, evde bir bayram havası."
Bize de Ankara'dan ablam geldi, evde bir telaş havası. Bütün odalar, tuvalet, banyo ve bilumum kıyı köşe dezenfekte edildi, ekstradan çamaşır suları ile silindi ki o geldiğinde çamaşır suyu kokusunu duyup içi rahat etsin. 
Benim ortanca mercimek karşıladı onu. Sırtında çantası kıvırcık kızıl saçları cin gibi bir halde girdi eve. Sırtındaki çantayı koyacak yer aradı, sonra vaz geçip içindekileri temiz bir yere koydu ve çantayı yıkamam için bana verdi. Böylece ablamla olan maceram başladı.

Bir haftaya yakın bir süre bütün İstanbul'u gezdik, ne yoruldu, ne de şikayet etti. Gelmeden önce doping mi kullandı diye şüpheliyim. Benim ayaklarıma kara sular indi, yoruldum, bittim onun gıkı çıkmadı. Akşam eve geldiğimizde kızlara atkı ördü. Akşam geç yatıp sabah erkenden kalktı. Kesin enerji veren bir ilaç kullanıyor bu. Yoksa altmışına yaklaşan bir kadın bu kadar enerjik olamaz. Huylanıyorum. Bu arada elinde ıslak mendili, ıslak mendili daha da dezenfekte edecek kolonyası eksik olmadı. Hepimizi temizlik manyağı yaptı.
Bir insanın kız kardeşinin olması çok güzel bir duygu. Kızlarım şimdi de iyi geçiniyorlar gerçi ama  ileride birbirlerinin kıymetini daha iyi anlayacaklarını düşünüyorum. 
Birlikte Sapanca'ya gittik ama bir kara rastladık ki sormayın. Ağaçların üzerleri pamuk gibi karla kaplanmış, çatılar deseniz filmlerdeki gibi olmuş, yol kenarları bembeyaz. İstanbul'un çamurlu beyazından sonra o kadar güzel geldi ki, çocukluğuma döndüm adeta.
Sapanca'daki üç günün sonunda ablam Ankara'ya ben İstanbul'a evime döndüm. 
Hadi bakalım...

31 Aralık 2012 Pazartesi

GÜZEL BİR YIL OLSUN


2013 Yılı  gönlünüzün istediği gibi geçsin.
Yeni yılınız hayırlı uğurlu olsun.

26 Aralık 2012 Çarşamba

İSTANBUL'DA PAZARLAR


Havayı güzel bulunca uzun bir aradan sonra semt pazarımıza gittim. Aslında almayı düşündüğüm bir şey yoktu, kızımı okuldan almama zaman vardı ve evden biraz uzaklaşmak istemiştim. 
Liseyi yeni bitirdiğim yıllarda Fatih'te oturan rahmetli Seniha halama giderdim. Sapanca gibi küçük  bir kasabanın pazarından sonra Fatih Çarşamba pazarı o kadar devasa ve karışık görünürdü ki yalnız olsam kaybolacağımı düşünür, panik olurdum. Hep bir bağırış çağırış olurdu mahşeri kalabalıkta;
- Hırsız var tutun!
- İkizlere takke!
- Naylon çoraplar burada!
İstanbul'a yerleştiğimde evimize takın olduğu için Yeşilköy pazarıyla tanıştım. Çarşamba pazarındaki bağırış çağırıştan daha mı azdı gürültü yoksa ben mi alışmıştım? Sanki insanları da farklıydı. Futbolcu eşleri, bazı tanıdık yüzler, kürklü, saçları yapılı şık kadınlar, yanlarında yardımcıları ile gelenler. Değişmeyen tek şey yine hırsızlık olaylarıydı, hatta ben de bundan nasibimi almış cüzdanımı kaptırmıştım. 

