11 Mayıs 2010 Salı

SELİM İLERİ VE BULGUR PİLAVI


Bugün Bulgur Pilavı vardı evimizde.
Ne zaman naneli bulgur pilavı yapsam Selim İleri gelir aklıma.
"Ne alaka" diyenler olacaktır.
2003 yılıydı. Arkadaşım  hafta sonu Selim İleri'nin   davetli olduğu yemeğe bizi de çağırdığında, yazarın "Uzak Hep Uzak" kitabını okuyordum. Memnuniyetle kabul ettik.
"Yazarın bir kitabını bile okumadım, varsa birkaç kitabını getir ve lütfen konuşmaya sık sık dahil ol." diye rica etmeyi de ihmal etmedi.
Selim ileri Roman, Hikaye, Senaryo  yazmış, internet  gibi teknolojik işlerden hoşlanmayan, akla gelindiği zaman insanda tebessüm uyandıran yazardır.
Şiirle ilgili bir soruya; " Halkın ekmeği yoksa şiir okumasını bekleyemezsiniz." demiş.
"50 küsur kitap yazdım. Edebiyatla ilgilendiğini söyleyen biri en azından bir kitabıma denk gelmiş veya okumuş olması gerekir" diyerek zaman zaman sitemli konuşmalar da yapmıştır.
..
Hafta sonu  arkadaşımın evine gittik. Yazar tam vaktinde geldi. Orta boyda temiz yüzlü gözlerinin içi gülen biri. İnsanda saydammış hissi uyandırıyor.
4 erkek ve 4 bayanın olduğu ortamda Selim ileri fazlası ile kibar, kırılgan görünüyor. Maçtan, politikadan, ekonomik durumdan konuşmak yerine Edebiyat, sanat, yemek konuları açılınca  erkekler sükutu hayale uğradılar. Selim beye olan ilgilerini kaybedip mangal ile ilgilenmeye başladılar. Yazarla sohbet etmek biz kadınlara düştü.
Masa çok güzel düzenlenmişti.
Masayı özellikle anlatmalıyım. Çünkü nedenini birazdan anlayacaksınız.
Beyaz kolalı masa örtüsü, üzerine tülden ikinci bir örtü örtülmüş. Gümüş çatal bıçaklar.. Bone China yemek takımları, ona uygun şarap kadehleri..
Yemek başladı, önümüze peçetelerimizi aldık. Selim İleri için özel olarak yapılmış Naneli bulgur Pilavı geldi, diğer yemekler de..
Ev sahibinin şarap servisini beklemeden rahmetli eşim şarap şişesine uzandı. Yanında oturan yazarın kadehine şarap doldurdu ve..
Şişeye sarılı peçete kadehe çarparak kadehi ve içindeki şarabı etrafa döktü. Eşim kadehi tutayım derken masadaki şarap şişesi devrildi. Bembeyaz masa örtüsü, salatalar, mezeler, her yer kıpkırmızı oldu.
Önce öylece kalakaldık. Selim bey o sırada bahsettiği konu neydi hatırlamıyorum ama sanki bir şey olmamış gibi konuya devam etti. Yemekten sonra yazarın pantolonunda bir kaç damla şarap lekesi için arkadaşım; " Acaba pantolonunu silmeyi önersem mi?" diye düşündüyse de gecenin ilerleyen saatlerinde olay unutuldu.
...
Bu olaydan sonra arkadaşlarımız bizi bir daha yemeğe davet etti mi diye düşünüyorsunuzdur..
İnanamayacaksınız ama ettiler..
..
Naneli Bulgur Pilavı (4 kişilik)
İki su bardağı esmer bulgur (kısırlık)
Bir baş soğan, dört adet taze soğan, dört adet taze biber, iki kabuğu soyulmuş domates, bir demet taze nane, biber salçası, acı pul biber.
Tencereye zeytin yağını koyup üzerine kuru soğanı doğrayın. Kızarmak üzereyken ince ince doğradığınız taze soğanı ve taze biberi ilave edin. Küp şeklinde doğranmış domatesi ve salçayı da ilave edin. Pul biberi koyun. Malzemeler birbirine karışıp pişmeye başlatınca esmer bulguru ilave ederek iyice kavurun. Doğradığınız Domatesler iyice suyunu çekip bulgurlar kıtır kıtır bir görünüm alınca önce naneyi ilave edip karıştırın, ardından 2.5 bardak soğuk suyu ilave ederek tuzunu koyun. Bir kez iyice karıştırarak tencerenin kapağını kapatın. Su kaynayana kadar orta ateşte, su kaynadıktan sonra kısık ateşte suyu çekilene kadar pişirin.
Tencerenin üzerine temiz biz bez koyarak sıcak durmasını sağlayacak  şekilde dinlendirin.
Ilık servis yapın.
Afiyet olsun.
Afiyet olsun..

