18 Temmuz 2011 Pazartesi

ÇELEBİ 400 YAŞINDA


Hürriyet gazetesinden Kanat Atkaya ; "Evliya Çelebi'nin olmayan sakalı" başlıklı bir yazı yazmasaydı aklıma bile gelmeyecekti. Bütün resimlerinde Nur yüzlü uzun sakallı olan seyyah, aslında sinekkaydı traşlıymış. Hatta bu durumundan dolayı dayak yemekten zor kurtulduğu anlar olmuş.
Doğumunun 400. yılı dolayısı ile 2011 yılı UNESCO tarafından Evliya Çelebi yılı olarak ilan edildi. UNESCO da sahip çıkmasa bir çok değerimizin farkına bile varamayacağız.  Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü UNESCO; Mardin Hasankeyf, Kapadokya, Nemrut Dağı, Pamukkale, Truva Antik Kenti, Göreme Peri Bacaları, Kız Kulesi, SultanAhmet Camii gibi tarihi yerlerimizi koruma altına almış. Yani bir bakıma bu yerlerin bakımını, korunmasını ve gelecek nesillere bırakılmasını garantilemiş. UNESCO'dan Allah razı olsun desem abes mi kaçar?

2011 yılının ilk yarısını geçmiş olmamıza rağmen Evliya Çelebi ile ilgili haberler veya etkinlikler o kadar az ki!  Reytingi olsa da Evliya Çelebi'nin gittiği yerleri anlatan bir belgesel yapılsa. Tamam bu belgeseli ünlü biri yapsın izlenme kaygısı ortadan kalksın, ne güzel olmaz mı?
Evliya Çelebi ile ilgili bilgilerimiz eğer ona özel bir merak beslemiyorsak şöyledir; Bir gece Rüyasında Peygamber efendimizi görmüş; "Şefaat ya Resulullah" diyeceğine heyecandan dili sürçmüş. "Seyahat ya Resulullah" deyivermiş. Ondan sonra yollara düşmüş. 

Bir de Erzurum ile ilgili söylediği farz edilen bir lafını hatırlıyorum. "Erzurum'da 11 ay 29 gün kaldım yaz gelmedi, benden sonra geldiyse bilmem." Bu sözü Erzurum'da cirit oyunu sırasında Seyit Ahmet Paşa'nın attığı ciritle dört dişini kaybettiği, bu yüzden bazı kelimeleri kullanırken zorlandığı için söylemiş olabilir mi?
Vikipedi'de hakkındaki bilgileri okurken annesine hayran oldum. Bizim nesilde bile babanız memur değilse doğum tarihiniz annenizin hafızasına kalmıştır ki, çok çocuk doğuran bir anne bayram seyran gibi özel bir gün değilse hatırlamaz.
Evliya Çelebi; 25 Mart 1611 yılında Unkapanı'nında doğmuş. İlk gezilerini İstanbul sınırlarında yaptıktan sonra 70 yaşında ölene kadar bütün osmanlı şehirlerini gezmiş ve yine seyahat esnasında Mısır'da vefat etmiş. 
10 Ciltten oluşan "Seyahatname" isimli eseri gezdiği gördüğü yerleri halkın anlayacağı bir dilde yalın ve  kendine has üslupla yazılmış.

Evliya Çelebi seyahatnamesinde güzel nasihatlere de yer vermiş.
Her mecliste duyduğun sözleri aklında tut.
Sırrın varsa sakın kimseye söyleme.
Daima ileri hedefin olsun, geçmişe takılıp kalma.
İki kişi konuşurken dinleme.
Herkesle iyi geçin, inatçı ve kötü sözlü olma.
Daima temiz ol.
Bir şey koymadığın yere uzanma.