Yeşilköy pazarının başında Marketler furyasının öncülerinden olan Migros vardı. Bazı hanımlar Migros'tan bir iki parça bir şeyler alır, aldıkları poşetlere pazardan aldıklarını koyup konu komşuya hava atarlardı. Migros poşeti ile gezmek zenginlik belirtisiydi.
Kadıköy pazarına hiç gitmedim, Ulus pazarına bir iki kez meraktan gitmişliğim var. Ulus pazarı sosyete pazarı olarak bilinirdi. Ne zaman ki bir iki sahne sanatçısı televizyonlara çıkıp ulus pazarından giyindiğini söyledi, bala konan sinekler gibi İstanbul'un meraklı kadınları Ulus'a akın etti. İncecik bir mankenin üzerindeki tuniği 90 kiloluk bir kadın da giymeye başladı, Ulus pazarı uzun yıllar hanımların, hatta beylerin uğrak yeri oldu. 

Sonra pazarların değeri arttı. Artık kimse Migros poşetlerinde saklamadı giysilerini, yiyeceklerini. Tam tersine gururla gösterdi aldıklarını sağa sola.
Semtimin pazarında geniş bir otopark var, orası doluyor. Bunun yanında arabalar yollara kadar sıralanıyor. Yüzlerce araba içerisinde mütevazı arabalar oldukça az. Pek çoğu son model arabalar ve Jipler. 
Mağazasında 10.000 liraya olan bir çantayı burada 50-60 liraya alıyor, vitrinde 100 liraya gördüğü kazağın aynısı burada 20 lira. Çünkü artık eskisi gibi uzun yıllar giyilen giysiler yok. 
İçimize moda diye bir virüs girdi, çıkartabilene aşk olsun.
Pazarda keyifle dolaştım, ufak tefek şeyler aldım, insanları gözlemledim.
Pazarın sonunda mis gibi taze çay ve çıtır çıtır simit satan ufak bir yer var. Keşke orada oturup çayımı içip simidimi yeseydim şahane olacaktı ama kızımı alma saatim gelmişti.
Yola koyuldum.

photo;Tumblr

24 Aralık 2012 Pazartesi

YOL GÜNLÜĞÜ VE MONTEİGNE


Montaigne denince akla ilk gelen "Denemeler" isimli kitabı olur. Bir sürü yayınevi Denemeler'in bir kısmını veya tamamını kitap haline getirmiş. Bazı kitaplar yaklaşık 100 sayfa, bazıları ise daha fazla. Aslı 1000 sayfaymış. Bin sayfa olanına sadece bir yerde rastladım fakat o gün cimriliğim tutup 80 lira veremedim. Aslında bir sürü konuda para harcarken dikkat ettiğim halde konu kitap olduğunda bu özelliğimi yitiriyorum ama yine de almamışım işte. Evimde 300 sayfalık bir deneme kitabı var. Yine de ben 1000 sayfalık olanını istiyorum. Önümüz yılbaşı blogumu okuyan Beyefendi'ye duyurulur.:)

47 Yaşında Denemeler'i yazmış olan Monteigne yakın arkadaşları, kardeşi ve mahiyeti ile birlikte at sırtında Fransa Bordeaux'dan başlayarak İsviçre, Almanya (eski adıyla Germen İmparatorluğu), Roma ve Venedik'e uzanan bir yolculuk gerçekleştirir. Yolculuğun yarısını yazmanı, diğer yarısını da kendisi kaleme alır. 
1580 yılında orta Avrupa şehirleri, kültürü, yaşantısı, yemekleri, hanları, insanları  ve tabiatı hakkında ayrıntılı yazıların bulunduğu Yol Günlüğü kitabı Monteigne'nin felsefik yönünün yanında seyyah yönünü de gözler önüne sermiş. Yolculuğu esnasında sık sık böbrek taşı düşürdüğü ve sancı çektiği için gittiği yerlerdeki kaplıcaları ziyaret ediyor, bazen bir gün, bazen de bir kaç hafta kaldığı oluyor. 