10 Mayıs 2010 Pazartesi

MEKTUP


Arkadaşım emekli edebiyat öğretmeni. Evde boş oturmayı sevmediğinden bir dershanede ders veriyor. Pazartesi temizliğimin ortasında aradı. Kızıyla birlikte evime yakın bir yere kahvaltıya geldiğini, onlara eşlik etmemi istedi. Henüz kahvaltı yapmadığım için gittim.
Gittiğimiz yer aslında peynirci. Fakat dükkanın önündeki küçük bahçede  kahvaltı veriliyor. Kahvaltımızı yaparken askerde olan oğlundan gelen mektubu uzattı. Oğlu iletişim mezunu  bir genç. Çok güzel ve askerliği öven bir mektup yazmış. Alçak sesle mektubu okuyorum arkadaşım da ağlayarak dinliyor. O sırada yan masada oturan iki bayanın gözleri dolu bir biçimde bizi dinlediğini fark ettim. 
Önce doğal olarak kadının oğlunun da askerde olabileceğini düşündük.
Kadın kulak misafiri olduğu için özür diledi ve eşinin güneydoğuda subay olarak görev yaptığını söyledi.
Anlattıkları arkadaşımı da beni de çok etkiledi paylaşmak istedim.
"Hala vatanına bağlı gençlerin olduğunu duymak umutlanmama neden oluyor. Artık herkes askerden nefret eder hale geldi. Biz burada rahat oturabiliyorsak sizin oğlunuz, benim eşim gibi insanların gece gündüz uyumadan sınırlarda görev yapması sonucudur. Fakat artık asker eşi olduğumu bile söylemeye çekiniyorum.Vatanı bölmek isteyenler bizlermişiz gibi görülüyoruz. Ne oldu bizlere böyle?. Eşimle uzun yıllar güneydoğuda birlikteydik. Sadece oranın halkı değil bizler de unutulmuş yaşadık yıllarımızı. Ne için..Kim için? Şimdi suçlu, katil, düzeni değiştirmek isteyenler olarak gösteriliyoruz. İnşallah oğlunuz gibi düşünen yeni nesil gençler eski itibarını geri verir ordunun.."
Ne denebilir ki? 
Yan masada naif bir asker eşi söylenmesi gereken her şeyi kibar  bir şekilde söylemiş, bizim kalbimizi burmuş...Belki de kendisi biraz olsun rahatlamıştı..