15 Temmuz 2011 Cuma

HARRY POTTER


On yıl önce Manchester'dan Londra'ya iş aramaya giden giden trenin içinde bir kadın önce peçetelerin üzerine yazmaya başlıyor kızına söylediği hikayeleri. Sonra ısınmak için gittiği kafelerde ucuz bir kahve eşliğinde devam ediyor. Devletin ödediği işsizlik parası olan 170 lira ile   kızına bakmaya çalışıyor. Kitap bittiğinde yayın evlerine yolluyor.
Yine bir sürü yayınevi kitabını basmak istemiyor. Nihayet kitabı basmaya yanaşan yayınevi bu kitabı okuyacak olan erkek çocukların kadın yazarı okumak istemeyeceklerini söyleyerek kitabı bir erkeğin yazmış olacağı izlenimi vermek için isminin baş harflerini alarak  kitaba J.K Rowling yazıyor.
10 yıl içinde 7 Harry Potter  kitabı ve 8 filmi ile İngiltere'nin en zengin kadınlarının arasına giriyor. Yayın evini de ihya ediyor.
Kitaplarını basmaları için kapısını aşındırdığı yayın evleri emimin saçlarını başlarını yoluyordur şimdi.  

10 yıl önce büyük kızımın ortaokul yıllarında tanıştık Harry Potter'la. Zaten okumayı çok seven kızım bir çırpıda okudu İngiltere'nin bir yerinde Hogwarts büyücülük okulunda yaşayan Harry Potter ve arkadaşlarının hikayesini. Kötü adamın adı "Kim olduğunu biliyorsun" olarak anıldı. Her bölümde anne ve babasını öldüren, kendisini de yok etmeye çalışan Voldemort ile mücadele eden ufak tefek çelimsiz çocuk on yıl içinde büyüdü ve her zaman olduğu gibi "İyilik" galip geldi. Ablalarının etkisi ile diğer kızlarım da Harry Potter serisini okumaya başladılar. Bu sevgi onlara okuma alışkanlığı da getirdi. Filmciler çok güzel bir pazarlama yöntemi ile her yıl bir kitabı film haline getirdiler. Oyuncular en çok takip edilenler arasında ilk sıraya yerleşti. Filmlerin oynandığı salonlarda uzun kuyruklar oluştu. Ve bu macera bu hafta son filmi ile sona erdi.

J.K Rowling seriye devam etmeyeceğini söylese de okuyanların ümidi bitmiş değil. 
Çocuklar için hazırlanan kitap çocuklar kadar büyüklerin de ilgisini çekti. Girişimciler de boş durmadı tabi. Amerika'da Disneyland'da Harry Potter bölümleri açıldı. 
Çocuklarını sinemaya getiren ebeveynler zevkle filmlerini seyrettiler. Fanları bütün dünyaya yayıldı. Bazı ülkelerde yeni çıkacak kitaplarını ilk günden almak için bir gün önceden kitapçıların önünde uzun kuyruklar oluştu. 
14, 17, 23 yaşlarında üç kızımın aynı şeyi sevdikleri ender durumlardan biri olduğundan, evde defalarca DVD'leri izlendiği için kitaplarını okumadım ama filmleri izlemiş durumdayım. 

Kızlarım son filmi  üzüntüyle izlediler. Onlar için Harry Potter'ın bitmesi çocukluklarının da sona ermesi gibi bir durum oluşturdu. Aslında bu on yıl içinde oyuncular da gözümüzün önünde büyüdü, bazıları yaşlandı, bazıları öldü.
Filmin Londra'da ki galasında yazar ve oyuncular duygusal anlar yaşadılar.
Devletin ödediği 170 liralık işsizlik parasıyla geçinmeye çalışırken 23 milyar dolarlık bir servetin sahibi olan J. K Rowling şöyle diyor; ''Eğer bir gücüm olsaydı bunun görünmezlik olmasını isterdim. Evet, üzücü ama bir cafeye kaçıp hikaye yazardım.''

Sizi ilgilendiren haberleri kaçırmayın!





