3 Ocak 2015 Cumartesi

6 GÜNDE ÜÇ ÜLKE - HOLLANDA


Kızımı ziyarete Düsseldorf'a gitmiştik. Hızlandırılmış bir geziyle Düsseldorf'u tamamladıktan sonra ertesi gün trenle Hollanda - Amsterdam'a gideceğiz. Mercimeğim yakın bir zamanda okulla buraya gittiği için bize katılmadı ama bizim adımıza biletleri önceden almış. Düsseldorf - Amsterdam arası hızlı tren ile yaklaşık 2.5 saat. Tren fiyatları  gidiş - dönüş 40 Euro.        
Trende dört kişilik, ortasında masa olan yerde gençten bir çocuk oturuyor, biz kendi aramızda Türkçe konuşunca dönüp baktı. Türk olduğunu anlayınca izin isteyip karşısına oturduk. Efendi saygılı, Almanya'da doğup büyümüş üniversiteli gençle muhabbet ettik zaman çabucak geçti. Bu arada sınır falan olmadığı için Almanya'dan Hollanda'ya geçtiğimizi evlerin değişikliğinden ve kanallardan anladık. Genç çocuk bize "bazen sınır polisi trende dolaşır ve pasaport sorabilir ama çok sık olmuyor." derken sınır polisi bulunduğumuz  vagona girerek son derece kibar bir halde pasaport kontrolü yapacağını söyledi. AB vatandaşları sadece biletlerini ve kimliklerini gösterirken bizim gibi bir kaç turist pasaportlarımızı gösterdik. Polis bir pasaporta bir de bana baktı, pasaport resmime benzetemedi mi bilemeyeceğim, elindeki optik cihazıyla resmi inceledi, sağına soluna baktı. Utanmasa dişleyip ayarını ölçecek. Neyse geri verdi.

Amsterdam'a indiğimizde soğuğa rağmen müthiş bir kalabalıkla karşılaştık. Tren istasyonu şehrin neredeyse tam göbeğinde Noel tatili olduğu için meydanlar cıvıl cıvıl. Bu arada tarih okuduğum için ilk izlenimim 1600- 1700 yılından kalma binalar, kiliseler, katedraller... Sonra bisikletler.. 

Kalacağımız otel Dam meydanına çok yakın olması gerekiyor. Önce meydanı bulup sonra otelimize varıyoruz. Otelin resepsiyonuna çıkmak için yapılan merdivenler daracık ve dik. Mobilyaları, beyaz eşyayı ve yatakları bu merdivenlerden çıkartmak zor değil, imkansız. Sanırım camdan içeriye sokmuşlar diye yorum yaptık. 
Çekinlerimizi yaptırdıktan sonra dinlenmek için odamıza çekiliyoruz ki o da ne! Odada cam yok. Oda minicik.. Tamam merdivenlerden anlamıştık odanın küçük olabileceğini ama booking.com'da balkonlu odalar görünüyordu. Sonra kafamızı kaldırdığımızda tavana yakın bir yerde bizim banyo pencereleri gibi iki pencere gördük. Hiç yerleşmeden resepsiyona geri döndük.
Filiz'le ikimizin ingilizcesini birleştirirsen orta halli bir ingilizce anca eder fakat o odada kalamayacağımızı rezervasyon yaptırırken balkonlu odalar gördüğümüzü, balkon istediğimizi söyledik. Kız baktı bize odayı veremeyecek bir kaç dakika beklettikten sonra yeni odamızın anahtarını verdi. Yerleştiğimiz odadan aşağıda resimdeki manzara görünüyor. Israr ettiğimiz için isabet etmişiz.

Amsterdam'a gelip kanal turu yapmadan olmaz. Bir saat süren tura katılıp kanallar arasında dolaşıyoruz. Evlere hayranlıkla bakıyoruz. Tarihlerini koruyan bu insanlara hayranlık duymamak elde değil. Bu arada sadece bir yerde inşaata rastlıyoruz. Bizdeki müteahhitler olsa kanala bakan bu evleri yıkar apartmanlar dikerlerdi kesin. Kanal turunda botun içinde Almanca- Felemenkçe - İngilizce etraftaki binalar ve kanal hakkında bilgi veriliyor. Hollandanın en dar evi dikkatimizi çekiyor. Dışarıya bakan tek bir camı var ve iki bina arasına sıkışmış.

Amsterdam bir bisikletler şehri. Kadın erkek, genç, yaşlı, çalışan, çalışmayan herkes bisiklete biniyor. Son derece şık giyinmiş, kadınlar ve erkekler ellerinde evrak çantaları, bilgisayar çantaları,bisikletle işlerine gidiyorlar. Trafik sorunu bisiklet ve toplu taşıma araçlarıyla çözülmüş. İki gün boyunca bir kez klakson sesine rastladım. O da bisiklet ziliydi ve maalesef ben binalara hayran hayran bakarken bisiklet yoluna çıktığım için, bir hanım benden dolayı zili çaldı. 