9 Mayıs 2010 Pazar

BELKİ İŞE YARAR


Annemin evinde her zamanki konuşmaları yapıyoruz.
"Bütün dolaplar tıka basa dolu. Anne neden eskileri atmıyorsun"
Cevap her zamanki gibi aynı.
"Belki işe yarar"
İkinci dünya savaşının ülkedeki kıtlık dönemini yaşayan annemin jenerasyonu  için evdeki bir poşetin bile işe yarayacağı düşüncesi hakim. İlaç paketi bitmiş yenisini almış fakat eski paket de ilaç kutusunda boş olarak duruyor. Kartonu ile sobayı tutuşturacakmış.
Plastik yoğurt kapları, takımı bozulmuş porselenler, kırıla kırıla iki tane kalmış fincan altı, eski yastık kılıfları, kapağı kırılmış tencereler, eskimiş  tavalar...
Her şey bir yerlerde muhafaza ediliyor." Belki işe yarar" düşüncesiyle.
Biz iki kardeş her yıl annemden gizli gereksiz şeyleri çöp poşetlerine koyar atarız. 
Temizlik yaparken yanımdan ayrılmıyor. Geçen yıl o fark edene kadar çöp poşetine bir sürü ıvır zıvır atmıştık, bu arada sevdiği bir terliğin tekini de  çöpe atmışız. O yüzden bu sefer temkinli. Her koltuğun kanepenin üzerinde örtü var, her yerde paspas. Nereye el attıysam "Atma onu belki işe yarar" dedi. Sonunda pes ettim.
Sapanca en güzel  bahar günlerini yaşıyor. Herkes ya evinin bahçesinde, ya da balkonda. İnsanlar alçak sesle konuşmayı pek sevmiyor. Bu yüzden herkesin özel hayatı ortada. Karşıdan bir kadın oğluna bas bas bağırıyor.   Biri küfür ediyor. Biri eşine sesleniyor;" İki gözümün hiçbiri ne yemek yaptın." Her şey iç içe..
Belediyenin ilan megafonları konuşmalarımızı bile engelliyor. Bu ilanlardan en çok ölüm haberleri dinleniyor. Hafta sonu olduğu için yakın mekanlarda oturanlar burada yaşayan akrabalara ziyarete gelmişler.
Herkes birbirine "Hoş geldin" diyor.
Bana da kızlarım için yorum yapanlar oldu."Ortancası aynı sen.." Herhalde yani..
Uzun zamandır yapmadığım bir şeyi yaptım. Evimizin arkasındaki erik ağacına çıkıp çocuklara erik topladım.
İnsanda yaşlanmayan tek şey ruh olsa gerek. Beden ne kadar eskise de ruh hep genç kalıyor. Ağaca çıkana kadar  "yaparım " diye düşünüyordum, fakat ağaçtan indikten sonra sarf ettiğim efordan dolayı bir süre kendime gelemedim.
Annemin bizler için yaptığı etli lahana dolması, sütlaç  ve bizim yörede kaldırek denilen ama başkalarının ne isim taktığını bilmediğim yemeği yemek bile Sapanca'ya gitmek için yeterliydi.
Şair Her ne kadar Ankara için demiş olsa da ben Sapanca'ya uyarlayarak bitireceğim.
Sapanca'nın en güzel tarafı İstanbul'a dönüşüymüş..
Bu arada kızlarımın anneler günü hediyesi aldığım en güzel hediyelerden biriydi. Hiç üşenmemiş bana albüm hazırlamışlar. Albüme sevdiklerimle resimlerimi koymuşlar ve yazılar yazmışlar.
Kızlarımdan dolayı çok şanslıyım..



