9 Ağustos 2010 Pazartesi

ÇAY BAHÇELERİ VE GAZOZ


Rahmetli halam Eskişehir'de otururken yazları Sapanca'ya gelir üç ay kalırdı. İki kız iki erkek dört çocuğu, benim gibi evin en küçük çocuğu için şölene dönüşse de annem ne düşünürdü bilemeyeceğim. Ama bu dönemde sık sık köye ailesinin yanına kalmaya gittiğini hatırlıyorum. 
Halamın bize gelmesi, bizim de çay bahçesine gidip gazoz içmemiz demekti.
Süleyman eniştem polis memuru idi. tanıdığım en eliaçık akrabamızdı. Halam gezmeyi pek sevmez eniştem bütün mahalledeki çoluk çocuk herkesi toplar çay bahçesine götürürdü.
Sapanca Gölü kıyısında çay bahçesine gitmek demek bayram yerine gitmek kadar özeldi. En güzel giysilerimizi giyer yaklaşık 5 kilometre yolu yürüdükten sonra tahta sandalyelere oturur, pipetle gazozumuzu içerdik.
Çay bahçesinde çaya pek rağbet edilmezdi. Çay bahçeleri demek gazoz demekti.
Çay bahçeleri çocukluğumun en güzel eğlencelerinden biri olarak anılarımda kaldı.
...
Otobüs ile Mecidiyeköy'e giderken Eyüp'e gelince sol tarafınıza bakarsanız bolca yeşillik görürsünüz. Zaten yol boyunca başka yeşillik de yok. Kocaman bir Türk bayrağının bulunduğu yeşil alana dikkatli bakıldığında oranın mezarlık olduğu fark edilir.
İstanbul'un seyrine doyulmaz manzaralarından birini barındırır bu yeşil alan. 
Adı Pierre Loti'dir.
Fransız yazar Pierre Loti Eyüp'de kaldığı yıllarda bu tepedeki çay bahçesine çok sık geldiği için zamanla onun adı verilmiş.
Pierre Loti'ye çıkmak için Eyüp'ün içinden yukarıya doğru dar ve dolambaçlı bir yolu kullanmanız gerekir. Hafta sonları kalabalığını sevmiyorsanız hafta içi kısmen daha tenhadır. 


Pierre Loti'ye ilk gidişim bundan 15 yıl önceydi.
Altı bayan İstanbul'u tanıma programımız arasında gitmiş, ayağımızdaki topuklu ayakkabıların  kaldırım taşları arasında sıkıştığını görüp zorlanmıştık. İtiraf etmeliyim ki, biraz görmemişliğimizin biraz da nerede ne giyilir bilmemişliğimizin de rolü vardı bunda.
Pierre Loti İsmi bize tepede şık bir kafeyi çağrıştırmış olmalıydı. Öncesinde Çırağan'da öğle yemeğindeydik, kıyafetlerimizin nedeni bu diyerek kendimizi biraz savunabilirim.
Algıda seçicilik bu olsa gerek Çayına bayıldığım Pierre Loti'de Mezarlığı hemen hiç hatırlamıyordum. 

Son olarak iki yıl önce gittim Pierre Loti'ye.
Yine aynı doyulmaz manzara, aynı çay..
Ben sadece mezarlıktan etkilendim.  
Ölüm yanı başımızdaydı ve biz hayatın tadına varmak için ölümle yanyana  durmak zorundaydık..
Öyle ya bu manzara başka yerde yoktu.
Sadece burada.. Bu mezarlığın içinde..
Bir çok genç mezarların aralarındaki duvarlarda oturuyor, İstanbul'u seyrediyorlardı.
Benim de 15 yıl önce geldiğimde hoş bir tebessüm ile Haliç'i seyrettiğim gibi... 
Pierre Loti'ye gidin garson sizi uzun bir süre bekletecektir, olsun.
Şekerli içmiyorsanız bile çayınıza yarım şeker atıp karıştırın..
Ya da soğuk bir gazoz için pipeti içinde...
Bir karşıdaki doyulmaz manzaraya, bir de önünüzde  bir zamanlar sizler, bizler gibi yaşayan insanların yattığı yere bakın..
Hayatı fazla önemsemeyin..

