3 Mayıs 2010 Pazartesi

SCRABBLE VE DOSTLUK


7 yıl önce ortanca kızıma sınıfındaki üç arkadaşıyla birlikte yüzme dersi aldırıyorduk. Çocuklar yüzme biliyorlardı fakat çocuğundan çok şey bekleyen bazı anneler gibi bir dönem benim de yaşadığım o gereksiz düşünceyle piyano derslerinin yanında stilli yüzme öğrensin, basketbol takımında olsun, bale yapsın gibi garip bir çabaya girmiştim. Zavallı çocuk bunların hepsini yapacağım diye etrafımız parkla, bahçeyle dolu olduğu halde, evimizden dışarı çıkacak zaman bulamadı. Çıktıysa da ya piyano dersine, ya yüzme dersine, ya da baleye gitti.
Yüzme derslerinde dört kız çocuğu ve dört anneydik. Çocukların ders aldığı 1.5 saat boyunca sıkıldığımız için Scrabble oynamaya başladık.
Çocuklar aynı sınıftan arkadaş oldukları için yüzme dersinden büyük keyif aldılar fakat itiraf etmeliyim ki biz anneler bu işten daha çok hoşlandık.
Scrabble oynayacağımız yüzme derslerini bekler olduk.
Sonraları biz bu oyunu alışkanlık haline getirdik. Kızlarımız zaman zaman birbirine küstü, barıştı ama biz dört kadın Scrable'ı bahane ederek birbirimizle hep buluştuk.
Hem yeni kelimeler öğrendik. Hem de okuduğumuz kitaptan,  gittiğimiz film ve tiyatrodan, restoranlardan, modadan, politikadan konuşarak birbirimizi besledik.
Dört kadın bir arada  olumsuz, gereksiz, kırıcı konuşmalar yapmadan yedi yıl geçirdik. Bu yedi yılda aramıza katılanlar oldu. Sevgi saygı ile büyüdük.
Bir kelime oyunu sayesinde dostluğumuz pekişti.
Ben onları çok sevdim.
Aramıza sonradan katılanları da çok sevdim.
Çalıştığım dönemlerde en çok onların dostluğunu özledim. Şimdi ise birkaç gün görmesem özlüyorum.
Bu blogu okuyan ve okumayan arkadaşlarım. 
Hayatıma renk kattığınız için teşekkürler...

2 Mayıs 2010 Pazar

YAŞASIN YEMEK YEMEK


Tamam herkes diyet derdinde. Malum önümüz yaz.
Roka, salatalık, nane, maydanoz ve bilumum ot yiyerek zayıflansaydı inekler bir deri bir kemik kalırlardı.
Hem unutmayın ineklerin " mel mel" bakması çok ot yemesine bağlanır.
Bana etobur olup çok kilolu bir hayvan gösterebilirmisiniz?
Sebze yiyelim ama abartmayalım lütfen. Düzenli olarak et ve karbonhidrat da alalım.
- Sen kilo veremiyorsun diye bizi sabote etme diyenler yanılıyor.. Hiç kötü niyetim yok. 
Size cevizli poğaça tarifi vereceğim için giriş yapmak istedim.
Malzemeler
1 kilo un
1 paket maya ( kuru veya yaş fark etmez)
1 bardak süt
2 tane kesme şeker
Yarım çay bardağı sıvı yağ
300 gram çekilmiş ceviz içi ve içine yarın su bardağı toz şekerle harmanlanacak.
Bir bardak ılık sütün içine iki kesme şeker ve mayayı koyarak mayanın kabarmasını bekleyin. ( yaklaşık yarım saat)
Unu büyükçe bir kaba koyarak ortasını havuz gibi açın. Mayalanmış sütü ilave ederek elinizle karıştırın. Alabildiği kadar ılık su ilave ederek yumuşak bir hamur kıvamına gelene kadar yoğurun.Üzerini örtüp mayalanması için bırakın. Bir saat sonra kabaran hamuru tekrar karıştırarak yarım saat daha bekletin.
hamuru iki parçaya bölün.
İlk parçayı tezgahın üzerine alarak elinizi yağlayın ve açabildiğiniz kadar elinizle açmaya çalışın. Açtığınız hamurun üzerine ceviz- şeker karışımını bolca serpin. Hamuru rulo haline getirin. Ortadan ikiye bölüp tepsiye yanyana dizin. İkinci hamuru da aynı şekilde yapıp tepsiye dizin. Dört uzun parça hamuru tepside on dakika dinlendirin.180 dereceye getirdiğiniz hamurun üzerine isterseniz pekmezi sulandırarak sürün. İsterseniz de yoğurdu hafif yağ ile sulandırarak sürün. Fırında üzeri kızarana kadar pişirin.
Fırından çıkardığınız hamurun üzerine temiz bir bez koyup ılık olmasını bekleyin.Dilim dilim keserek servis yapın.
Afiyet olsun.