Gece Dam meydanında bizde taksim meydanında olan konserler gibi bir konser vardı. Buranın ünlü şarkıcıları olduğunu düşündüğüm iki erkek iki bayan sırayla şarkılar söylediler. Şarkılar ağırlıklı olarak dini içerikliydi. Arada Cesus (İsa) nakaratlarından anladım.  

Çiçek pazarında gezerken Mazhar Alanson'un "sana sarı laleler aldım çiçek pazarından." şarkısını mırıldandık fakat lalelere bakmakla yetindik. Geçen yıl büyük kızım lale soğanı almıştı buradan fakat ben onu ekene kadar çürütmüştüm. Tekrar uğraşmayayım. 
Amsterdam'da iki gün boyunca yürüdük, yürüdük. 
yemek için önerilen bazı yerleri defterime not etmiş olmama rağmen meydana bakan sokakta Simit Sarayı'nı görünce tercihimiz belli oldu. Fakat "Patat" denilen patates kızartmasını yemeden olmazdı. 

Maalesef Noel dolayısı ile bir çok yer kapalı olduğu için istediğim müzelere giremedik. Alışverişi düşünmediğimiz için dükkanların kapalı olması neşemizi kaçırmadı. 
Öneri olarak söylemek gerekirse:
Amsterdam Kanal Turu
Rembrand Square 
Çiçek pazarı
Van Gogh Müzesi
Nine Litte Streeets
Spui Meydanı
Dam Meydanı
Amsterdam'ın ara sokaklarında birbirinden güzel evleri görmek, kanallar arasındaki köprülerde resimler çektirmek.


30 Aralık 2014 Salı

ALTI GÜNDE ÜÇ ÜLKE - ALMANYA


Erasmus programıyla Almanya Düsseldorf'ta olan kızımı Eylül'den beri görmüyordum. Özlem tavan yapmıştı, facetime ile görüşmelerimiz yetersiz kalıyordu derken Beyefendi güzel bir jest yaparak "Hadi seni kızına yollayalım." dediğinde ikiletmedim. Birden kendimi süresi geçmiş pasaportumu yenilerken ve bilet telaşında buldum. Sevgili arkadaşım Filiz de planıma dahil olunca telaşın bir kısmını o yüklendi. 
21 Aralık günü sabah erkenden Yeşilköy Havaalanında bulduk kendimizi. Ağzımız kulaklarımızda. Havanın soğukluğunu hissetmiyoruz bile. 

Son yıllarda iyice çoğalan  Lounge'lerden birinde uçak saatimizin gelmesini bekledik. Rötar yok, uçaktayız. Filiz film izlemeye başladı, ben döndükten bir gün sonra finallere gireceğim için ders notlarımı çalışmaya başladım. 
Düsseldorf  havaalanında mercimeğim ağzı kulaklarında bekliyor bizi. Bendeki mutluluk tavan yapmış.
Hasret giderme sona erdiğinde kırk yıllık Almanyalı gibi bizi toparladı iki ayrı tren yolculuğu ile evine götürdü. 

İKEA reklamlarından çıkmış gibi küçücük sevimli bir bir stüdyo daire. Hemen yayıldık, dinlendik ve şehri gezmeye çıktık. 
Noel dolayısı ile Alstadt meydanı tıklım tıklım dolu. Minik ahşap dükkanlarda yiyecek içecek, hediyelik eşyalar satılıyor. O kadar kalabalık ki satış yerlerine yaklaşmak bile zaman alıyor. Sıcak şarap içilen yerlerin önü daha bir yoğun. Sıra sıra dizilmiş barlar ve restoranlardan dolayı Düsseldorf için dünyanın en uzun bar tezgahı deniliyormuş.  Hemen aklımdan şöyle bir şey geçiyor:

Bu kadar kalabalıkta insanlar alkol alıyorlar ve hiç bir taşkınlık, taciz yok. Hayret! Sonra bu kadar bira içen insanlar ertesi gün nasıl çalışıyorlar? Almanya nasıl oluyor da AB ülkeleri arasında en iyi durumda olan ülke, nasıl oluyor da hiç dış borçları olmadığı gibi dışarıya borç verebiliyor, bunu da gururla bilbordlara yazıyorlar?
Angela Merkel bunu nasıl başarmış, nasıl oluyor da ilk eşi  Ulrich Merkel'den boşandıktan sonra ikinci evliliğini yaptığı Kimya Profösürü Joachim Sauer'in soyadını kullanmıyor. Hem ikinci eş bu duruma bozulmuyor mu?
Neyse konumuza dönelim.