8 Mayıs 2010 Cumartesi

DÜNYANIN EN GÜZEL KOKUSU 2


Geçen yıl da aynı yazıyı yazmıştım. Annemin bahçesindeki çiçekler eşliğinde
sanırım her yıl aynı yazıyı yazacağım izninizle.
...
1950 yıllarının başı.
17 yaşlarındaki bir genç kız bulunduğu köyden Sapanca'ya bir yakınının düğününe gidiyor. Baba küçük yaşta ölmüş, abi de askerde olduğu için annesi yollamak istemiyor ama kız çok ısrar ediyor ve arkadaşları  ile düğüne gidiyor.
Düğün dönüşü bindikleri araba bir gurup genç tarafından durduruluyor. Gençler arkadaşını arabadan indiriyorlar. Ama bir kaç dakika sonra yanlış anlaşılıyor. Aslında arabadan indirmek istedikleri kendisi, fakat arkadaşıyla aynı renk elbise giymiş. Arkadaşını o sanıyorlar.
Zorla arabadan indiriliyor, İnmek istemiyor, bağırıp yardım istiyor fakat arabadaki kimse ona yardım etmiyor. Çünkü kızı kaçıran kişiler kalabalık bir sülale..
" Beni kime kaçırıyorsunuz" diye soruyor.
Bir süredir kendisine haber yollayıp evlenmek istediğini söyleyen gencin adını veriyorlar. Kız onunla evlenmek istemediğini söylüyor, fayda etmiyor.
Yaşı küçük olduğu için günlerce o ev senin bu ev benim gezdiriyorlar. Jandarma sürekli peşlerinde fakat yakalayamıyor. Sülale kalabalık, sürekli başka başka akrabaların evinde kalıyorlar. 
Askerdeki abisi olayı gazetelerden öğrenip kardeşini ailenin elinden almak için komutanından izin istiyor. Komutan yanına iki asker katarak abiye izin veriyor. Abi kardeşini almak istese de kız abisiyle gittiği taktirde ikisinin de bulundukları evden  sağ çıkmayacağını bildiği için evlenmek istediğini söylüyor.
İki aileyi barıştırmak için aracılar konuluyor.
Sonunda genç kız istemediği halde kendisini kaçıracak kadar seven gençle evlenmek zorunda kalıyor.
Sülale bu genç kızı inat etmediği ve onları zor durumda bırakmadığı için çok seviyor. Görkemli bir düğün yapıyorlar.
Eskilerin kabadayı, şimdikilerin mafya dediği bir adamla yıllarını geçiriyor. Eşi hapis'e düşüyor, bekliyor.Tekrar hapse giriyor..
Bekliyor..
Üç çocuğu oluyor. Eşi 55 yaşında eski kabadayılığını geride bırakmış sakin bir hayat yaşarken kalp krizinden ölüyor.
50 yaşında dul kalıyor.
Yıllarca kayınpeder kayınvalideye gelinlik yaparak geçiyor ömrü.
76 yaşındayken bile "Keşke ehliyetim olsaydı da araba kullanabilseydim" diyecek kadar hayata bağlı.
Torunlarıyla oturup komedi filmleri izliyor, MC Donald's da hamburger yiyor.
Koluna girebileceği kızı, torunu varsa alışveriş merkezlerinde, çarşıda pazarda dolaşmaya bayılıyor.
Gazete okuyor, torunlarına okuma yazma öğretiyor. Araba yolculuklarında torunlarının dinlediği saçma sapan müzikleri bile dinliyor. Survivor yarışmasına bayılıyor.
Oy verdiği partiyi de vermediklerini de takip ediyor, Siyaset konuşmaya bayılıyor.
Son zamanlarda kadın programlarını fazlaca seyretse de gündemdeki hiçbir şeyi kaçırmıyor.
Torunları ona " Bahriş" diyor.
O da torunlarına harika dolmalar ve halüjler yapıyor..
...
Canım annem..
Kızın olmaktan gurur duyuyorum.
Bu yaşımda kucağına başımı koyup, kokunu içime çektiğimde kendi anneliğimi bile unutup çocuk oluyorum.
Ne olur başımızda uzun yıllar sağlıkla kal emi?
Anneler günün kutlu olsun..