8 Ağustos 2010 Pazar

EVLERİN SOKAKLARI


Evimizin balkonundan karşı binalardaki balkonlara  bakıyorum. 
Bir balkonda olması gereken çiçek, masa ve sandalyenin haricinde, çamaşır ipi, merdiven, erzak dolabı, çöp kovası, buzdolabı, temizlik kovası, fırça, hatta bisiklet mevcut.
Balkonlar ne işe yarar?
Bir masa iki sandalye koyulup sabahları kahvaltı, yaz akşamlarında manzaranız  varsa, mezenizde yanınızdaysa bir kadeh rakıyla iyi giden açık hava odasıdır.
Balkon evlerin sokağıdır.
Ege'de sardunyaları ile balkonlar evin olmazsa olmazıdır.
İtalya'ya kışın gitmiş olmama rağmen küçücük balkonlar kış çiçekleri ile doluydu.
İngiltere'de balkona hemen hiç rastlamadım.
Fransızlar balkonu sever ama öğle geniş değil de Fransız balkonu dediğimiz dar denizlikler hoşlarına gider.

Romeo ve Juliet oyunlarında hep aynı sahne gözümüzün önüne gelir.
Juliet yarım ay şeklindeki küçük balkondan bakmaktadır ve aşağıdan Romeo ona söyle seslenir;
- Senin dudaklarınla dudaklarım günahlarından arındı
juliet;
- Öyle ise günahların dudaklarımda kaldı. diyecektir.
..
Balkon fikri ilk kez hıristiyanlık'ta İmparator ve İmparatoriçelerin katedrallerdeki dini ayinleri halktan uzak bir biçimde izlemek ihtiyacı yüzünden çıkmış.
Tarihi filmlerde  soyluların, tiyatro gösterilerini, operayı, baleyi hep balkondan izlediğini görürüz.


Karşı binada onlarca balkon içinde sadece birinde saksı içinde çiçekler var.
Benim balkonunda da çiçek yok.
Yıllar önce kocaman balkonu olan bir evde oturuyordum. Uzun uzun saksılar aldım. İçlerine çiçekler koydum.
Sularken sorun yaşadım. Saksıların altlığı olmasına rağmen bir şekilde alt komşuma çamurlu sular geldi. Kuşlar topraklarına dadandı. Alt kata toprak döktü. Sevgili komşum zeynep hiç sesini çıkarmasa da ben rahatsız oldum. Ertesi yıl saksıları kaldırdım.
Şimdi karşımdaki evlere baktığımda çiçek değilse bile düzgün bir balkona bakmayı yeğlerdim.
Şehirlerde maalesef balkonlar yüklük olarak kullanılıyor.

Sapanca'da ki evimizde kocaman bir balkonumuz var.
Kahvaltıda başlayan balkon sefamız gece yatana kadar devam eder.
Hele akşam üzeri kanepede serin serin uyumanın tadına varılmaz.
Balkonlar evin ruhudur. Kullanmasak bile varlığı rahatlatır.

7 Ağustos 2010 Cumartesi

SARHOŞ VE GÜRÜLTÜCÜ


Gece bağırış çağırış sesleri ile uyandığımda saat 3'ü gösteriyordu. 
Benimle birlikte bütün mahalle halkı da uyanmış camlardan bakıyordu. Önümüzdeki caddede iki tane BMW marka beyaz araba durmuş, dört genç kavga ediyorlardı. Daha doğrusu iki genç kavga ediyor, diğer ikisi de ayırmaya çalışıyorlardı. 

Gençlerden yere düşeni o kadar sarhoştu ki yerden kalkmakta zorlanıyor, yediği onca yumruğa rağmen tekrar kendini döven gencin üzerine yürüyordu. Kavgada dayak atan durumundaki bas bas bağırıyor.
" Serdar yemin ediyorum yarın seni mermi manyağı yapacağım."
Yıllar önce Karagümrük çetesi olarak bilinen Ergin kardeşlerin Hakan Ural için sarf ettiği  sözü literatürümüze soktuğundan beri mizah programlarının haricinde ilk kez duyuyordum.
Gülümsemeden kendimi alamadım.

Kavgayı ayırmaya çalışan iki gençten biri bas bas bağırarak şöyle diyordu; "Ona vurma bana vur l..n. Siz arkadaş değilmisiniz. Kaç kes birbirinizin kıçını kurtardınız?"
Mehmet Ali Erbil ve Cem Davran'ın baş rollerinde oynadığı, bir dönemin çok konuşulan filmi Kahpe Bizans'da Cem davran'ın annesi rolündeki kadın Film boyunca oğlunu korumak için; " ona vurmayın bana vurun, onu asmayın beni asın, onu dövmeyin beni dövün." gibi repliklerle herkesi kırmış geçirmişti.