EŞARBINI YAN BAĞLAMA



Haydaa.. Nereden çıktı bu başlık diyeceksiniz.
Mardin'den döndüğümden bu yana dilime bir dolandı çözemedim.
İşin garibi ilk kıtadan başla sözlerini de bilmiyorum.
Mardin gezisine  abla gibi sevdiğim bir arkadaşım ve onun grubuyla birlikte çıkmıştık. Son gece gittiğimiz müzikli yemekte arkadaşım orkestradan bu türküyü peçeteye yazarak istediğinde, ben de dahil olmak üzere "Böyle şarkı mı olur" diye güldük.Türkü başladığında masalardan kalkıp oynayanlar oldu.
Eşarbını yan bağlama
Ben söyleyim sen ağlama..
...
Çok garip şarkı ve türkülerde oynuyoruz.
80'li yıllarda düğünümde;
Kaşların arasına domdom kurşunu deydi.
Bir avcı vurdu beni
Bin avcı beni yedi
Gibi bir türküyle oynadığımızı hatırlıyorum. Hatta daha ileriye gidip, "Seni sevmeyen ölsün" şarkısıyla bir sürü insanın dans ettiğini de hatırlıyorum.
..
İsmail YK'nın "Allah Belanı Versin" şarkısını duyup da eşlik etmeyen kaç kişi vardır bilemeyeceğim ama hepimizin bu sözü söyleyeceği birisi vardır mutlaka.
...
Yaşasın bahar geldi..Kelebekler uçuyor..Aman da ne mutluyum...gibi sözlerin bulunduğu şarkı ve türküler bizim milletimize yapay geliyor bu yüzden  ağlatan inleten şarkılara bayılıyoruz.
"Vay be, ne damardan bir şarkıymış" sözü bize ait.
Şarkı sırasında kendini jiletleyenler de bizleriz.
"off ..off "diyen de.
Bir müzik başladığında sevdiğimiz bir şarkıysa şarkının en başında alkışlayan da.
Bunun meali; -Aferin tam da istediğim şarkıyı söyleyeceksin.
Şarkı söyleyenin kafasından aşağıya gül dökeriz, önünde şampanya patlatırız. Ayaklarının dibinde silah atarız.
Annem genç kız iken çok güzel çerkez oyunu oynadığını anlatmak için; " Ben oynadığımda gençler ayağımın dibinde silahlar atardı. Bana hiç çekmediniz." der.
..
Yeni nesil onların değimiyle " Yabancı takılıyor"
Kızlarım Amy Winehouse dinliyor
..
Everything ıs slowing down. ( Her şey yavaşlıyor)
River of no return ( Dönüşü olmayan nehir)
You recognize my every sound (Her sesimi fark edersin)
There's nothing new to learn (Öğrenecek yeni bir şey yok)
Sözlere bakarmısınız?
Bu şarkıda söyleyenin başından aşağıya dökülse dökülse soğuk su dökülür. 
Ya da bunu dinleyen çocuk ileride kesin filozof olacak hayatın anlamını irdeliyor diye düşünülür.