6 Mayıs 2010 Perşembe

LAWYER - LİAR


Ben çocuk iken Sapanca gölü yakınında ekip biçtiğimiz dededen kalma tarlamız vardı. Gölün etrafını çeviren çay bahçelerinin yanında olduğu için gitmekten hoşlanırdık.Önceleri sadece fidan ekilen tarlamıza büyük babam öldükten sonra sebze ekmeye başladık.
Erik, kiraz, elma, armut, ayva ve dut ağaçları her yaz mevsiminin vazgeçilmezleriydi.
Fasulye, kabak, domates, biber, salatalık toplar bazılarını yıkamadan hemen oracıkta yerdik. Hele su tulumbasının yanında bir kiraz ağacımız vardı ,küçücük ağaçta kiraz dalları yerlere değerdi. Henüz kızarmaya başladığında yağmur yağar içi kurtlanırdı. Biz çocuklar fark edene kadar onlarca kirazı midemize indirirdik. Hep meyve yiyecek değiliz ya..
Salatalıkları daha büyümeden kopardığımız için babaannemden bir güzel sopa da yerdik.
Hafta sonları ailece tarlaya gider, hem çalışır hem de piknik yapardık.
Yine bir pazar günü tarlada ceviz ağacının gölgesinde babaannem namaz kılıyor biz de uzanmış dinlenirken,  yan tarladan bir kadının sürekli konuştuğunu duyduk. Ağaçlardan kim olduğu fark edilmiyordu. Kadın o kadar yüksek sesle ve durmadan konuşuyordu ki babaannem dayanamadı.
" Namazı şaşırdım biraz yavaş olun " dedi. Sesler iki bahçeyi ayıran çite doğru yaklaştı.
Konuşan kadınlardan şık giyimli olanı babaannemin uzun eteği, başındaki dantelli beyaz tülbendi, tarlada çalışmaktan esmerleşmiş yüzüne küçümseyerek baktı ve "Seni ne ilgilendirir. Kendi işine bak..." ile başlayan uzun bir konuşma yaptı. Babaannem bir süre dinledikten sonra, bizim oralarda çok sık kullanılan şu cümleyi söyledi;
"Avukat gibi ne çok konuşuyorsun.."
Kadının verdiği cevap daha manidardı.
"Avukat olmadığımı nereden biliyorsun?"
..
Sonradan öğrendiğimize göre babaannem ile tartışan, yakın zaman önce vefat eden tarla komşumuzun İstanbul'da oturan avukat geliniymiş.Kendine kalsa babaanneme dersini vermişti.
..
Sonra babaannem anneme kızdıkça "Avukat gibi dili durmuyor." derdi.
..
İlk torunu Ortaokul yıllarındayken vefat eden babaannem torununun avukat olduğunu göremedi.Görseydi o kadar da çok konuşmadıklarını öğrenebilecekti.
..
Bugün kızımın çalıştığı Hukuk Bürosuna gittim. Hukuk Bürosunun ortaklarından biri aynı zamanda arkadaşım olduğu için kızım adına gözüm arkada değil.
Bir anne ve babanın en gurur duyduğu şey sanırım çocuklarının bir mevki sahibi olduğunu görmek.
Gurur duydum.
Paylaşmak istedim.
 
..
Ha bu arada büroda çok konuşan kimse olmadığı gibi, tam tersine Hukuk Bürosundan çok Yoga merkezine gelmişsin hissi uyandırıyordu.

5 Mayıs 2010 Çarşamba

DENGEMİ KAYBETTİM HÜKÜMSÜZDÜR



80'li yıllarda  Cumhuriyet gazetesi için abim "Renksiz gazete, sırf yazı okunur mu" diye eline bile almazdı. Gazeteler ona göre bol resimli ve az yazılı olmalıydı.
..
Gazetelerin ilan sayfalarını okumayı çok severim. Bazen öyle bir ilan okursunuz ki, şaşırır kalırsınız. Bundan 10 yıl kadar önce gazetede okuduğum ilanı hala unutamıyorum. Yazı aynen şöyleydi;
"Anadolu yakasındaki evimden Avrupa yakasındaki iş yerime kadar arabada  gazetelerimi okuyup bana refakat edecek sekreter arıyorum." Şaka gibi değil mi?
Sonra bir sürü garip gazete ilanları dikkatimi çekti. Bazılarını sizinle paylaşmak isterim.
Nişan Bozma ve Kınama
"Evlatlarımızın mutluluğu için 25 milyon harcayarak Salamis Bay otelde yaptığımız görkemli nişan bozuldu.
Nişanın bozulmasından sonra ailemizi ve kızımızı karalama girişimlerini şiddetle kınıyoruz.
Not: Nişanda kızımıza takılan takılar iade edilmiştir"

Evlatlıktan Ret
"Oğlum Cüneyt D..karısı Mine D...'i bana olan saygısızlıklarından ve terbiyesizliklerinden dolayı reddediyorum.
Baba: Ömer D.."

Redde Teşekkür
"...Tarihinde gazetedeki seri ilanlar bölümünde evlatlıktan ve kardeşlikten ret duyurusu tarafımızdan memnuniyetle karşılanmıştır. Bu isabetli kararlarından dolayı ömer D... ve Candan D..'e teşekkürü borç biliriz.
Mine - Cüneyt D.."

"Beni ve ailemi 5 senedir telefonla rahatsız eden 40 yaşındaki abdestli namazlı telefon sapığı Hayrettin F... ağır sanayide döşemecilik yapmaktadır. Kendisi hukuken 2 kez cezalandırılmıştır. Ancak yaptığı suçu herkesin bilmesini istiyorum.
Bütün Kayserililere duyurulur."