Ben uyku sersemi izlediklerimi mafia ile karışık tarih filmine benzetirken sonunda polis arabası geldi. 
Bu arada dayak atan gencin bulunduğu araba gitmiş, dayak yiyen ve "ona vurma baba vur." diyen gençlerin arabası hala yerinde duruyordu.
Sarhoş gençler bütün mahalleyi ayağa kaldırıp çekip gittiler.
Gecenin üçünde sarhoşlar yüzünden uykum kaçtı.
Gel de tekrar uyu..
..
Temel bara gider ve barmene;
- Ula uşağum sen de dahil herkese benden bir içki.
Barmen de dahil herkes içkisini içer. 
Temel'e teşekkür ederler. Temel kalkıp gidecekken barmen parayı ister. Temel parası olmadığını söyleyince barmenden bir güzel dayak yer.
Ertesi akşam Temel yine bara gelir.
- Ula barmen sen hariç herkese benden bir içki.
Barmen sorar;
- Bana neden yok?
- Uşağum sen içince sapıtıyorsun.

6 Ağustos 2010 Cuma

I LOVE YOU BLOGS


Mart ayında Blog yazmaya başladığımda bu işten bıkabileceğimi düşündüğüm zamanlar olmuştu.
" Türk gibi başla İngiliz gibi bitir" atasözü bizim için söylendiğine göre, hızla başlayıp çabucak bıkma huyumuz olduğu gerçeğini düşünürsek ne zaman bıkacağımı merak ediyorum.
Şimdilik her gün yeni bir heyecanla bilgisayarın başına geçiyor hemen bir şeyler buluyor ve heyecanla yazıyorum. 
Yazılarımı yazarken ikincil  bir  kaygı taşımadığım için sınırsız özgürlüğe sahibim. 
Sadece küfürlü, politik, mesaj verir  havasında yazılar yazmak istemiyorum.
Bırakayım bunları başkaları yazsın. Ben neşeli, komik, rahatlatan yazılar yazmaya çalışıyorum.
Hayat zaten yeteri kadar kasvetli.
Donalt Trump'un varisi veya Bill Gates'in ailesinden değilseniz güllük gülistanlık bir hayatınızın olması çok zor.
Türkiye'de yaşamak, kadın olmak, anne olmak ekstra zor.
Bu zorluklar bana bazı öğretileri getirdi.
Çok üzülme
Çok dert etme.
Çok ümit etme
Bu öğretiler ışığında pozitif yaşamaya çalışıyorum.

Blogumun sizin giremediğiniz kumanda paneli sayfasında "İlginç Bloglar" adı altında bir bölüm var. Bunların hepsi yabancı Bloglar. 
Sınırsız! İngilizcem ile artık ne anladıysam bir bakayım dedim. Bu arada geçen 6 ayda bakmak aklıma gelmemiş.
Sadece orman resimleri olan bir blog var. Börtü böcek ne varsa resmini çekmiş koymuşlar.
Blogun sahipleri orta yaşın biraz üstü bir çift. Profildeki  birbirlerine sarılmış gülerek baktıkları resim çektiklerinden daha güzel.

Başka bir blogda sadece sokak resimleri var.
Eski bir evin çatlamış dış merdiveni. Çatıda görünen elektirik telleri, teneke çöp bidonları, çoğu siyah beyaz ağaç dalları.. Herhalde sanatsal bir çalışma olmuş. Şeytanlığımdan olsa gerek aklıma Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek geldi.
" Böyle Sanatın İçine Tükürürüm." diyerek bir heykeli bulunduğu yerden kaldırtmıştı. Bu resimler için ne düşünür acaba. 
Başka bir Blogda bir kadın evinin resmini çekmiş. Sanırım evlerinde kedi var. Tırmalanmış gibi duran eski bir kanepe, etejerin üzerinde biblo niyetine iki obje, boyaları dökülmüş çerçevesi ile pencereden dışarısının resmi.