..
Allah hepimize;
"Sigaramın dumanına sarsam koklasam seni.
Gitme gitme gittiğin yollardan dönülmez geri."  dinletmek nasip etsin.
Çocuklarımıza da akıl fikir ihsan eylesin.
Amin..

30 Nisan 2010 Cuma

YOLA ÇIKTIM MARDİN'E


Diyarbakır Havaalanına indiğimizde hava hafif yağmurluydu ama bu durum neşemizi bozmamıza neden olmadı.
Kısa bir Diyarbakır turu yapıp Mardin'e yola koyulduk. Bir buçuk saate yakın süren yolculuk sonunda yeni Mardin'e ulaştık.
Kaburgacı Selim Amca'da Kaburga Dolması yedikten sonra otelimize vardık.
Otel Eski Mardin'in tam ortasında konaktan bozma tarihi taş bir yapı. Hemen arkasında yükselen Zinciriye Medresesi'inden dolayı Zinciriye adını almış.
Otelin hemen her odasına dışarıdan giriliyor ve yamaca inşa edildiği için koridor yerine her yere merdiven ile inip çıkıyorsunuz. İlk iki katı eskiyi muhafaza ederek restore ettikleri için odalarda cam yok,tavanlarında yüksek oval kubbeleri var. Duvarlar taşlardan yapılmış. Yazın çok serin kışın sıcak oluyormuş.
Otelin her katında teras mevcut ve kot farkından dolayı terastan baktığınızda  mezopotamyanın inşa edildiği uçsuz bucaksız verimli ovaya bakıyorsunuz. Bir Dağın tepesinde kurulan Mardin'in  M. Ö. 8000 yıllarına uzanan bir geçmişi olduğunu öğrenince önünüzdeki ovada yaşamış medeniyetleri hayal etmeniz kaçınılmaz oluyor.
Otele yerleştikten sonra yürüyerek yapacağımız kısa şehir turunda yaş ortalaması 50 olan 10 kadın etrafa bir dağıldık toparlanmak mümkün değil. Hatta bayanlardan birkaçı bakır objeler almak için dokuzdan sonra kepenk açtırdı.
Hakkını yememek lazım esnaf çok kibar. Herkese" Hocam" diye hitap ediyorlar.
 ...
Ertesi gün Midyat, Hasankeyf turuna başladık. Rehberimiz Lokman bey Mardin'li ve işinin ehli. Çoluk çocuk herkesi tanıyor. Mardin'de Yezidi, Süryani ve Müslümanların olduğu bilgisini veriyor bize.
Bir Süryani Manastırı olan Deyrü'zzaffaran Manastırını gezdik. 640 yıl dünya Süryanilerinin Patrik merkeziymiş.
Ardından Midyat'a gittik. Grubumuzdan bazı bayanlar ilk kez heyecan belirtisi gösterdiler. Önce Tarihe olan ilgileri depreşti diye sevindim, fakat sevincim kısa sürdü. Sıla,bir Bulut Olsam ve adını hatırlamadığım birkaç dizinin çekildiği tarihi konağı ziyaret ederken merdivenlerden şikayet edenlerin basamakları koşar adım çıktıklarını görünce şaşırmadım değil.
Kadın kaç yaşında olursa olsun duygusal şeyler hayatlarında hep birinci sırada oluyormuş bir kez daha anladım.
Midyat Gümüş işleme sanatı Telkari'nin merkezi.Yüzük,bilezik, kolye, küpe gibi takılar çok az kalan telkari ustaları sayesinde hayat buluyor. Rehberimizin bize tanıdığı bir saatlik boş zamanı kuyumcuları gezmekle geçirdik. Arabamıza döndüğümüzde Hasankeyf'e gidene kadar rehberin anlattığını hiç kimse dinlemedi, çünkü herkes aldığı takıları birbirine göstermekle meşguldü. Rehber bu konuda deneyimli olsa gerek istifini bozmadan anlatmaya devam etti.
GAP Projesi çerçevesinde yapılacak Ilısu Barajı yüzünden sular altında kalacak olan Hasankeyf için ciddi kampanyalar yapılmakta ve bu kampanyalar Avrupada'da ses getirmekteymiş.
Hasankeyf'de kafanızı nereye çevirseniz 10.000 yıllık bir tarihle karşılaşıyorsunuz. Size hasankeyf'i anlatmam sayfalar alır. Fırsat bulduğunuz bir zamanda gitmenizi tavsiye ediyorum.
Nusaybin'den geçerken rehberimizin anlattığı bir uygulama çok ilgimi çekti yazmadan geçemeyeceğim.
Nusaybin Belediye başkanı Ayşe Gökkan, erkek belediye çalışanlarına tek taraflı sözleşme imzalatmış.
Bu sözleşme gereği Kız çocuğunu okutmayan, evinde şiddet uygulayan, aldığı maaşını evinin dışında farklı yerlerde harcayan çalışanları şikayet halinde işten çıkarmayı öngörüyor.