1500 yıllarının sonu olmasına rağmen rekabet her dönem için geçerli bir eylem olsa gerek ki; Han sahipleri şehirlerine veya kasabalarına gelecek yolcuları şehrin sınırında karşılayıp, şayet kendi hanlarında kalacak olurlarsa atlarına bakacaklarını, eşyalarını taşımayı , lezzetli yemekler, temiz odalar sunacaklarını vadediyorlarmış.Günümüz reklamlarına ne kadar benziyor değil mi?
Kitapta dikkatimi çeken konulardan biri hanların konforu ve temizliği. Keten, pırıl pırıl yatak örtülerinden kuştüğü yastıklardan, pirinç ve gümüş kaplarda sunulan yemeklerden bahsediliyor. Tabi bu bize bütün hanlar için referans vermez. Nihayetinde Monteigne Fransa'da soylu bir ailenin mensubu olduğundan gittiği yerler de düzgün olacaktır fakat; 2012 yılında yol boyunca seyahat ettiğiniz yerlerde bırakın konaklamadaki konforu, yemek yemeye bile çekiniyor insan. 
Monteigne bu seyahatini umduğu kadar uzun yapamamış. Kendi seyahatteyken bulunduğu şehrin Belediye Başkanlığına seçildiği için 17 ayın sonunda geri dönmek zorunda kalmış. 
Yol Günlüğü Ömer Bozkurt'un çevirisi ile Yapı Kredi Yayınlarından çıktı. 
Klasik  sevenlere öneririm.

19 Aralık 2012 Çarşamba

21 ARALIK'A BİR KALA


Her yerde 21 aralık muhabbeti dönüyor. Çevremde pek çok insan ciddiye almıyorsa da "ya olursa" diye dillendirenler de var. Ben böyle şeylere inanmıyorum. Ama o kadar şirin muhabbetler var ki belki çoğunuz biliyor olsanız da paylaşmak istiyorum.


21 Aralıkta kıyamet falan kopmayacak. Aldığım sütün son kullanma tarihi Temmuz 2013'ü gösteriyor. Koskoca firma yalan mı söyleyecek.
Mayalar 21 Aralıkta kıyametin kopacağını söylemiş; Mayadan korksaydık yoğurt yemezdik.
21 Aralık için Şirince'ye gidenler gidiş-dönüş bileti almış. Madem kıyamet kopacak, dönüş bileti ne alaka?
20 Aralıkta ödev veren hocaya; "Yapmayın hocam! Bugün varız, yarın yokuz."
Hakikaten Mayalar Şirince'yi nereden bilmişler?
21 Aralıkta doğanlar; Şayet doğum gününüzü hatırlayanlar çıkmazsa kıyameti koparın.

Diyanet İşleri Başkanlığı amel defteri dosya masrafı ücretlerini en geç 20 aralık mesai saati bitimine kadar yatırılması gerektiğini bildirdi.
21 Aralık son gün ise, bugün çıkmaz ayın son Çarşambası mı?
Kıyamet kopsa Polat Alemdar yaralı olarak kurtulur.
Kıyameti kopsa kopsa kadınlar koparır.
Şu kıyamet sadece Şirince'de kopsa nasıl gülerim.
Hakikaten 21 Aralıkta kıyamet kopsa ciddiye almayanların yüzlerini görmek isterdim.
Mayaların takvimi 21 Aralıkta sona eriyor diye kıyamet kopacağını düşünenler; Ne yani adamlar sizin için sonsuza dek takvim mi yazacaklardı.

Photo; Tumblr


12 Aralık 2012 Çarşamba

Yastıklar Yastıkaltı Konusunda Şikayetçi


Yastıkaltı yatırıma hiç beklenmeyen bir yerden, yastıkların ta kendisinden tepki geldi!
Şu sıralar Garanti'nin yepyeni internet kampanyasında dile gelen yastıklar yastıkaltı yatırımın getirisini, götürüsünü kendi tatlısert bakış açılarıyla yorumladılar.

Türkiye'nin yakından tanıyıp çok sevdiği isimler: Özkan Uğur, Mazhar Alanson, Bartu Küçükçağlayan ve Gupse Özay'ın sesleriyle hayat verdiği yastıklar yastıkaltı biriktirme alışkanlığı üzerine neşeli yorumlar yapıyor, çektikleri çileyi dile getiriyorlar.