Başka bir Blogda bir kadın öyle korkunç bebek heykelleri yapmış ki gece görseniz ödünüz patlar. Çocuğunuza verseniz bir daha konuşsun diye beklemeyin. Çocuğun dili tutulur. Kel, koca gözlü ucube yüzlü bebekler..
Sitesinin adı da Berbat şeker anlamına gelen Awful Candy. 
Blogun sahibi olan kadının çocukluğuna inerseniz ya biri bunun bebeklerini parçalamış. Ya da buna fazla bebek alamamışlar, komşu kızın bebeklerinde gözü kalmış. 

Başka bir blog yazıları seven beni bile sıktı. İlk sayfada çinli veya japon olduğunu düşündüğüm asyalı bir kadın, üzerinde hakim ya da avukat kostümü ile bir kürsüde konuşuyor. Ondan sonra sayfalarca yazı var. Yazıyı okumaya çalışmadım bile. 
Kadının ciddi duruşuna bakılırsa ya 3. Dünya savaşının çıktığı haberini veriyor, ya da yeni bir kozmetik markasının tanıtımını yapıyor. ( Haydaa demeyin... Kozmetik tanıtımı yapanlar da aynı bu ciddiyette; Bu kremi almazsanız mazallah yüzünüzde 3. Dünya Savaşının tahribatını görüsünüz demeye getiriyorlar.)
..
Julie& Julia filmindeki gibi sevimli bir blog yazarı bulacağımı ümit ederken çıka çıka bana da bunlar çıktı.
Yani bana şükredin.



5 Ağustos 2010 Perşembe

BURASI HAYVANLAR ALEMİ, YORDU BİZİ SÖYLEMİ


Hint bülbülümüz Mısır'ın ardından yazdığım yazı dolayısı ile takipçilerimden eleştirel mesajlar aldım.
" İyice menopoza bağladın. Böyle travmalı yazılar yazma." dediler.
Tamam.
Sıcaktan bunaldığım için camları açık bırakmasaydım mısır da dışarıya uçmayacaktı. Bundan dolayı vicdan azabı çekiyor olabilirim. Fakat o da kafesine girmemekte ısrarcı olmasaydı birlikte mutlu mesut yaşıyor olacaktık.
Sanırım mısıra çok güvendik. "Kuş beyinli" sözünün neden söylendiğini unuttuk.
Hayvanlar aleminde hangi hayvanın ne yapacağını kestirmek güç.
Biz insanlar akıllarımızla övünürken hayvanların kabiliyetleri de akıllara durgunluk verebiliyor.

Dünyanın en hızlı koşan hayvanı lleopar, Saatte 100 km hızla koşabiliyormuş.

Köstebekler bir saatte 45 metre tünel kazabiliyorlarş (Uyanık mütahitler duymasın.)

Kargaların ortalama yaşları 120 yılmış. ( Tarih bilgilerinden yararlanmak lazım.)

Halter kaldıranların güçlü olduğunu düşünüyorsanız karıncaları tanımadan karar vermeyin. Karıncalar kendi ağırlıklarının 50 katı ağırlığı kaldırabiliyorlarmış.

Hangi erkek çocuğuna bakabilmek için günlerce yemek yemeyebilir? Erkek Penguenler kuluçkaya yattıktan sonra 4 ay ağızlarına hiç bir şey koymadan yumurtaları bekliyorlarmış.

"Ay çarpıntım başladı." diyerek naz yapan kadınlara inanmayın. İnsanların kalp atışları dakikada 60-80 iken, sinek kuşlarının dakikada 600 kez kalbi çarptığı halde gıkları çıkmıyor.

Alın size bilim adamları için araştırılacak bir hayvan türü. Köpek balıkları hiç hastalanmayan hayvan türüymüş. Vücutlarında kanser de dahil olmak üzere her bir hastalığa karşı bağışıklık mevcutmuş.

Tembeller ve uykucular, içiniz rahat olsun. Sizden daha beteri de var. Salyangozlar üç yıl boyunca uyuyabilirlermiş.

Bu haber de Fenerbahçe ve Galatasaray taraftarını ilgilendiriyor. Renklere dikkat! 
Memelilerin kanı kırmızı, Böceklerin sarı, Istakozun kanı  maviymiş.