Gündemde merakla takip ettiğiniz bir konuda gelişmeler oldu mu? Sevdiğiniz yazarın yeni kitabı ne zaman raflarda olacak? Bu yaz ilginizi çeken bir kültür sanat etkinliği var mı? Peki en son moda trendlerini biliyor musunuz? 

Böyle soruların cevabını merak ediyorsanız, hurriyet.com.tr'nin ücretsiz bir hizmeti olan Mind sizin için çok faydalı olabilir. Mind, önemsediğiniz konularla ilgili hiç bir haberi kaçırmamanızı sağlayacak. Merak ettiğiniz konularda yayınlanan haberler size e-posta aracılığıyla bildirilecek.

Peki Mind nasıl çalışıyor? Mind websitesine girerek (http://mind.hurriyet.com.tr) kaydolun ve takip etmek istediğiniz konuların listesini oluşturun. Örneğin: "diyet", "sergi", "Ara Güler", "defile" ve "Elif Şafak". Artık bu konularla ilgili yayınlanan haberlerden, tercih ettiğiniz sıklıkta gönderilecek e-postalar sayesinde haberdar olacaksınız.

Eğer bir haber yayınlanır yayınlanmaz haberdar olmak isterseniz, Mind'ın masaüstü uygulamasını da yükleyebilirsiniz. Ayrıca dilediğiniz zaman Mind websitesinden, takip ettiğiniz konularla ilgili geçmişte yayınlanan haber başlıklarına ulaşabilir ve bunları haber arşivinize ekleyebilirsiniz. 

Mind, ilgilendiğiniz haberlere ulaşmanın en kolay yoludur. Siz de tıklayarak takip listenizi oluşturmaya başlayabilirsiniz...





Bir bumads advertorial içeriğidir.

14 Temmuz 2011 Perşembe

ERDEK'TE ÜÇ GÜN


Otobüs dolambaçlı yollardan geçip bir tepenin ardından aşağıya doğru inmeye başlayınca iki tarafı Marmara Denizi ile çevrili dar bir yoldan geçilen yarımada çıktı karşımıza. Filiz'le birbirimize bakıp gülüştük. Rüzgara kendini vermiş, göz alabildiğince zeytin ağaçları ile kaplı bahçelerin bitiminde, birden masmavi deniz başlıyordu. Hırçın değildi ama baş da eğmiyordu rüzgara. Filiz  daha sonraki bir gün denize bakıp "Karakterli dalgalar" diyecekti.
Yol kenarında panolarda Haziran ayında gerçekleştirilen "Offshore" yarışlarının duyuruları asılıydı.
Erdek,  Marmara Denizi'ne  doğru uzanan Kapıdağı yarımadasında yer alır. En eski turistlik yerlerimizden biridir. Tarihi Milattan önce 5400 yıllarına dayanır. 
Ulaşım; İstanbul'dan geliyorsanız üç şekilde gelebilirsiniz. Avşa ve Marmara adalarına gidip oradan feribotla gelmek mümkün ama pek tercih edilmiyormuş.
İDO seferleri ile 2 saatte denizden Bandırma'ya oradan da 20 dakikalık bir mesafe ile Erdek.

Diğer bir şekilde  kara yolu ile körfezi geçerek 5.5 saatte gidebilirsiniz. İstanbul Erdek arası otobüs ile 40 tl, İDO ile 38 tl ücret ödemek durumundasınız.
Peki nerede kalınır? Benim gibi Erdek'te yaşayan arkadaşınızın davetlisi değilseniz Mini Motel, Yücel Otel, Bermuda otel gibi bir çok seçeneğiniz var. Tatil köyü düşleyenler Bodrum veya Antalya'ya gitsin lütfen.
Erdek sahilinin uzunluğu bakımından şanslı bir belde. Hemen yer yerinden denize giriliyor. Deniz Ayvalık kadar değilse bile oldukça soğuk ama tertemiz. Ege ve Akdeniz'de sudan sonra cildinizde gördüğünüz tuz kalıntılarını burada pek göremiyorsunuz. Günün belli saatlerinde koyları dolaşan tekne turlarına 30 lira karşılığında katılabilirsiniz.