Onların bakış açısından yastıkaltı birikimin zorluklarını, zahmetlerini dinledikçe stres yönetimindeki yeteneklerini takdir edecek, birikim güvencesiyle ilgili kaygılarına siz de hak vereceksiniz. Yastıkların bile 'Yeter artık' dediği yastıkaltı yatırıma güvenli ve kazançlı bir alternatif olarak, neyse ki Garanti hep hizmetinizde.

Yastık altındaki altını ekonomiye kazandırmak amacıyla fiziki altınları mevduat olarak alan Garanti, 98 şubesiyle 'Altın Salısı' hizmeti veriyor. Takı ve altınların değeri, altın eksperleri tarafından hesaplanıp Altın Hesabı’na yatırılıyor. Böylece altın birikimleri çalınma korkusu olmadan garantiye alınıyor.

NET Hesap ise farklı birikim hedefi olan müşterilere vade sonunda elde edilecek net kazancı ilk günden bildiriyor. Birbirinden farklı 4 hesap sayesinde müşteriler hem biriktirme alışkanlığı kazanıyor hem de vade sonundaki getirisini hesap açılışında garantiliyor.

Garanti'nin birikim ihtiyaçlarınız için en uygun çözüm önerileriyle ilgili daha detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz, yorumlar #yastıkaltıyatırım hashtag'inde

Bir bumads advertorial içeriğidir.

7 Aralık 2012 Cuma

ÇALIŞAN KADININ MURPHY KANUNLARI


Ev kadınının Murphy Kanunları pek sevildi, iki yıl öncesine kadar çalışıyordum; Çalıştığım yıllarda herkes gibi ben de  bir sürü aksilikler yaşadım. O zaman çalışan kadınlar için de yazalım.
Patronun gözüne girmek için erkenden iş yerine gelindiğinde, her zaman sizden önce gelen patronun o gün işi çıkar veya ofise hiç uğramaz.
Çok önemli bir toplantınız var; ya çorabınız kaçar, ya da eteğiniz sökülür.
Akşama kadar başınızı kaldırmadan çalışırsınız, arkadaşınız telefon eder, tam onunla konuşurken şefe ya da patrona yakalanırsınız.

Trafiğin en yoğun olduğu veya otobüsün arıza yaptığı zamanlar önemli bir toplantınızın olduğu zamanlardır.
İzin alacağınız gün iş arkadaşınızın acil bir işi çıkar, sizin izin masal olur.
Ofise havalı bir giriş yapmak istersiniz, ayağınız takılır, ya da bir yere çarparsınız.
Hafta sonu indirimden alıp hevesle giydiğiniz mavi kazağın aynısını  36 beden giyen stajyerin üzerinde görürsünüz.
Arkadaşınızla iş bölümü yaparsınız, sizin işte pürüz çıkar.
Müşteri odaklı çalışıyorsanız sizin önünüzde sıra kapıya ulaşmışken arkadaşınız iki kişiyle ilgilenmektedir.
Yine sizin sıranızdaki kişilerden biri kavgacı çıkar, olmayacak yerde sizinle tartışır. 

Herkesin bilgisayarı tıkır tıkır çalışırken sizinki arıza çıkartır.
İş yemeğine gittiniz masanın en dibindeki sandalye size kalır. 
Şirkete hediye geldi ama bir tane eksik, kura çekilir size çıkmaz.
Terfi alacak iki kişisiniz ama siz çok çalışsanız bile diğer kişi müdürün yakınıdır, dolayısı ile terfiyi o hak eder.
Hafta sonu mesai var; sizin haricinizde herkesin önemli bir mazereti olur, sizin hafta sonu hayal olur.
Ofiste beğendiğiniz genç en gıcık olduğunuz kızı beğenir.
Çocuğunuz varsa okuldan aranmak için sizin önemli bir toplantıda olmanız gerekir.
Dikkatinizi işe verdiğiniz bir zamanda arkadaşınız arar ve sudan konularla sizi dakikalarca meşgul eder.
Bir ay beklediniz maaşınızı alacaksınız, bankamatikte sıra size geldiğinde ya cihaz arızalanır ya da para bitmiş olur.
Off! ne sıkıcı değil mi?
Şiştim resmen ):