Her yıl evcil hayvan mamasına harcanan ortalama tutar, 1.5 milyar dolarmış. Bu miktar bebek mamasına harcanan tutarın dört katıymış. (Mısırın 30 gram kadar yemi var. Bahçeye atsam mısır geri döner mi?)
Her yıl 10.000 den fazla kuş camlara çarparak ölmekteymiş. ( Bu orana mısır da dahil olacak mı acaba?)
..
Yok mısırı unutamamışım.
Travmalı yazılara devam mı etsem....?

4 Ağustos 2010 Çarşamba

BUNLAR DA OLUYOR


Gazetelerin küçük puntolarla yazılmış haberleri, tam sayfa haberlerinden daha çok ilgimi çeker.
Birileri için önemsiz olan bir haber o haberin sahibi için her şeyden önemlidir.
Küçük haberlerde genelde trajikomik olaylar da yer alıyor.
İşte size bunlardan bazı örnekler;

Nevşehir'in Ürgüp ilçesinde minyatür Peri bacaları yapıp satan bir adam, bir türlü alamadığı Tofaş marka arabaya olan özlemi yüzünden üç oğluna Doğan, Kartal ve Şahin isimlerini takmış. Yaşları 8 ile 15 olan çocuklar isimleri ile gurur duyduklarını söylüyor. Baba ise; " Tofaş tan bir kıyak bekliyorum." diyor.'

Samsun'da benzin yüklü bir kamyon hemzemin geçitte tren ile çarpışıyor. Kamyonun şoförü; Trenle aynı anda hemzemin geçide geldik. Bana yol vermesi için kornayla uyardım ama sanırım sesimi duyuramadım." demiş.

Rize'de bozulan buzdolabını tamire götürmek isteyen adam, buzdolabını evin ikinci katının balkonundan tutması için kardeşine attı. Buzdolabını tutamayan kardeş ezilip yaralandı.

İstanbul Sultanbeyli'de bir adamın ağzına sinek kaçmış. Sineği öldürmek için ağzına sheltox sıkan adan hayatını kaybetmiş.

Dudullu'da bir nişan töreninde bir evin balkonuna 50 kişi birden çıkınca balkon çökmüş. Olay 5 ölü bir çok da yaralı ile gazetelere geçmiş.

Adapazarı Hendek'de gece yarısı alkollü olarak araba ile TEM'de dolaşan gençler radyoda çalan oyun havası ile arabadan çıkıp yolda oyun oynamaya başlamış. 5 gençten 3'ü Farklı arabaların çarpması sonucu hayatını kaybetmiş. (Güle oynaya ölüm bu olsa gerek.)

İzmit'te bir adam bıçaklanan arkadaşını 5 dakika mesafedeki hastaneye götürmek yerine "Tanıdık doktor var." diye Gölcük'e götürmesi üzerine yaralı adam yolda can vermiş.

Rize'nin Tunca köyünde, elektrik direğine tutunarak ayakkabısının içine giren taşı ayağını sallayarak çıkarmaya çalışan bir adama, yoldan geçen başka bir adam elektrik çarptı zannederek direkten elini kurtarmak için eline ve sırtına kürekle vurarak hastanelik etmiş.

Son yazacağım çok yeni olmuş bir olay ve belki pek çoğunuz hatırlayacaksınız.
Antalya'nın Gündoğmuş ilçesinde kepçe operatörü yolda gördüğü yaşlı kadını gideceğin yere götüreyim diye kepçeye almış. Sonra da yaşlı kadını kepçede  unutup kadınla birlikte toprak doldurduğu kepçe ile yolu düzeltmeye başlamış.
Çevredekilerin fark etmesi üzerine kadın son anda diri diri gömülmekten kurtulmuş. Hastaneye kaldırılan yaşlı kadın yaşam savaşı veriyormuş.
...
Allah bizi dalgın yardımseverlerden korusun.

2 Ağustos 2010 Pazartesi

MISIR


Mısır evi  terk etti.
Bir yıl önce tam da bu aylarda küçük kızıma doğum günü hediyesi olarak almıştık.
Beyaz ufacık bir Hint Bülbülü. Bülbül dediğin güzel ses çıkarır. Bizim mısır sürekli detone olur, hiç ahenk tutturamazdı. Sessizce saatlerce durur tam bir telefon konuşması yapacağız minicik cüssesinden umulmayacak bir sesle ortalığı birbirine katardı. Ne konuştuğumuzu anlayamadığımız için sinirden bir kaç kez üzerine yastık fırlatmışlığım bile var.
Dehşete düşmeyin, o kadar seri bir hayvan ki ben daha yastığı kapmadan  kafesinin üzerinden avizeye uçmuş olurdu.