Yakın bir zaman önce açılan Edek Sualtı Dalış Merkezi yerli turistlerin ilgisini çekiyor. Yerli diyorum çünkü üç gün boyunca yabancı turiste rastlamadım.
Yemekleri için özel bir şey söyleyemeyeceğim. İlk gece gittiğimiz Artake Taş Restoran'da  ne yiyeceğimizi soran şefe "Buraya ait özel bir yemek var mı?" dedim. "Karışık ızgara" dedi. 
Sonra Zeytin, Zeytin yağı ve Kırmızı soğanının meşhur olduğunu öğrendim. 
Seyitgazi tepesinde yeni yapılan Artake Kaya Klüp manzarası ile bütün koya hakim ve hafta sonları ünlü sanatçılarla beldeye canlılık katıyor. Diskoya çıkan yokuşun başında ev yemekleri yapan "Kaşıkla" isimli şirin bir yer keşfettik. Sahibinin  ve çalışanlarının kadın olması, üstelik Çerkez olmaları buraya bayılmama yetti. Annemden sonra  en güzel zeytinyağlı sarmayı burada yedim. Salataları çok güzeldi, mantı denemeye değerdi. Fiyatlar da makul.

Tam 7 yıl olmuş görüşmeyeli. 23 yıl önce tanışmıştık Esen'le. İyi arkadaş olmuş birlikte bir çok şey paylaşmıştık. Eşinden ayrıldı, gitti baba memleketi olan Erdek'e yerleşti. Sokakta selam vermediği biri yok. Kadın erkek herkesi tanıyor. Ağzı bozuk, küfre bayılıyor ama küfrüne kızılmayan ender kişilerden biri bence. Arap kökenli olduğu için oldukça esmer. Kendisiyle "Köle İsaura gibi zenciyim." diyecek kadar barışık. Makyajsız hiç rastlamamıştım, evinde kalınca sadece bir gün makyajsız halini gördüm. Saçları zenciler gibi kıvır kıvırmış ama genç kızlık resimleri olmasa inanılır gibi değil, saçlar sürekli fönlü olduğu için dümdüz. 
Çok güzel araba kullanıyor, arabasındaki müzikçalar sonuna kadar açık. Onun tabiri ile "Damardan" şarkılar çalıyor.
Gece kuşu, sabahları erken kalkmayı sevmiyor. Biz Filiz'le erkenden kalkıp uzun yürüyüşler yapıyor, yüzüyor, sonra dönüyoruz eve. Esen'in kızının bakamayıp annesine  verdiği kedi karşılıyor bizi. Filiz'le kedi birbirlerinden pek hoşlanmıyorlar. Birbirlerini gördüklerinde ters istikamete gidiyorlar.
Bu arada "Pascal" adında Sibirya Kurdu olan 5-6 aylık bir köpekle arkadaş oluyoruz. Bizi ne zaman görse arkamızdan yetişip gözlerimizin içine mavi mavi bakıyor.
Vedalaşma günü günü gelip çatıyor. "Keşke biraz daha kalsaydınız." diyor. Bu sözlerin nezaket icabı söylenmediğini biliyorum.
Bu sözlerin nezaket icabı söylenmediğini bildiğim bir arkadaşım olduğu için mutluyum.