"İlkokul mezunlarının rahatlıkla geçtiği sürücü kursu sınavını Üniversite öğrencisi oğlum Abdülbaki  S... geçememiştir. Babası Halil İbrahim S..."

" Kocaya kaçan kızımın dantel ağırlıklı çeyizi döviz karşılığı satılıktır Tel...."

"Sevgili Hırsız, Akkonak mahallesinde ...Marka arabamdan çaldığınız dizüstü bilgisayarımda 8 yıldır biriktirdiğim arşivim, henüz yayınlanmamış kitabım ve benim için hayati önem taşıyan projelerim vardı.
Eğer bilgisayar içindeki notlarımı aşağıda yazdığım adrese yollarsanız lap topumu size helal edeceğim.
Yazar ve Motivasyon uzmanı Mustafa Ç..." 

"Çorum Kunduzhan mahallesindeki evimizin bahçesinden Tosunpaşa isimli Sivas Kangal cinsi eğitimli koç, Altınbaş isimli koyun ve 7 aylık yavrusu arife günü kaybolmuştur. Evladımız gibi sevdiğimiz hayvanlarımızı  bulana 2 bin lira ödül verilecektir."





.

4 Mayıs 2010 Salı

ALBÜMLER


Mardin gezisi resimlerini fotoğraf makinesinden bilgisayara atıp arkadaşıma ait olanları ona gönderdim.
Uzayda bir yerlerde resimlerimiz dolaşıyor vesselam.
Eskiden resim ele alınır çerçeveye konur, albüm yapılırdı.
Şimdi düğün, nişan, mezuniyet yoksa tab edilmiyor, resimler bilgisayarda bir dosyada kalmaya mahkum duruyor.
Bir özlemle resim albümlerime bakmaya başladım.
İlk albümler gayet itinalı ve kronolojik sıraya göre düzenlenmiş.Çocukluk ve okul resimleri aynı albümde. İş resimleri başka albüm. Nişan, düğün resimleri ve çocuklar.
İlk çocuk iltimaslı. Neredeyse her hareketi resmedilmiş.
Bütün doğum günleri, yürüme seremonisi, havuz, deniz resimleri,okul karne ve gösteri resimleri..
Bu arada ilk çocuk tonton, resimlerde hoş görünüyor.Demek şişman çocuk moda..
İkinci ve üçüncü çocuklarda resimler azalmış. İkinci çocuğun afrikalılar kadar zayıf olmasından mıdır nedir sanki fazla resim çekilmek istenmemiş.Çekilen resimler de absürt yerlerde. Sandalye altı, kapı eşiğinde uyku,oyuncak bebek arabasında kıvrılıp oturma..Üçüncüde çocuk o kadar bıktırmış ki ileride tehdit ederiz düşüncesiyle her hareketi videoya alınmış.
Anne resimlerde sonlara doğru iyice gülen pozlar vermiş. Sanırım üç çocukla hafifçe kafayı yeme halleri belirmiş de belli etmiyor.
Çok garip ama insan bir resme baktığında önce ne giymişim diye bakıyor. Kıyafetler o kadar değişmiş ki.
Yüksek belli pantolonlar ve vatkalı giysiler..Boyunu kısacık gösteren boğazlı kazaklar.
Ve fakat...
En komik resimler saçlarda kendini gösteriyor.
Permalı bonus bir kafa. Eskiden meç denilen şimdilerde balyaj, gölge gibi şık isimler alan çiğ sarı saçlar...
Düz saçın makbul olmadığı yıllar.Yarasa kollu kazak, ispanyol paça pantolonlar.
İlla da sivri burun ve topuklu pabuçlar.
Simdi ki resimlerde "Aman ben güzel çıkayım ama arka planda da hoş manzara olsun" kaygısı yok. Öylece hep aynı pozda bakılmış objektife.
Albümlerde Siyah-Beyaz başlamış renkli bitirmişiz.
Birgün bana  "Evinizden sadece bir çeşit eşya alma şansınız var" deseler albümlerimi tercih edeceğime eminim.
Her eşyanın yerine yenisi konur ama albümlerin asla...