Çok açız fakat yeniliğe aç olmadığımız için bildiğimiz bir şey yemek istiyoruz. En azından içerisinde domuz eti olmadığına emin olalım.
Mc Donalds...
Düsseldorf Ren nehri kıyısında kurulmuş bir fuar kenti.  Düssel deresi kente adını vermiş. 
Gri bir şehir beklerken yeşillikler içinde bir şehirle karşılaşmak güzel bir sürpriz oldu. 

İstanbul'dan gelen biri buranın trafiğini taşra trafiğine benzetebilir. Işıklarda bekleyen arabalar o kadar azdı ki hayret ettik. Sonra gezdiğimiz yerlerde tren ve metro ağlarını gördükçe araba kullanmanın anlamsız olduğunu fark ettik. Tam kapının önünden tıkış tıkış olmayan bir toplu taşıma aracına biniyorsanız neden arabanızı kullanasınız ki?

Burada Smart denilen iki kişilik otomobilin çok olması dikkatimi çekmişti. Sonra araştırdığımda ülkede en çok Smart kullanan şehir Düsseldorf'muş.
Biz neredeyse bir günde Düsseldorf'u bitirdik, eve dönüp dinlendik.
Yarın Hollanda-Amsterdam.
Hadi hayırlısı.


7 Aralık 2014 Pazar

OSMANLICA


Osmanlıca kursunda çektirdiğim bir resmin altına "Osmanlıca Kursunda" diye yazdım, paylaştım. Arkadaşlarımın bir kısmı resmim için bir önceki yazımda bahsettiğim gibi kendilerini iltifat etmekle yükümlü hissetmişler; "Ne kadar genç çıkmışsın, Çok güzelsin gibi" iltifatlar etmiş, bir kısmı "Like" yapmış. Bir arkadaşım da: "İleriye arkadaşım hep ileriye." diyerek Osmanlıca Kursuna gitmemi gericilik olarak yorumlamış.
Aslında birilerine izah edecek yaşı çoktan geçmiş olmama rağmen Tarih okuduğumdan dolayı Osmanlıca'da zorlandığımı ve bu yüzden kursa gittiğimi yazdım resmin altına.
Oysa "ileri" diyen arkadaşıma "geçmişe bakmadan ileriye gidilemeyeceğini" söylemem gerekirdi. Beceremedim.
Son bir kaç gündür Osmanlıca tartışmalarına baktığımda yorum yapanların kendi hayat felsefeleri doğrultusunda keskin yorumlar yaptığını görüyorum.
Eskiden yazılarını kaçırmadığım, kitaplarının kütüphanemde olmasından mutlu olduğum bazı gazeteci yazarlar Osmanlıca öğrenmeyi neredeyse bağnazlıkla bir tutuyorlar.

Hiç düşündük mü acaba bir asır  önceki kitaplarını okuyamayan kaç ülke var? İngilizce, Fransızca, Almanca, İtalyanca, Japonca öğreniyoruz da gururla bahsettiğimiz 600 yıllık Osmanlı'nın torunları olarak neden o dili öğrenmek istemeyelim ki. İngilizcesi normalin biraz üzerinde olanlar 500 yıllık Shakespeare eserini okuyabiliyorken 100 yıl önceki bir yazıyı okuyamıyor olmak iyi bir şey mi?
Ne işimize yarayacak? diyebiliriz.
Hadi itiraf edelim işimize yaramayacak o kadar çok şey öğreniyoruz ki?
Lisede öğrendiğimiz Fizik kurallarına, kimyasal simgelere gerçek hayatta ne kadar ihtiyacımız var. Şayet fizikçi ve kimyacı değilsek. Evimizde şarap yapmayacaksak, çaydanlığın buharı elimizi yaktığında buharlaşmayı hatırlayıp:" Sıcaklığın artması buharlaşmayı hızlandırır." gibi bir düşünce içinde mi oluruz. 
Zorunlu hale getirilmeden Orta öğretimlerde Osmanlıca dersi verilse kime zararı var. 

Üzerinde hat sanatı ile yazılmış bir tablo gördüğümüzde Allah'ın adının yazıldığı bir tablo olduğunu düşünürüz hemen, Ya da bir ayet veya  bir hadis. Aslında o yazıda hiç ilgisi olmayan bir isim yazabilir. Hatta "bu tablonun sahibi pek akıllı sayılmaz, bilmediği bir dili sırf güzel yazıldı diye duvarına asmış." yazsa nereden haberimiz olacak.
Osmanlıca güzel bir dil. 
Benim gibi yarım asrı devirmiş biri bile yavaş yavaş okumaya başladıysa zor da sayılmaz. 
Her şeye muhalefet olmayı;
Her şeyi dayatmayı bir kenara bırakabilsek ne güzel olmaz mıydı?