Son gece Antik Sur'da akşam yemeği yedik.Yemek ortamının en güzel tarafı müziği idi.
Bir grup gençten oluşan orkestra türk halk müziğini modern tarzda yorumluyor ,bunu da başarıyla yapıyordu.
Gruplar gecenin ilerlemesiyle masalarının yanlarındaki küçücük alanda bile oynadılar. Sonra çok ironik bir olay yaşandı.
"Reyhani" gösterisi için yer açıldı. Bir adam başının üzerinde içi meyve suyu dolu viski bardağı olduğu halde müzik eşliğinde oynamaya başladı. Hepimiz  hayretle bardak nasıl düşmüyor diye seyrediyorduk. Konuklar arasından bir kadın şarap kadehini başının üzerine koyup adamdan daha kıvrak hareketlerle oynamaya başladı. Kocaman kadeh kadının başında oynamadı bile. 
Adam bu işe bozulsa da ses çıkarmadan oyununa devam etti. Fakat Başrolü kaptırmıştı.
Müzik bittiğinde  en çok alkışı kadın aldı. Kadın da adet gereği bardağın içinde konulan paraları adama verdi.
Bu arada Mardin genç turist  popülasyonu açısından Güney illerimizden çok şanssız maalesef.
Üç gün boyunca bir tane bile genç güzel turiste rastlamadım. Yollarda 50 yaş üstü  Avrupalı kadınlar çoğunluktaydı.
Mardin için söylenen "Gündüz mezarlık Gece gerdanlık" teriminin anlamını da bizzat görerek öğrendim.
Gündüz Mardin'e baktığınızda sadece taşlardan yapılmış evleri gördüğünüz için mezarlığı andırıyor fakat gece Mardin kalesi, İpek yolu ve uzaktan Suriye'nin ışıkları o kadar güzel görünüyor ki adeta gerdanlığı andırıyor.
Bu arada Mardin'e katkılarından dolayı Cemil İpekçi'yi Murathan Mungan'dan daha çok seviliyor.