Kafesinin üzerinden diyorum çünkü yıkanmak için hazırladığımız suya girsin diye kafesin kapağını açtığımız andan itibaren onu içeriye sokmak mümkün değildi.
Çaktırmadan içeriye giriyor, gözü etrafta yemini yiyip hemen dışarıya kaçıyordu.
Salonda koltuğun üzeri, abajur, avize, her taraf ona aitti.
Temizlik günlerinde sinir olur, kaçsa da kurtulsam diye şikayet etsem de içten içe alışmıştım bu yabani şeye.
Kafes hayvanlarının adeti olan hiç bir şeyi yapmadı. Elimize gelmedi, omuzumuza konmadı, oyunlar yapmadı.
Nev-i şahsına münhasır bir hayvandı.

Bir gün boyunca sesi kulaklarımızdan gitmedi.
- Sesini duydum geldi, diye camlara koştuk.
Gelsin diye bekledik.
Çünkü biz gelsin diye bekleyenlerdendik.
Alışıktık gidenlere..
Ağlayamadık bile..
Bir dostumuzun  rahmetli eşimin ardından yazdığı şiirdeki  gibi;
Gitti giden göz yaşlarımız gibi..



1 Ağustos 2010 Pazar

DAHA BİTMEDİ


Eskiden boğaz vapurlarında Jilet satan adamlar vardı. Vapurun hareketiyle oturduğu yerden kalkar, dikdörtgen sert kapaklı valizini açar, önce Jileti anlatır, ardından da " Daha bitmedi." diyerek tırnak makası, tükenmez kalem, İğne iplik seti, leke ilacı gibi aklınıza gelebilecek ıvır zıvır ile promosyon yapardı.
Eskiden İstanbul' da oturmuş, vapura binmiş birinin bu satıcılardan en az bir kez bir şeyler almışlığı vardır.
Leke ilacı leke yapar, tükenmez kalem zaten tükenmiş olur, tırnak makası kesmezdi. Ama ne fark eder.
Evin bir çekmecesinde " Belki lazım olur." diye saklanırdı. Yanağına küçük gazete kağıdı yapıştırmış dolaşan adamlar çoğunlukla vapurdaki satıcıdan alınan kör jiletle traş olan adamlardı.

Televizyonun sol üst köşesinde doğrudan satış yazıyor.
Yaşlıca bir adamla genç bir kadın ingilizce anlatıyor. Bizimkiler de türkçe tercüme etmiş.
Havuçlarınızı eşit bir şekilde doğrayabilirsiniz.
Soğanlarınız artık göz yakmayacak.
maydanozlar istediğiniz incelikte olacak.
Patatesleriniz aynı boyda olacak.
Bunlar için satın almanız gereken robotun bir çok bıçak seçeneği var. Yukarıda saydığım her şey için ayrı bir bıçak, rendeleme için ayrı, kesme için ayrı, doğrama için ayrı.
Bunları kullanıp hepsini yıkamaya kalksanız bir bulaşık makinesi dolar. Yanına bir bardak bile sığdıramazsınız.

Başka bir kanalda plastik görünümlü kalın bir kemer. İçine motora benzer bir aparat takmışlar. Pille çalışıyor ve titreşimle yağları yaktığı söyleniyor. Piller bu güçle çabucak biter bunun için bir servet ödemeniz gerekir demiyor.
Reklam için kullandıkları kişiler vücut çalışmış bir genç veya hoş bir  manken oluyor.
..
Başka bir yerde korse reklamı var. Sanki zeka özürlü birine mal satar gibi aynı kelimeleri defalarca tekrarlayarak, "Elbiselerin içinde artık daha fit görüneceksiniz" diyor.
Bu sıcak havalarda daracık korseleri giyecek bir akıllı arıyor. Hatta korse alana zayıflatıcı Jel bedava diyerek ürünü cazip hale getiriyor.