3 Aralık 2014 Çarşamba

LİKE


Sosyal medyada zaman geçirenlerin iyi bildiği üzere şimdilerde İnstagram, Facebook ve Twetter'ı alaşağı etmiş görünüyor. 
Şöyle ki hem resim paylaşıyorsunuz, hem de altına istediğiniz kadar yazı yazıyorsunuz. Twetter da olduğu gibi 140 karakterde sınırlı da değil. 
Fakat ilk göz ağrısı Facebook'tan ayrılamayanlar da var tabi.  
Bilmem dikkatinizi çekti mi o kadar saçma sapan şeyleri Like etmeye başladık ki yakında Pinokyo gibi burnumuz uzayacak. Öteki dünyada yalan hanemizin çoğu Facebook'ta:
"Kızının yanında kardeşin gibi duruyorsun."
"Şekerim hiç değişmemişsin."
"Aaa ne kadar kilo vermişsin."
"Kıyafetin çok yakışmış." yalanları yüzünden dolacak. 

Bir arkadaşımızın annesi hastalanıyor onu paylaşıyor; "Like"
Biri ameliyat olmuş; "Like"
Birinin yakını ölmüş; "Like"
"Ölmüş" kardeşim ölümün neresini beğeniyorsun.
Paylaşılan bir resim, bir yazı gördüğümüz an "Okudum" anlamında elimiz "Beğen" tuşuna gidiyor. 
Külliyen yalan!
Yaşı menopoz kıvamında, kilosu vücudunda ayrı bir Cumhuriyet kurmuş bir sürü insan; otururken, yürürken, yemek yerken, kaşınırken, sabah mahmurluğunda, akşam yatmak üzereyken, komşusunda, markette, pazarda; aklınıza neresi gelirse orada resim çektiriyor ve paylaşıyor. Hemen akabinde kim beğenmiş diye bakıyor.
Beğenmesen olmaz, 
Allahım sen affet!

Eşi ile sorun yaşayanlar, sevgilisinden ayrılanlar, eski eşe nispet yapanlar "Ne kaybettiğini gör." der gibi mili yenge kabul ettiğimiz Adriana Lima pozlarında resimler paylaşıyorlar. Henüz karşı taraftan tık gelmiyorsa bu sefer özlü sözler hazırda.
"İki yüzlü insan pazar tezgahı gibidir.Öne iyilerini koyar arkası hep çürüktür." 
Yine mi karşı tarafta bir hareket yok? Mevlana ne güne duruyor?
"Demiş ki Mevlana: Seni seveni zehir olsa yut, seni sevmeyeni bal olsa unut."
Bu da olmadıysa patlat bir şarkı yeni moda bir şarkıcıdan.
Şimdi burada "Like" yapanlar sanırım biraz daha temkinli davranıyorlar. 
Özlü sözlerden birine Like yaptıysan yanlış anlaşılma riski var. 
"Bak onun da ilişki durumu karışık."
"Yoksa boşanacaklar mı?"
"Kesin vardır bir şey."
Tepki göstermeyip görmezden gelsen yazılacaklar hazırdır. Artık kim üzerine alınırsa:
"Sen bir şeyler verdikçe dost görünen çok olur. Bir de sen iste gör, hepsi birden yok olur."
Velhasıl başımıza daha neler gelecek bilmiyoruz. 
Şimdilik Facebook, Twitter, İnstagram arasında ping pong topu gibi gidip geliyoruz.