9 Temmuz 2011 Cumartesi

MECAZ


Geçtiğimiz günlerde izlediğim alt yazılı  yabancı filmde konuşmayı öğle bir türkçeye çevirmişler ki "it is raining cats and dog" diyen  Jön'ün sözleri aşağıdaki yazıda aynen "Kedi ve köpek yağıyor" olarak çevrilmişti. Güzelim film mundar olmuş izlemek istememiştim. "bardaktan boşanır gibi yağmur yağıyor" sözünün ingilizce karşılığını bilmeyene neden tercüme yaptırırlar anlayamadım.
Mecazi kelimelere dilin zenginleşmesi açısından gerekli. Gerçi yeni nesil (Oha oldum, kal geldi, iptal oldum, yaneee gibi)  kendine özgü bir dil geliştirdi ama mecazi anlamdaki kelimeler de unutulacak gibi değil.
Acaba bizdeki gibi mecazi anlamlarla konuşan başka bir dil var mı ?
1500 yıllarının İngilteresinde yaşamıyorsanız ve William Shakespeare değilseniz sanmıyorum.

Yıldızları süpürürsün , farkında olmadan
Güneş kucağındadır, bilemezsin.
Bir çocuk gözlerine bakar arkan dönüktür
Ciğerinde kuruludur orkestra , duymazsın
Koca bir sevdadır yaşamakta olduğun ,
anlamazsın uçar gider , koşsan da tutamazsın. 

Shakeaspeare bu güzel dizeleri yazarken Yahya Kemal Bayatlı Endülüste raks şiirinde;

Her rengi istemez gözümüz şimdi aldadır;
İspanya dalga dalga bu akşam bu şaldadır. 

Altın kadeh her elde, güneş her gönüldedir;
İspanya varlığıyla bu akşam bu güldedir.

Gül tenli, kor dudaklı, kömür gözlü, sürmeli...
Şeytan diyor ki sarmalı, yüz kerre öpmeli..
..
Diyerek mecazın en güzel örneklerini vermiş.
Mecazi anlamlar yüklü kelimeleri kullanmayı severiz. Hangimizin annesi "Eve bir gel eşek sudan gelene kadar döveceğim seni." dememiştir. Ya da "O yalı kazığı çocukta ne buluyorsun." diye eleştirmemiştir.

8 Temmuz 2011 Cuma

BLOGGER


Bu sabah blogumu açtığımda sanırın bütün bloggerlar gibi hayret içinde kaldım. Blogger kumanda panelim tamamen değişmiş. Önce garip bir hisle eski düzenimi aradım. Ama şimdiki kumanda paneli ve yazı penceresini daha anlaşılır ve düzgün görünce mutlu oldum. 
İşin içine para girmeden kılını kımıldatmamanın prim yaptığı günümüzde hiç bir ücret ödemeden güzel bir sosyal ağdan faydalanmak hem mutluluk verici hem de korkutucu. 
Korkuyorum çünkü bir gün; "Hopp! bu kadar yeter" deyip birilerinin blogumu engelleyeceğini düşünüyorum. Korkuyorum, birileri bilerek isteyerek, bu sosyal paylaşım ağına zarar verecek yazılar yazıp bizleri de zan altında bırakacak, korkuyorum her mutluluk gibi bu da bir gün sona erecek.
Mutluyum, benimle birlikte yazmayı seven, paylaşan birileriyle aynı dünyada yaşıyorum. Mutluyum paylaştıklarımı takip edenler gün geçtikçe çoğalıyor, mutluyum çünkü tebrik eden, eleştiren, öğüt veren, sadece okuyup bir yorum yapmayan, tanıdığım, tanımadığım okurlarım var.
Blogger'a emeği geçenler;  Ellerinize sağlık, her kimseniz, kimi temsil ediyorsanız sizi seviyorum.

7 Temmuz 2011 Perşembe

KONUŞ-MA


Sabah programlarından birinde zorla kaçırıldığını iddia eden genç kız konuşuyor. Ama ne konuşma! Önüne bir metin versen ve buradan oku desen bu kadar seri ve düzgün okuyamaz. Bu kızı al bir tiyatro sahnesinde bütün tekerlemeleri söylet, bir gram dili sürçmez. "Kız konuşma konusunda yetenekli." diyorum ama şiddetle yanılıyorum. Programda kaçırıldığını iddia eden kızın komşusuna bağlanıyorlar. 
Olamaz! Konuşan anadolunun bir kasabasında yaşayan ev hanımı sıradan bir kadın değil de TRT'de haberleri sunan bir spiker mübarek. Bu kadar mı seri konuşulur?