Çok iyi hatırlıyorum. Body ile başlayan çeşitli aletler yıllar önce yok satmıştı. Tanıdığım bir sürü akrabanın evinde tam orta yerde şekilsiz karın ve kalça erittiği söylenen aletler olur, o aletlerin olmadığı evler küçümsenirdi. 
Bu aletleri yapan firmalar müthiş pazarlama yeteneği ile her yıl yeni bir  sürümü tanıtıyorlar ve eskileri değersiz kılıyorlardı.
" Bakın bu alet kullanmadığınız zaman kıvrılıyor ve yatağınızın altına kolayca giriyor."
" Bey bak yatağın altına giriyormuş. Bunu da alalım."
Çevremde bu aletlerle bir gram zayıflayan birine rastlamadım. Hatta bu aletleri yanlış kullanmaktan dolayı belini zedeleyenler bile olduğunu biliyorum.

Sahneye bir dansöz çıkar. Ona özenen ev hanımı  dansöze nispet yaparcasına önce oturduğu yerden sonra da çevredekilerin gazıyla tam dansözün karşısında oynamaya başlar.
Durum aynı bu şekilde. 
Televizyona bir manken çıkar. İncecik vücuduna bel inceltici aleti takar. Bizim gibi elma tipli, armut tipli tombik kadınlar manken gibi olma sevdası ile jelleri aletleri, korseleri ne bulursak belimize sarar gezeriz.
Yok böyle bir kolaylık.
Lütfen önce anne ve babamıza bakalım. 
Taş çatlasa ve şansımız varsa onlardan 5 bilemedin 10  kilo az olabiliriz.
Genetiğimiz sağ olsun...

30 Temmuz 2010 Cuma

TİMSAH GÖZYAŞLARI


4 Yıl önceydi.
Büyük kızım " Sana bir profil oluşturalım." dediğinde;
" Aman yandan olmasın. Burnum güzel değil." dediğimi hatırlıyorum.
" Yok öyle değil. Facebook'a gireceksin."
"Anne facebook'da ne işin var." Grubuna katılmak için beni facebook'a kayıt etti. Önce kayıt edecek, sonra da ne işin var diyecek iyi mi?
- Senin yüzünden girdim. diye sürekli yüzüne vurdum.
Çoluk çocuğun eğlence mekanı olarak düşündüğün siteye yoğun çalışma tempom içinde bakmak fırsatı bulamıyordum.
O zamanki iş ortağım, daimi dostum ve sevgili arkadaşım Neslihan ile boş bir günümüzde arkadaşlarımızı aradık.
Geçen 4 yıl boyunca görüşmediğim okul ve iş arkadaşlarımla, eski komşularımla, uzak akrabalarımla merhabalaşma fırsatım oldu.
Bazı arkadaşlarımın hala bekar olduğunu, başka bir arkadaşımın boyunca yeğeni olup onu evlendirdiğini, bir başkasının eşinden boşanıp" Yaşasın Özgürlük." dediğini görüyor, haber alıyorum.
Sanal alemde oturduğun yerden gerçek hayatlarda neler olduğunu öğrenme fırsatı doğdu herkese bu sayede.

Arkadaşımın Psikoterapist olan oğlu Çağatay Öztürk; Bir TV kanalında Özel hayatlarını paylaşım sitelerinde en ince ayrıntısına kadar sergileyenleri  Teşhirci, Onları izleyenleri de Röntgenci olarak yorumlamış. Sanatçılar, köşe yazarları hak verenler ve vermeyenler olarak ikiye ayrılmıştı.
Bakıyorum da yaşları 15-16 arasındaki kızlar bikinili, makyajlı, garip pozlarda resimlerini paylaşıyorlar bu sitelerde.
Çağatay Öztürk'e hak vermemek elde değil.
Dünyada Facebook'u en çok kullanan ülkeler arasında üst sıralarda olduğumuza göre büyük, küçük Teşhirciliğe ve Röntgenciliğe pek meraklı olduğumuz da ortaya çıkıyor.
Yani bir çok şeyde olduğu gibi paylaşımda da amacından sapmışız.