2 Aralık 2014 Salı

TELEFONLAR VE MESAJLARIYLA İMTiHANIMIZ


Kızımı dershaneye bıraktım dönüyorum telefonum çaldı. Yeni nesil telefonları bir dokunuşta açamıyorsun. Mutlaka eksantrik bir hareket gerekiyor. Araba kullanırken zaten mümkün değil. Israrlı 6-7 çalmadan sonra durdu ama merak içindeyim. Tipik bir ebeveyn gibi tahminler yürütüyorum. Çalışan kızımın başına bir şey gelmiş olabilir, Erasmus için Düsseldorf'ta olan kızım bir gün önce kan şekeri düştüğü için bayılmış, ondan telefon gelebilir, Beyefendi'nin başına bir şey gelebilir. Kısaca her şey olabilir diye düşünürken telefon tekrar çalmaya başladı. Arabayı sağa çekerek telefona baktım. 212 ile başlayan bir numara.
"Selma hanım sizi 'Allahın cezaları' isimli kuru temizlemeden arıyorum. Size 4 sorudan oluşan bir anket yapacağım müsait misiniz?
"4 Soruyu da bilirsem ne kadar kazanacağım."
Kız afalladı. Ben bastırdım.
"Telefonumu nereden aldınız?"
"Efendim biz referansla çalışıyoruz."
Ne referansı? Pardon siz kuru temizlemeci demediniz mi? Hani üşendiğimiz  ya da eşlerimizin pantolonlarında çift dikiş görünmesin, yakalarındaki yağ izlerinin müsebbibi biz olmayalım diye kirli çamaşırlarımızı yolladığımız kuru temizlemeci. Allah sizi nasıl biliyorsa öyle yapsın. Numaramı  referans olarak oraya vereni bilsem ilişkimi keseceğim. Kuru temizlemeyle teması en az olan insanlardan biriyim. Paltolarını bile düşük devirde makinede yıkayan birini kim referans verir?
Bundan sonra konuştuklarıma kendim bile şaşırdım. Sakince bu numarayı silmelerini ve kuru temizlemeyle hiç işim olmadığını söyledim. Ama sinirim akşama kadar geçmedi.
...
Akşam üzeri telefonumda bir mesaj:
"Değerli müşterimiz Uzay Optik olan ismimiz bundan böyle msn optical optik olarak değişmiş olup telefonlarımız aşağıdaki gibidir..."
İyi de ben zaten Uzay optik'i de bilmiyorum ? herhalde yanlış mesaj diye düşündüm.
Gece saat 23 sıralarında tekrar bir mesaj:
"Değerli müşterimiz Uzay optik iken msn optical optik olarak değişen ismimiz ile ilgili gönderdiğimiz telefon numarasında bir hata yapılmıştır. Aşağıdaki şekilde düzeltir ve hoşgörünüz için teşekkür ederiz.
...

(Not: Resimle konunun hiç bir ilgisi yoktur. Yazdıklarım gerçek olsa da isimler gerçek isimler değildir.)

23 Ekim 2014 Perşembe

Marcel Broodthaers'ın Sözcükler, Nesneler, Kavramlar sergisi Akbank Sanat'ta!


Belçikalı şair, heykeltraş, film yapımcısı ve sanatçı Marcel Broodthaers’ın işlerinin sergilendiği  Sözcükler, Nesneler, Kavramlar sergisi Akbank Sanat’ta açıldı.
20.yüzyılın en önemli sanatçılarından olan Broodthaers, 40 yaşına kadar sadece şiir ile ilgilenmiştir, satmayan  Pense-Bête şiir kitabının 50 kopyasını alçıyla kaplayarak okunamaz hale getirmiş ve kitabıyla aynı adı taşıyan Pense-Bête (Anımsatıcı) başlıklı ilk sanatsal eserini üretmiştir. Aynı sene, 1964’te; ilk sergisinin kataloğuna şöyle yazmıştır:  “Ben de bir şeyler satıp hayatta başarılı olamaz mıyım, diye düşündüm. Ne vakittir işe yarar, beş para eder bir tek şey yapmamıştım. 40 yaşına gelmiştim ... Ve nihayet aklıma, sahte, samimiyetten uzak bir şey icat etme fikri geldi; hemen işe koyuldum. Üç ay sonra, ortaya çıkan ürünü Galerie St Laurent’in sahibi Philippe Edouard Toussaint’e gösterdim. “İyi de, bu sanat” dedi Toussaint, “ve onu seve seve sergilerim”. “Anlaştık” dedim. Satılan bir eser olursa, Toussaint paranın %30’unu alacaktı. Öyle anlaşılıyor ki bu, standart anlaşma şartlarından biri; %75 alan galeriler bile var. Peki eser nedir, diye sorarsanız: Aslına bakılırsa, nesneler.”  
 

Marcel Broodthaers’ın  ilk sanat objesi Pense-Bête (Anımsatıcı)’i Akbank Sanat’ta görmeniz mümkün. Kavramsal sanatın en önemli isimlerinden olan Broodthaers, eserlerinde; yazılı dil kullanımı ve kelime oyunlarına sıklıkla yer vermiştir. Belçikalı sanatçı René Magritte ve Fransız şair Stéphane Mallarmé etkisi eserlerinde açıkça hissedilmektedir.
Belçika’nın popüler bir yemeği olan midyeler, yumurta kabukları, süt şişeleri gibi gündelik objelere yeni bir bakış açısı kazandırmıştır. 289 yumurtadan oluşan 289 Oeufs, 20x13=260, 2x14=28, +1=1, = 289 Oeufs.


Müze, eser, sanatçı ve seyircisi arasındaki ilişkiyi irdeleyen birçok eser vermiş ve bu ilişkiyi derinlemesine sorgulamıştır. 1968 senesinde Brüksel’de kendi evinde, kavramsal bir müze olan Musée d'Art Moderne, Départment des Aigles (Modern Sanat Müzesi, Kartallar Bölümü)’i kurmuş, davetiyeler bastırıp açılış yapmıştır. Eser röprodüksiyonları, eser kutuları, kartpostallar, duvar yazılarının sergilendiği müzeye; 1968-1971 arasında farklı mekanlarda farklı bölümler de eklemiştir. Müzenin herhangi bir koleksiyonu yoktur, belirli bir lokasyonu yoktur. Eserleri, MOMA_New York, TATE Modern_Londra, Stedelijk Van Abbemuseum_ Eindhoven, Centre Pompidou _  Paris and MACBA_Barselona koleksiyonlarında yer almaktadır.