3 Mayıs 2010 Pazartesi

SCRABBLE VE DOSTLUK


7 yıl önce ortanca kızıma sınıfındaki üç arkadaşıyla birlikte yüzme dersi aldırıyorduk. Çocuklar yüzme biliyorlardı fakat çocuğundan çok şey bekleyen bazı anneler gibi bir dönem benim de yaşadığım o gereksiz düşünceyle piyano derslerinin yanında stilli yüzme öğrensin, basketbol takımında olsun, bale yapsın gibi garip bir çabaya girmiştim. Zavallı çocuk bunların hepsini yapacağım diye etrafımız parkla, bahçeyle dolu olduğu halde, evimizden dışarı çıkacak zaman bulamadı. Çıktıysa da ya piyano dersine, ya yüzme dersine, ya da baleye gitti.
Yüzme derslerinde dört kız çocuğu ve dört anneydik. Çocukların ders aldığı 1.5 saat boyunca sıkıldığımız için Scrabble oynamaya başladık.
Çocuklar aynı sınıftan arkadaş oldukları için yüzme dersinden büyük keyif aldılar fakat itiraf etmeliyim ki biz anneler bu işten daha çok hoşlandık.
Scrabble oynayacağımız yüzme derslerini bekler olduk.
Sonraları biz bu oyunu alışkanlık haline getirdik. Kızlarımız zaman zaman birbirine küstü, barıştı ama biz dört kadın Scrable'ı bahane ederek birbirimizle hep buluştuk.
Hem yeni kelimeler öğrendik. Hem de okuduğumuz kitaptan,  gittiğimiz film ve tiyatrodan, restoranlardan, modadan, politikadan konuşarak birbirimizi besledik.
Dört kadın bir arada  olumsuz, gereksiz, kırıcı konuşmalar yapmadan yedi yıl geçirdik. Bu yedi yılda aramıza katılanlar oldu. Sevgi saygı ile büyüdük.
Bir kelime oyunu sayesinde dostluğumuz pekişti.
Ben onları çok sevdim.
Aramıza sonradan katılanları da çok sevdim.
Çalıştığım dönemlerde en çok onların dostluğunu özledim. Şimdi ise birkaç gün görmesem özlüyorum.
Bu blogu okuyan ve okumayan arkadaşlarım. 
Hayatıma renk kattığınız için teşekkürler...

2 Mayıs 2010 Pazar

YAŞASIN YEMEK YEMEK


Tamam herkes diyet derdinde. Malum önümüz yaz.
Roka, salatalık, nane, maydanoz ve bilumum ot yiyerek zayıflansaydı inekler bir deri bir kemik kalırlardı.
Hem unutmayın ineklerin " mel mel" bakması çok ot yemesine bağlanır.
Bana etobur olup çok kilolu bir hayvan gösterebilirmisiniz?
Sebze yiyelim ama abartmayalım lütfen. Düzenli olarak et ve karbonhidrat da alalım.
- Sen kilo veremiyorsun diye bizi sabote etme diyenler yanılıyor.. Hiç kötü niyetim yok. 
Size cevizli poğaça tarifi vereceğim için giriş yapmak istedim.
Malzemeler
1 kilo un
1 paket maya ( kuru veya yaş fark etmez)
1 bardak süt
2 tane kesme şeker
Yarım çay bardağı sıvı yağ
300 gram çekilmiş ceviz içi ve içine yarın su bardağı toz şekerle harmanlanacak.
Bir bardak ılık sütün içine iki kesme şeker ve mayayı koyarak mayanın kabarmasını bekleyin. ( yaklaşık yarım saat)
Unu büyükçe bir kaba koyarak ortasını havuz gibi açın. Mayalanmış sütü ilave ederek elinizle karıştırın. Alabildiği kadar ılık su ilave ederek yumuşak bir hamur kıvamına gelene kadar yoğurun.Üzerini örtüp mayalanması için bırakın. Bir saat sonra kabaran hamuru tekrar karıştırarak yarım saat daha bekletin.
hamuru iki parçaya bölün.
İlk parçayı tezgahın üzerine alarak elinizi yağlayın ve açabildiğiniz kadar elinizle açmaya çalışın. Açtığınız hamurun üzerine ceviz- şeker karışımını bolca serpin. Hamuru rulo haline getirin. Ortadan ikiye bölüp tepsiye yanyana dizin. İkinci hamuru da aynı şekilde yapıp tepsiye dizin. Dört uzun parça hamuru tepside on dakika dinlendirin.180 dereceye getirdiğiniz hamurun üzerine isterseniz pekmezi sulandırarak sürün. İsterseniz de yoğurdu hafif yağ ile sulandırarak sürün. Fırında üzeri kızarana kadar pişirin.
Fırından çıkardığınız hamurun üzerine temiz bir bez koyup ılık olmasını bekleyin.Dilim dilim keserek servis yapın.
Afiyet olsun.