Kızlarım araştırmacı bir ruhla Uğur Dündar'a rakip olmayı düşünüyorlar herhalde. Şimdi de Kuş Cıvıltısı olarak tabir edilen Twitter'a ilgi göstermeye başladılar.
Twitter facebook'dan farklı olarak bir çeşit anlık ileti gibi bir paylaşım sitesi.
Cumhurbaşkanımız kendisine yöneltilen eleştirileri basın sözcüsü kanalıyla değil de Twitter aracılığı ile bizzat kendi cevaplıyor. Zaman zaman içini döküyor.
Yeni yetme mankenler " Şimdi duşa giriyorum" gibi abuk bir bildirim paylaşıyor.
Bir köşe yazarı, hoşlanmadığı başka bir köşe yazarını, yazılarına ters düşen bir mekanda yakaladığını gammazlıyor.
Eski bir gazete patronunun gazeteci eşi,  gazetede kendisine verilen yer az olsa gerek sürekli yazacak bir şeyler buluyor.
ABD başkanı tatil için gideceği yeri paylaşıyor.
Amerikalı aktör kendisinden yaşça büyük sinema sanatçısı eşinin popo resmini çekmiş paylaşıyor.
Yüz Kitabı...Kuş Cıvıltısı..
Bekliyorum sonunda birbirimizi yiyeceğiz ve "Timsah Gözyaşları" diye bir paylaşım sitemiz olacak.

29 Temmuz 2010 Perşembe

DOĞAN GÖRÜNÜMLÜ ŞAHİN


Bizim nesilin mizah severleri Gırgır ve Fırt dergisini iyi bilir.
Orada Zihni Sinir adında bir mucit vardı. Öyle garip icatlar yapardı ki " Hadi canım sende" derdiniz. Zihni Sinir denilen namı değer gözlüklü komik bir çizgi kahramandı.
Sonraki yıllarda çetrefilli buluşlar yapan yurdum insanına Zihni Sinir demeye başladık.
Bizim insanımız Şahin görünümlü Doğan, Mercedes görünümlü Serçe yapmaya pek meraklıdır.
Mercedeslerin  önlerindeki yıldız armalarını  itinayla söküp, kendi doğan, şahin, kartal gibi kuş isimleri takılan arabalara yerleştirirlerdi. Bu uygulamadan en çok da Almancılar zarar görürdü. Çünkü Almancıların haricindeki mercedes sahiplerinin zaten bir garajı vardı.

Artık bu uygulama yapılmıyor sanırım derken gazetede okuduğum haber   "Aşmışız." dedirtti. Adam Fiat marka 10 yıllık arabasının üzerini keserek üstü açık araba yapmış, bunu da kanarya sarısına  boyamış. " Herkes arabama bakıyor." diyor.
 Bakarlar tabi.
Biz Ferrari ye çok benzin yakıyor diye tüp takıp hava atan  bir milletiz. Allahtan ferrari şirketi durumu öğrenip dehşete düşmüş. Parasını geri verip şahıstan arabayı almış, İtibarlarını düzeltmişler.
Aslında dünyanın her yerinde araçlar modifiye yapılır. Bazıları inanılmaz güzel olur. Discovery kanalda böyle bir program var. Vücutları dövmeli bip sesinden anlaşıldığına göre bolca küfürlü konuşan iri yarı adamlar, hurda bir arabayı alıp aslına sadık kalarak harikalar yaratıyorlar.
Arabanın markası ne ise o markanın özelliklerine dokunmadan yapıyorlar bu işi. Bizim modifiye anlayışımız arabayı mutant yapmak. Yani ne olduğu belli olmayacak garip bir yaratık.
Öğrendiğime göre bazı uyanıklar arabaların yolu daha iyi kavrayabilmesi için bagajına beton döküyorlarmış.
Bu arabaların aerodinamik aksanını yapmak için uzun saatler, haftalar, aylar geçiren mühendislerden daha iyi anlıyor bizim sanayideki recep usta.

Geçen yıl arabamda çıkan bir arızadan dolayı sözde ucuz olacak diye, servise değil de Karadenizli tanıdık bir ustaya arabamı emanet ettim.
Araba bana servisten daha pahalıya mal oldu. Parçalar garanti kapsamında değildi.
Arabayı tamirden aldığım gün trafiğin çok yoğun olduğu dört yol ağzında kaldım. Bir saat trafiği allak bullak ettim. Arabadaki arızadan dolayı yolun ortasında kaldığımı bilmeyen sürücüler kadın şoförler hakkında bir sürü yorumda bulundular.
Bazıları işi daha da ileriye götürüp; "Bu arabayı sana alanda kabahat." diye seslendi.
Sonunda bizim Karadenizli usta çırağıyla geldi. Arabanın orasına burasına şöyle bir baktı ve yanındaki gence aynen şöyle dedi;  
- Ula Necati bunun deneme sürüşünü yapmişmiydun?