27 Nisan 2010 Salı

ARABADA YALNIZ VAR


16 yıldır yaşadığım semt TEM otoyoluna yakın olduğu için İstanbul içinde bir yere gideceksek bile trafiğe girmemek için bu yolu kullanırız.
Transit yol olduğu için belli saatlerde bolca kamyon olur.
21 yıllık şoför olarak iki kaza atlattım, ikisi de kamyon kazasıydı.
İlkinde beş yıldır araba kullanıyordum. İş çıkışı hafif bir yağmur yağıyordu ve virajda ani bir fren yaptım. Araba kayarak karşıdan gelen kamyona yandan çarptı. Allahtan kamyon şoförü direksiyon hakimiyetimi kaybettiğimi fark etmiş arabasını durdurmuştu. Bu yüzden çarpışma ölümcül olmadı. Araba hurdaya döndü ama ben ufak tefek sıyrıklarla atlattım.
Bu arada kazadan sonra beni arabadan çıkaranlara ısrarla ayakkabım ayakkabım diyormuşum.
Yardıma gelenler botlarımın ayağımda olduğunu fark edince sayıkladığımı düşünmüşler. Oysa ki, arabanın dikiz aynası kırılmış ve orada asılı duran arkadaşımın hediye ettiği süs ayakkabı yere düşmüş ben ondan bahsediyormuşum.
İkincisi; Bundan 5 yıl önce karlı bir günde TEM otoyolunda bir kamyon arabamı fark etmemiş ve beni yolun dışına atmıştı. Arabada ufak tefek çizik dışında bana ve kızıma bir şey olmadı.
Doğal olarak kamyonlardan çekinir oldum. Fakat kamyonların diğer arabalara göre bir ruhu olduğuna inanırım.
Üzerinde meyve sebze olan kamyonlar eşek ve atın biraz gelişmişi gibi gelir gözüme. 

Bir kaç yıl önce Antalya'ya giderken yol boyunca kamyon arkasındaki yazıları okumuştuk.
Bir tanesi özellikle çok küçük yazılmıştı ve yazıyı okumak için yanına yaklaşınca aynen şöyle yazıyordu;
"Eğer bu yazıyı okuyabiliyorsan çok yaklaşmışsın demektir."
Sonra küçük bir kamyonette,  "Büyüyünce TIR olacak" yazıyordu.
Kamyon arkası yazılarında sınır tanımayan hayal gücünü fark etmemek mümkün değil.
"Araman için illa hata mı yapmam gerekir"
"Hatalıysam  kolaysa suratıma söyle"
Bazı yazılar felsefik olma konusunda çok gelişmiş. Tıpkı aşağıdakiler gibi.
"Ferrarisini satan bilge kamyonundan vazgeçmedi" ( kamyon şoförüyüm ama kültürlüyüm.)
"Araba da yalnız var"
"Uzaktan severim ruhun bile duymaz"
"Rüzgar özür dilese de dal kırıldı bir kere." (En beğendiğim bu oldu)
Bazı yazılar o kadar sevimli ki gidip kamyonu kucaklayasın geliyor.
İşte onlar;
"Korna çalma uyuyorum."
"Beni izleme bem de kayboldum."
"Babam sağ olsun ama arabayı ben aldım."
"Radar mahkumu."
...
Adam son model BMW'si ile kırmızı ışıkta durmuş. Arkasındaki kamyon mesafeyi ayarlayamadığı için BMW'ye çarpmış.
Adam hışımla arabadan inerek kamyon şoförüne bağırmak istediyse de bakmış şoför yalvarıp yakarıyor,arabada da pek bir şey yok;
-Nerelisin sen? diye sormuş.
-Kars'lıyım abi demiş kamyon şoförü.
- Tamam tamam ben de karslıyım. Memleketlimsin. Şimdi tutanakla, polisle uğraşmayalım, diyerek yoluna devam etmiş.
Bir kilometre gitmiş gitmemiş yine bir kırmızı ışıkta durunca arkasından bir çarpma sesi ile irkilmiş.
Bu sefer arabanın arkası göçmüş durumda.
Tam arabadan inecek;
Arkadaki kamyon şoförü el sallamış.
- Abi benim ben...