Sergi hakkında daha detaylı bilgi almak için www.akbanksanat.com sayfasını ziyaret edebilirsiniz.
Bir boomads advertorial içeriğidir.

16 Ekim 2014 Perşembe

NOBEL... MURAKAMİ'NİN KABUSU


"Nobel Edebiyat Ödülleri" açıklandı. Haruki Murakami bu yıl da ödülü alamadı. Oscar ödüllerinde Leonardo Di Caprio, Nobel'de  Murakami aynı kaderi paylaşıyorlar. İkisi de sürekli aday oluyor ama bir türlü alamıyorlar.
Geçen yıl "Haşlanmış Harikalar Diyarı Ve Dünyanın Sonu" isimli kitabını almıştım ama araya bir düzine kitap girdi, okuyacaklarım kitapların içinde hüzünle sırasını bekliyor. 
Murakami'yi üzüntüsüyle baş başa bırakalım ve Nobel istatistiklerine bir göz atalım.

İlk kez Nobel ödül töreni 1901 tarihinde verilmeye başlandı.
2006 yılında Türkiye ilk Nobel'ini  yazar Orhan Pamuk'la aldı. 
Şimdiye kadar Nobel'i yedişer kez kazananlar 28 Şubat ve 21 mayıs günü doğanlar.
En çok Nobel kazananlar Haziran doğumlular.
Bugüne kadar erkekler 807 kez, kadınlar ise 71 kez Nobel almışlar.
Her 10 ödülden biri Amerika'ya gidiyor. İkinci sırada Almanya, üçüncü sırada İngiltere var.

En genç yaşta Nobel ödülü alan fizikçi William Lawrance Bragg 25 yaşındaydı fakat bu yıl barış ödülü daha genç birine geldi. Ülkesinde kız çocuklarının hakları konusundaki eylemleri nedeniyle Taliban tarafından başından vurulan Pakistan'lı Malala henüz 17 yaşında. 
Nobel alan en yaşlı kişi Rus ekonomist Leonid Hurwicz Nobel aldıktan 6 ay sonra 90 yaşında öldü. 

Ödül başına dağıtılan para yaklaşık 900 bin euro.
Fransız yazar jean Paul Sartre Edebiyat ödülü aldığı halde bunu kabul etmemiş tek kişidir. (Sartre  hayatı boyunca kazandığı hiç bir ödülü kabul etmemiştir.)
1940-42 yıllarında ikinci Dünya savaşı dolayısı ile ödülleri verilmemiştir.
Peki Alfred Nobel kimdir diye bir hatırlayalım: Vikipedi onun için İsveçli kimyager ve mühendis diyor. Dinamitin mucidiymiş. Bu kadar tehlikeli buluş yaptıktan sonra ödüller verip günah çıkartıyor olmasın?

14 Ekim 2014 Salı

OLİVİER'İN KARADENİZLİ KADINLARI


Fransız belgeselci ve fotoğrafçı Olivier İz TV'de "Yemeğin Yolculuğu" adında bir program sunuyor. Olivier Anadolu'da dolaşıp yemeklerimizi ve kültürümüzü anlatıyor programında. Acaba sadece bizde mi yayınlanıyor, yoksa Fransa'da da gösteriliyor mu bu program bilemiyorum. Ama sadece bizde bile olsa, herkes izlese egolarımız yüzünden unuttuğumuz değerleri hatırlasak Olivier'nin sayesinde. 
Benim rast geldiğim programda Artvin yakınlarında bir dağ köyünde gürcü evine misafir olmuş, "Acara yemeklerini" öğrenecek. Programı izlerken bilgisayarımı açıp Acara'nın nerede olduğuna bakıyorum. Gürcistan'ın güney batısında yer alan özerk bir cumhuriyetmiş. Başkenti Batum'muş. ( Nasıl bilemedim hayret. Oysa babamın büyük dedeleri Batum'dan Sapanca'ya göçmüşler.)
Olivier'in  gittiği eski dağ evinde iki kadın ve üç çocuk var. Kadınlardan biri Olivier'in yaşlarında. Yanı 55-60 Diğeri  biraz daha genç. 
İklim şartları insanın mimiklerine yansır derler ya yaşlı kadının bakışları birazdan Olivier'i bir sopayla dağın eteklerine kovalayacak gibi; o kadar sert. Fakat sadece bakışları...