Kanal değiştiriyorum; Kütahya'nın tavşanlı ilçesine bağlı Dulkadir köyünde içme suyuna siyanür karıştığı haberi üzerine köylülerle ropörtaj yapılıyor. Bu köylüler sanki aylarca Gülgun Feyman'dan düzgün ve seri konuşma dersleri almışlar. Muhabir kime mikrofon uzattıysa tıkır tıkır konuşan köylüye hayretle bakıyorum.
Başka bir kanala geçiyorum. Bir dermatoloji uzmanı yaz alerjilerinden ve tedavisinden bahsediyor. Daha doğrusu bahsedemiyor. Bol "Eee"li cümlelerle kesik kesik anlatıyor. Doğru cümleleri kuracağım diye uzmanı olduğu konuyu bile düzgün anlatamıyor. 

Yine başka bir kanalda mesleği gazetecilik olan bir bey seçim sonrası hakkında yorum yapıyor. O kadar uzatıyor ve cümleyi toparlayamıyor ki ben sıkılıyorum.
Sosyoekonomik seviyeleri düşük çevrelerde yaşayanların kendilerini ifade etmede zorluk çektikleri fikri gördüklerim karşısında tuzla buz oluyor. Tam tersine eğitim ve sosyal çevre genişledikçe insanların kendileri ile ilgili kaygıları daha baskın oluyor. 

Bu konuyla ilgili konuştuğum bir arkadaşımın tespiti hoşuma gitti. Metropollerde yaşayan insanlar aslında kalabalığa rağmen yalnızlaşıyorlar çünkü televizyon, bilgisayar, telefon gibi teknolojik aletlerle çok haşır neşir olup sanal alemde yaşamaktan beşeri ilişkilerini geliştiremiyorlar.
Oysa kırsal kesimde her ne kadar şehirdeki gibi teknoloji kullanılsa da sözlü iletişim daha yaygın. Kahve kültürünün olduğu her yerde olduğu gibi muhabbet ve dolayısı ile konuşma egzersizi bol oluyor. 
Keza kadınların komşuluk akrabalık ilişkileri şehre nazaran daha fazla olduğundan konuşma alışkanlıkları gelişiyor. 
Yazımı bitirirken ilk açtığım kanala tekrar döndüm. Kaçırıldığını iddia eden kız kayınvalidesi olacak kadınla öyle hararetli tartışıyor öyle hızlı konuşuyordu ki programa dahil olan Psikolog dayanamadı ve bağırdı;
- Bi sus be kızım!
photo- tumbl

5 Temmuz 2011 Salı

ZEYBEK


Daha önceki yazılarımdan birinde de bahsettiğim gibi Obsesif bir ablam var. Aklınıza gelebilecek, bir çok konuda takıntılı.
Sabah yürüyüşlerimiz sırasında yerdeki bir pisliğe, kenardaki çöpe, etrafımızdan geçen kedi ve köpeğe basmamak için zeybek oyunu oynuyormuş gibi elimizi ayağımızı şekilden şekle soktuk. 
- Bu ne ya Zeybek gibi hoplayarak yürüyoruz. diyerek şikayet ediyorum. Oda bana Zeybek oyunu hakkında bir hikaye anlatıyor.
"Kurtuluş savaşı sırasında düşmanı denize döken ordumuz kaçan düşmanın ardından onların korkudan altlarına pislediklerini, bu yüzden kahraman askerimizin bu pisliklere basmamak için hoplaya zıplaya ilerlemesiyle zeybek oyunu ortaya çıkmış." diyor. İnansam mı inanmasam mı bilemiyorum. 
Ben de ona Atatürk'ün ünlü spor adamı Selim Sırrı Tarcan ve bir kız öğrencinin Zeybek oyununu izledikten sonra söylediği; Artık Avrupalılara bizim de mükemmel bir dansımız var diyebiliriz." dediğini anlatıyorum.
 "Bir taraftan  Osmanlı jandarması ile diğer taraftan Yunan askeri ile savaşan Zeybekler uzun süre siperlerinden çıkamadığı için etrafa kaka yaparlarmış. Bir süre sonra basacak yer kalmayınca; Oraya değmeyeyim, buraya değmeyeyim, ayağım kaydı, dizim yere geldi derken bu oyunu bulmuşlar." diye devam ediyor ablam. 