26 Nisan 2010 Pazartesi

BİRİ BENİ DURDURSUN


Hatay yazımda da belirttiğim gibi iki yıldır iş ve başka nedenlerden dolayı gezemediğim için," Gitmek" deyince hemen hazırda bekliyorum. Ama bu işin sonu hayıra alamet değil.
Yaşlı adam ölümden çok korkuyormuş.
Bir gün Azrail  "Artık çok yaşlandın" diyerek canını almaya gelmiş. Yaşlı adam azraile bir hafta daha canını almaması için yalvarmış.
Tamam demiş azrail ve bir hafta sonra gelmek üzere gitmiş.
Bir haftanın sonunda Azrail bakmış ki yaşlı adam küçücük çocuklarla oyun oynuyor.
"Hadi artık gidiyoruz"demiş.
Yaşlı adam " Görmüyor musun ben artık çocuk oldum, nereye gidiyorum?"
Azrail sakince cevap vermiş;
" O zaman Attaa gidiyoruz..."
...
Benim için durum biraz farklı. Azrail gelip "Hadi gidiyoruz" dese "Akşamları soğuk olur mu, yanıma hırka alayım mı? Yürüyeceksek rahat kıyafetler götüreyim " diyeceğim. Yanıma kitap, bloknot ve kalem de mutlaka alacağım.
Arkadaşım Mardin'e gidiyoruz deyince, biraz da ısrar edince kıramadım.
Bundan 4 yıl önce yine bir Mardin gezisi planlamış, Güneydoğudaki terör olaylarından dolayı iptal etmiştik.
Kısmet bu güneymiş.
...
Ben Mardin'i Murathan Mungan'dan öğrenmiştim yıllar önce. Mungan doğduğu şehri romanlarında o kadar masalsı bir dille anlatmıştı ki, bu mistik şehre hayran kalmıştım.
Unesco'nun Kültür mirasını koruma çerçevesinde, Venedik ile birlikte aday olacağı söylense de, bazı olumsuz raporlar yüzünden listeden çıkarılan şehir, Suriye sınırına yakın olması sebebiyle sık sık terör olaylarına da sahne oluyor.
Mardin için söylenen " Gündüz Mezarlık , Gece Gerdanlık" sözünün doğruluğunu merak ediyorum doğrusu.
Yemekleri için şimdiden bir şey demeyeyim.Tahmin edebiliyorum.
Mardin'i döndükten sonra da yazacağım.
Annem evden çıkıp komşuya gidince, babaannem tam bir kaynana edasıyla şöyle derdi;
" Yolcudur Abbas Bağlasan Durmaz"
Genlerimi seviyorum...

25 Nisan 2010 Pazar

TAKSİM - TAKSİM


22 yıldır İstanbul'dayım.
Taksim'e son iki yılda gittiğim kadar 20 yılda gitmedim.
Geçen yıl çalıştığım derginin reklam görüşmeleri için Taksim ve civarını fazlaca kullandık. Bu yıl evde olmama rağmen kuzenim, çocuklarım ve arkadaşlarımla bir çok defalar gitmişiz.
İtiraf etmeliyim ki çok kalabalık yerler beni yorar. İnsanların sürtünerek yanımdan geçmesinden de hiç hoşlanmam.
Eee..
O zaman ne işin var Taksim'de diyebilirsiniz.
Öncelikle araba kullanmak istemediğimde otobüsle gidilebilecek en merkezi yer olduğu  ve kızlarımın en sevdiği yer olduğu için Taksim olmazsa olmazlarımız arasına girdi.
Büyük kızımın Doğum günü vesilesi ile Taksim'e hem de cumartesi günü gitme gafletinde bulundum. İstediği bazı kıyafetler vardı ve kapalı bir mekanda gezmektense İstiklal caddesinde yürüyüş yapmamızı istedi.
İşinden dolayı haftanın 5 günü Taksim'de olmasına rağmen orayı tercih etti.
Aman allahım nasıl bir kalabalık.
Her tarzda, her yaşta kadın erkek aşağıya yukarıya akıyor.
Biz de o güruha katıldık. Önce aşağıya sonra da yukarıya bir gezinti yaptık. Bu iki gezi arasında eski Markiz'den yemek kulübüne dönüşen yerde kahvaltımızı yaptık.
Her zaman benim başıma gelen bir olay bu sefer yan masamızdaki genç çiftin başına geldi. Bizden önce sipariş veren çift beklerken bizim siparişimiz gelmiş ve yemeği yarılamıştık bile. Yanımızdaki masada oldukları için bu durumun farkına varıp kızdılar ve mekanı terk ettiler.
Genç çiftin bütün bir günü mahvolmuştur eminim. İkisinin de yüzünden düşen bin parçaydı çünkü.