Daha genç olanı güler yüzlü gözleri gülüyor; hem yemek yapıyor hem de yaptıklarını izah ediyor. "Harço çorbası" biz söylerken bile zor. Bir Fransız nasıl söylesin. Canını sevdiğimin Karadeniz kadını defalarca tekrar ederek yemeğin adını öğretiyor. Hep birlikte yemekleri yapıp yer sofrasında oturuyorlar. 
Olivier'in çok sevimli bir Türkçesi var. Gözünüzü kapatıp dinlerseniz küçük bir oğlan çocuğu konuşuyor sanki. Çocuklar olan biteni seyrediyor ama evlerine her gün yabancı biri geliyormuş gibi de rahatlar. İstanbul'da veya büyük şehirlerde birine mikrofon uzatılınca kameraya çıkmak için o kişinin arkasına bir sürü insan belirir. O en doğal halleriyle etrafta dolaşan, kamera umurlarında olmayan, Olivier'in uzattığı fotoğraf makinesini kullanıp kırk yıllık fotoğrafçı gibi resimler çeken çocuklar, tanımadıkları bir yabancıya yemek öğreten ve bunu en doğal halleriyle yapan iki Karadenizli kadın bize unuttuğumuz bir yanımızı hatırlatıyor.
Doğallık... Olduğun gibi olma... İnsan olma...
Türk misafirperverliği diyoruz ya! hani son tahlilde kimsenin hatırlamadığı, işte o misafirperverlik Karadeniz'in o dağ köyünde iki güzel kadın ve üç çocuğun yüreklerinden ekranlara yansıyor. 
Bu yazıyı yazmama sebep olan olayı en sona sakladım.
Sabah kızımı okula bıraktım ve markete alışveriş yapmaya girdim. Sebze reyonunda bir kadın  yanındaki arkadaşına anlatıyordu.
"Habersiz, çat kapı oturmaya mı gelinirmiş. Canı sıkılmış dertleşmek istiyormuş. Nasıl sinirlendim anlatamam..."
Dertleşebileceğiniz ve çat kapı evine gideceğiniz dostlarınız olması dileği ile...

Not: Resimler Digiturk'ün internet sitesinden alınmıştır.


13 Ekim 2014 Pazartesi

YUFKADA KÖFTE


Malzemeler: (5-6 kişilik)  
Yarım kilo orta yağlı dana kıyma.
Bir baş soğan Rendelenmiş veya ince doğranmış
Üç diş sarımsak
Karabiber, pul biber, kekik, biraz tuz
4-5 dal maydanoz
İki yemek kaşığı zeytin yağı
4 yufka

Köftelik malzemeleri iyice karıştırın. Malzemeyi dört yufkaya yetecek  şekilde dörde ayırın.
Yufkayı açarak  malzemeyi her tarafa gelecek şekilde sürün. Rulo halinde sarın. İki parmak genişliğinde keserek tepsiye dik bir şekilde dizin. Diğer yufkaları da aynı şekilde sararak tepsiye dizin. Küçük bir kapta bir kaşık sıvı yağ, bir kaşık su ve bir kaşık salçayı karıştırıp üzerine sürün.

180 derecedeki fırında 20 dakika pişirin. Sıcak servis edin. Yanında yoğurt ve fırında elma dilim patates ile çok iyi gidiyor.
Afiyet olsun.


6 Ekim 2014 Pazartesi

KURBAN BAYRAMINDA BÜYÜKADA


Bu Kurban bayramı diğer yıllardan farklı olarak Sapanca'ya gitmedim. Annemin olmadığı bir ev, hele de özel günlerde o kadar hüzünlü geliyor ki!
Beyefendi ilk günü annesiyle geçirince ben de küçük kızımla baş başa kaldım. 
Ne yapalım, ne yapalım?
Küçük kızım Adalar'a hiç gitmedi, ne zamandır söyleyip duruyor. Sırt çantamıza bir günlük giysilerimizi koyduk, bir heyecan yola çıktık. İstanbul bayramda hakikatten çok tenha, Kabataş'a kadar her taraf bomboş. (Tramvaylar hariç.)

Adalara şehir hatları vapurları ve Mavi Marmara vapurları olmak üzere iki şekilde gidilebilir. Biz en yakın zamanda kalkan Mavi Marmara'ya bindik. Yolcu popülasyonu şu şekilde: %70 Araplar, %30 Türkler ve diğer turistler. Açık olan kısımda oturduk. Yanımıza üç genç kızı olan Arap bir karı koca oturacaklar. Adam kızı bir yere oturacakken yanına erkek düştü diye onu uyararak başka bir tarafa oturtmuşken, hemen yanımdaki boşluğa iki kızının ortasına değil de benim yanıma oturmaya kalkınca sinirlendim. Kendi kızları için erkekler mahrem oluyor da biz kelaynak kuşu muyuz. Elle işaret ederek kızın yanıma oturmasını sağladım. Aslında bu tür düşüncelerin sahibi değilim ama çifte standart görünce dayanamıyorum.