Aslında Zeybek oyununun bir erkeğe yakışan en güzel oyun olduğunu, Atatürk'ün Zeybek oynarken çekilen resminin onun en güzel resimlerinden biri olduğunu, efelerin dağlarda yürürken yaptığı hareketlerden ortaya çıkmış bir dans türü olduğunu ikimizde bildiğimiz halde Zeybek oyununun farklı hikayelerini anlatmak ikimizin de hoşuna gidiyor. Yol çabucak bitiyor.
Bu yazıyı yazarken aklıma gelip ablama söylemediğim Temel'in bir sözünü hatırlıyorum.
Temel Zeybek için şöyle demiş; "Haçan o kadar düşünseydum ben da oynardum"

SİMİT


Sabahları "Simiiet" sesiyle uyanıyorum. Yataktan kalkıp doğruca balkondaki kanepeye uzanıyorum. İlköğretim okulunu yeni bitirmiş çocuklar yaz harçlıklarını kazanmak için simit satıyorlar. Bazıları önceki yıllarda da aynı işi yaptıkları için oldukça deneyimli, kendi geliştirdikleri bir ahenkle bağırıyorlar. Bu yıl ilk kez simit satacak olanlar ahengi tutturamıyor. Deneyimli olanlar gibi evlerin bahçelerine kadar girip uyuyanları uyandıramıyorlar. Normal şartlarda bu müdahaleye kızması gereken evin erkekleri nedense simitçilere karşı hoşgörü içinde. Üzerlerinde beyaz atlet, camdan uzanıyor;
- Dün aldık ya lan kerata, bütün parayı simide mi vereceğiz, diyerek yolluyorlar çocukları.
Uzun sepetlerinde sıra sıra dizili simit kokusu burnuma geliyor her sabah. Simit kokusuyla mutlu olmak hoşuma gidiyor. Tatil dolayısı ile torunlar çocuklar gezmeye gelmiş. Karşımızdaki evden bir kadın sesi;
- Yine mi yatağa işedin sen, gel buraya!
Büyük ihtimalle sıcakta terlemesin diye sıfır numara kesilen kafası ile  6-7 yaşlarındaki bir çocuk evden fırlayıp arka bahçeye kaçıyor.

İnsanlar hayatlarını şehirde olduğu gibi dört duvar arasında değil bahçelerinde, balkonlarında herkesle paylaşıyorlar. Geceleri müzik sesleri dolduruyor her yanı. Mutlaka tanıdık birinin kına gecesi veya düğünü oluyor. Geç vakitlerdeki  havai  fişek gösterisine eskisi gibi kimse itibar etmiyor. 
Ablam annemin evini ele geçirmiş durumda. Ondan izinsiz adım atmak imkansız. Yalnız eşi ve çocuklarına değil bize de sürekli direktifler veriyor. 
İki kardeş evin dışını boyamak istiyoruz. İstediğimiz yeşil rengi bulana kadar Sapanca'da ne kadar boyacı varsa geziyoruz. Biz  boya yaparken annem yanımıza bir sandalye koymuş talimatlar veriyor. 
- İyi olmuyor, doğru düzgün sürün. Ah ah ben biraz daha genç olacaktım ki nasıl güzel yapardım. 
Ablamla bakışıp gülüyoruz. Bizim evin çalışkanı her zaman rahmetli babaannem olmuştur. Annem pek boya badana yapmazdı ama bunu yüzüne vurmuyoruz. 
Yoldan geçen tanıdıklar; "Aferin." diyorlar ve ekliyorlar; "Bahçeyi de temizleyin, adam boyu ot  olmuş bahçede."