Karnımızı doyurduktan sonra Mango'ya girdik. Kızıma birkaç parça giysi alacağız. İstiklal Caddesi Mango üç katlı ferah bir bina. Giriş katına o kadar çok koltuk koymuşlar ki bir an kendinizi tiyatro sahnesinde sanıyorsunuz. Fakat koltukların hemen hepsi dolu.
Eşi veya kız arkadaşı alışveriş yapan erkekler oturmuş, beş karış suratla etrafa bakıyorlar. Kadınlar ortada görünmüyor. Sonra kızımı takip ettiğimde kadınların yerini keşfettim. Soyunma kabininin önünde çift sıra halinde ellerinde dağ gibi giysilerle bekliyorlar. Obez durumundan yarım puanla sıyrılmış kadınlar ellerindeki 38 beden pantolon için görevli kızlara "Bunun bir beden büyüğü yok mu?" diye soruyor.
Allah için mağaza görevlileri eğitimli. "Bunun değil 40 bedeni 46 bedene bile girmeniz mümkün değil" demiyor.
"Maalesef kalmadı efendim" diyerek kadının gönlünü hoş ediyor.
Bu arada kızım tatil köyünde giyilecek tarzda kıyafetler ile kabin sırasını bekliyor.  Avukat olduğunu ve haftanın en az üç günü Adliyeye gittiğini değil de tatil köyünde animasyon ekibinde olduğunu zannediyor herhalde. Duruma el koymam lazım.
Deneyimli bir anne olarak Kumaş pantolon, Ceket, iki gömlek ile durumu kurtardık. Ama pantolonun pembe, ceketin nar kırmızısı ve gömleklerin de süslü püslü olduğunu söyleyerek ikimizin de dediğinin olduğunu belirteyim. Yani ikimiz de mutluyuz.
İstiklal caddesi boyunca yaptığımız gezinin iki katı alışverişte yoruldum. Allahtan kızımın arkadaşı bize katıldı da ikisini baş başa bırakıp soluğu otobüste aldım.
Yanıma oturan 30 yaşlarındaki kadın yol boyunca beynime taciz etti. Ankara'dan arkadaşına misafir geldiğini nerede ineceğini bilmediğini, İstanbul'da şoförlerin çok hızlı araba kullandığını ve bir sürü konulardan bahsetti.
Yasak olmasına rağmen sürekli telefonla konuştu.
Eve geldiğimde bir süre Taksim'e gitmeyeceğime kendime söz verdim.