Bir saatlik yolda kalabalık bir gurup gelmiş olan Arap turistler şarkılar söylediler kendi dillerinde, eğlenceli bir yolculuk oldu. 
Bayramın ilk günü olduğu için fazla kalabalık olduğunu düşünmediğim Büyükada'nın saat kulesi meydanı tıklım tıklım.
Önce otelimize gidip yerleştik. "Şikayet Var" isimli sitede bir sürü olumsuz yazı yazılmış hakkında ama hangi firma için yazılmıyor ki? Pembe ahşap giydirme dış cephesi olan sevimli bir otel. ( Yıldızlar Evi Otel) Görevli gayet güzel karşılayarak, otelin diğerlerine göre daha büyük bir odasını vererek gönlümüzü fethetti. Odalar eskiymiş, perdeler buruşukmuş ne gam; zaten hepi topu bir gece kalacağız. 

Rahat bir şeyler giyerek dışarıya çıktık. Kızım bisikletle adayı turlamamızı öneriyor. En son belki 15 yıl önce kızların bisikletini kullandığımı hatırlıyorum. Yüzmek ve bisiklete binmek unutulmazmış, yapacağız bir şeyler. 
Bisiklet kiralamanın saati 5 lira, kimliğimizi bırakıp dönüşte kaç saat binmişsek parasını ödemek üzere biniyoruz iki tekerler üzerine. Bisiklete binmek sorun değil de sağdan soldan gelen faytonlardan kendimi nasıl koruyacağım, ya atın tam önüne düşersem, ya at beni ezerse...
Vay arkadaş! ne kadar evhamlıymışım da haberim yokmuş. Kızım benden 100 metre önde gidiyor, ara sıra da arkaya bakıp başıma bir şey gelip gelmediğini kontrol ediyor. Rolleri değiştik, ebeveynim gibi davranıyor resmen. "Heyecanlanma, önüne bak!, arkanda fayton var."
Bir ara dengemi kaybediyorum, kızım arkaya baktığında ben kaldırımda oturmuşum.
"Merak etme biraz dinleniyorum."
Yalan... Resmen düştüm ve hafiften ayak bileğim kanıyor. 
Tekrar bisiklete biniyorum, gidiyoruz ama bende mecal kalmamış. Benim anlayışlı güzel kızım, zaman zaman en küçük çocuk şımarıklığı, ergenlik halleri, bu yıl üniversiteye hazırlık psikolojisi yüzünden çatışmalarımız oluyor... Ama hepsini affettim.
"Anniş,, Dönelim istersen?

Duyduğum en güzel öneri. Hevesini kırmamak için ses etmedim ama bittim.
Uzun uzun yazdım ama bisiklet sürüşümüz yarım saat bile olmamış. Hain bisikletçi bir saatin parasını alıyor. :)
Odamıza dönüp dinleniyor tekrar dışarıya çıkıyoruz. Meydana bakan otellerden birinin kapısında iki genç oda fiyatlarını soruyorlar; Geceliği 300 lira, pes artık. Buradan anlaşılıyor ki öyle spontane gelip kalmak olmuyormuş, önceden otel rezervasyonunuzu yaptırmanız gerekiyormuş. 
Bu öneriler arasında benim çok kullandığım Booking.com sitesi karşılaştırmalı fiyatlar sunuyor. Bir de son yıllarda pek tutulan "fırsat" siteleri ucuz fiyata tatil imkanı sağlıyor.
Adada balık yenir doğal olarak, kıyı boyunca balıkçılar uzanıyor Büyükada'da. Fiyat sormadan bir yere oturmak balık için geçerli değil bence. Fiyat soracak, pazarlık yapacak öyle seçeceksiniz restoranı. Ve fakat üzülerek söyleyeyim ki ne kadar pazarlık etseniz de salata ve içecekle restoran sahibinin sizin için kesmeyi düşündüğü hesabı ödeyip çıkıyorsunuz.
Gece odamıza çekildiğimizde kızım Türkçe testi çözdü, ben de Hayko Bağdat'ın Salyangoz kitabını bitirdim. Uyuduğumda sanırım sabaha karşıydı. (Yerimi yadırgadım.)
Ertesi sabah kahvaltı, biraz ada turu ve dönüş yolculuğuna başladık.
Dönüş yolculuğunun en güzel tarafı Beyefendi'nin bizi karşılamak için Beşiktaş'ta bekliyor olmasıydı. Yanına yaklaşırken resmimizi çekti. 
Kızımla yolda yeni istanbul rotaları planları yapmaya başlamıştık.
Bundan sonraki istikametimiz analı- kızlı Sultanahmet, Marmaray, Üsküdar, Yerebatan Sarnıcı.
Hadi bakalım...
Bu vesile ile herkesin kurban bayramını kutluyorum.