Sapanca'da ne iş bitiyor ne hareket. Fırsat bulup evlenmeden önceki iş arkadaşlarımla buluşuyorum. Ruhlar genç, bedenler değişmiş ama bu değişimi kabul etmemiş gibi davranıyoruz. Bazı arkadaşlarımda gözle görünür bir mutsuzluk seziyorum. Dışarıdan görülmeyen hikayesini merak ediyorum.
Benim hikayemi merak ettiler mi bilmiyorum.

4 Temmuz 2011 Pazartesi

SEYAHAT SANATI


Üç günlük eşyalarımı bir çantaya yerleştirdim. Rahat bir pantolon ve spor ayakkabılarımı giydim. El çantamın içine fazladan defter ve Alain De Botton'ın "Seyahat Sanatı" isimli kitabını koydum. "Statü Endişesi" kitabıyla Alain De Button'la tanışmamı sağladığı için "Beyefendiye" içimden bir kez daha teşekkür ettim. 
Eşyam az, yalnız seyahat ediyorsam Otogara toplu taşıma araçları ile gitmeye alıştığım için yine aynı yolu tercih ettim. Orta yaştaki bir çok insanın yaptığı gibi işi sağlama alıp erkenden geldiğimden zamanım bol, çevreme bakıyorum. Otogarda firmalarına müşteri çekmeye çalışanların bağırışları, bir yerlerden  gelenler, bir yerlere gidenler kimi telaşlı kimi yorgun geçiyorlar önümden. Son zamanlarda sıkça yaptığım gözlemi tekrar edip insanların hikayelerini tahmin etmeye çalışıyorum. Dikkatimi bir ayrıntı çekiyor. Çevremde gördüğüm kadınlar erkeklerden daha mutsuz görünüyor. Genç veya yaşlı pek çoğunun kaşları çatık, adeta kızgın bir yüz ifadesi ile duruyorlar. Oysa erkeklerde yaşam belirtisi daha dikkat çekici. Kimi hararetli hararetli koşuşturuyor, kimi gülüyor, kimi bağırıyor.
25 yılda gitmediğim kadar son 3 yılda otogarlara gittiğimi fark ediyorum. Bu durumdan memnun muyum değil miyim bilemiyorum. 

Nihayet otobüsüm geliyor, 4 numaralı koltuğa yerleşiyorum. Yanımda bir kadın, kucağında 11-12 yaşlarında bir kız çocuğu. Ön koltuklarda kucakta çocukla oturmanın yasak olduğunu söylüyor şoför ve devam ediyor;
- Abla kocaman kızı nasıl kucağında taşıyacaksın, keşke ona da bilet alsaydın.
Kadın biraz mahçup, biraz sinirle arkalarda bir koltuğa geçiyor, oradan genç bir kız yanıma geliyor.
Sapanca'ya giden yolda elimdeki kitabı okumaya başlıyorum.
"Alain De Botton; İsviçreli yazar ve televizyon yapımcısı. Harvard Üniversitesi'inde başladığı felsefe doktorasını yazarlık kariyeri yüzünden yarım bıraktı..
Halen Londra'da yaşayan yazarın kitaplarından bazıları; Aşk üzerine, Felsefenin Tesellisi, Statü Endişesi, Mutluluğun Mimarisi, Havaalanında Bir hafta...."
Yollar akıyor, kitap beni alıp götürüyor...