EŞARBINI YAN BAĞLAMA



Haydaa.. Nereden çıktı bu başlık diyeceksiniz.
Mardin'den döndüğümden bu yana dilime bir dolandı çözemedim.
İşin garibi ilk kıtadan başla sözlerini de bilmiyorum.
Mardin gezisine  abla gibi sevdiğim bir arkadaşım ve onun grubuyla birlikte çıkmıştık. Son gece gittiğimiz müzikli yemekte arkadaşım orkestradan bu türküyü peçeteye yazarak istediğinde, ben de dahil olmak üzere "Böyle şarkı mı olur" diye güldük.Türkü başladığında masalardan kalkıp oynayanlar oldu.
Eşarbını yan bağlama
Ben söyleyim sen ağlama..
...
Çok garip şarkı ve türkülerde oynuyoruz.
80'li yıllarda düğünümde;
Kaşların arasına domdom kurşunu deydi.
Bir avcı vurdu beni
Bin avcı beni yedi
Gibi bir türküyle oynadığımızı hatırlıyorum. Hatta daha ileriye gidip, "Seni sevmeyen ölsün" şarkısıyla bir sürü insanın dans ettiğini de hatırlıyorum.
..
İsmail YK'nın "Allah Belanı Versin" şarkısını duyup da eşlik etmeyen kaç kişi vardır bilemeyeceğim ama hepimizin bu sözü söyleyeceği birisi vardır mutlaka.
...
Yaşasın bahar geldi..Kelebekler uçuyor..Aman da ne mutluyum...gibi sözlerin bulunduğu şarkı ve türküler bizim milletimize yapay geliyor bu yüzden  ağlatan inleten şarkılara bayılıyoruz.
"Vay be, ne damardan bir şarkıymış" sözü bize ait.
Şarkı sırasında kendini jiletleyenler de bizleriz.
"off ..off "diyen de.
Bir müzik başladığında sevdiğimiz bir şarkıysa şarkının en başında alkışlayan da.
Bunun meali; -Aferin tam da istediğim şarkıyı söyleyeceksin.
Şarkı söyleyenin kafasından aşağıya gül dökeriz, önünde şampanya patlatırız. Ayaklarının dibinde silah atarız.
Annem genç kız iken çok güzel çerkez oyunu oynadığını anlatmak için; " Ben oynadığımda gençler ayağımın dibinde silahlar atardı. Bana hiç çekmediniz." der.
..
Yeni nesil onların değimiyle " Yabancı takılıyor"
Kızlarım Amy Winehouse dinliyor
..
Everything ıs slowing down. ( Her şey yavaşlıyor)
River of no return ( Dönüşü olmayan nehir)
You recognize my every sound (Her sesimi fark edersin)
There's nothing new to learn (Öğrenecek yeni bir şey yok)
Sözlere bakarmısınız?
Bu şarkıda söyleyenin başından aşağıya dökülse dökülse soğuk su dökülür. 
Ya da bunu dinleyen çocuk ileride kesin filozof olacak hayatın anlamını irdeliyor diye düşünülür.

..
Allah hepimize;
"Sigaramın dumanına sarsam koklasam seni.
Gitme gitme gittiğin yollardan dönülmez geri."  dinletmek nasip etsin.
Çocuklarımıza da akıl fikir ihsan eylesin.
Amin..