24 Nisan 2010 Cumartesi

YAKIN MEKANLAR -2


Yakın mekanları anlatmaya devam ediyoruz.
Önce Sapanca, Polonezköy  şimdi de İğneada..
Bahar ve yaz ayları için gidilebilecek yakın mekanlardan biri İğneada.
Tem otoyolunda Edirne istikametinde Çerkezköy de yoldan ayrılıp eski yola Kırklareli istikametine devam edin Vize'yi 18 km geçtikten sonra İğneada yoluna girin.
İğneada trakya'nın Karadeniz sahilindeki son yerleşim yeridir. Asıl iğneada kıyıdan 4-5 km içeride olduğu için kıyıdaki köyün adı Limanköy'dür.
Kumsal ve orman iç içe geçmiş gibidir ve  denizin rengi, berraklığı Karadenizde olduğunuzu unutturur.
İğneada'ya giderken yol üzerinde garip bir doğa olayına şahit olursunuz.Yenice'yi geçtikten sonra yokuşu tırmanın. Hemen orada arabanızı durdurduğunuzda arabanızı boşta bırakın arabanızın yokuş yukarı gittiğini göreceksiniz.
Buradaki manyetik alan  mutlaka görülmesi gereken bir doğa olayıdır. Bahsettiğim yeri bulamam diye endişe etmeyin. Bu alanı çevre halkı fark edip, orada dinlenme tesisleri yapmışlar ve sizi yönlendiyorlar.
..
Ben on yıl önce gittiğimde İğneada'da Pansiyon, Otel, Lokanta daha azdı. Şimdi araştırmalarıma göre çok sevimli balık lokantaları ve pansiyonlar varmış.
O kadar yolu gittiğinize göre kalmanızda fayda var diye düşünüyorum.
Muratcan Motel, Orman Pansiyon, Deniz Pansiyon, Özel İdare Dinlenme Tesisleri, Şirin Pansiyon önerebileceklerim.
Limanköy bir koy içinde olduğu için Karadenizin dalgalarından nasibini almamış. Sakin bir kıyısı var.
Sahilin hemen yanından başlayan orman içlerinde göller ve piknik alanları mevcut.
Mayıs ve Eylül ayları arasında gidilmesi tavsiye edilir.
Restoranlarında her çeşit taze balık bulmak mümkün. Balık sevmeyenler için orman içindeki restoranlarda Trakya'nın eşsiz yemeklerini de deneyebilirsiniz.
Bonanza restoran, Şahin tepesi Restoran, Dalboy Restoran, Özge Restoran benim bulduklarım.
Dönüşte Sislioba köyünden ekolojik bal almayı ve Limanköy'deki 150 yıllık Fransız Fenerine gitmeyi unutmayın.

23 Nisan 2010 Cuma

24 NİSAN


24 Nisan 1934 tarihinde Türk Askeri uçak filosu 1 Mayıs törenlerine katılmak üzere Moskova'ya gitti.
24 Nisan 1955 - Yönetim kurulundan iki üyenin evlenmeye karar vermeleri üzerine 1953 yılında Gelibolu'da kurulan " Bekarlar Kulübü" dağıldı.
24 Nisan 1931 - Robinson Crusoe romanının yazarı İngiliz edebiyatçı Daniel De Fakto öldü.
24 Nisan 1948 - Ünlü Amerika'lı şarkısı Barbara Streisand doğdu.
24 Nisan 1988- İstanbul'da 4.8 şiddetinde deprem oldu.Can ve mal kaybı olmadı.
...
24 Nisan 1988 tarihi pazar gününe denk gelir. Bir gün önce Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramıydı.
26 yaşımdaydım ve İstanbu'a yerleşeli bir yıl olmuştu.
Hamileliğim boyunca her hafta yaptığımız gibi Büyükçekmece'de balık yemiş,sahilde dolaşmış, evimize dönmüştük.
Gece 12 gibi sancılarım başladı. Hastaneye doğru yola çıktığımızda eşimin karnını tuttuğunu fark ettim. Dokuz ay boyunca bendeki hamileliğin bütün belirtilerini gösteren eşim, şimdi de resmen sancı çekiyordu. Baktık arabayı kullanacak halde değil. Kuzenimi aradık. Eşi ile birlikte bize katıldılar. Arabada hiç çocuk görmemiş dört kişi hastaneye doğru yol alıyoruz. Benden daha heyecanlı diğer üç kişiye şakalar yapıyorum. 
Gece yarısından sonra hastaneye vardık.
Hamileliğimde doktorların erkek dedikleri bebek sevimli bir kız çocuğu olarak bize sürpriz yaptı.
Onu ilk kucağıma aldığımda bütün annelerin yaşadığı o inanılmaz mutluluk ve sahiplik duygusunu yaşadığımı hatırlıyorum.
Hastanede kaldığım gece 4.8 şiddetindeki depremi hissettiğimde kendimden ziyade bebek odasındaki kızım için korkmuştum. Sonra hemşireler bebeklerimizin iyi olduğunu söyledi.
..
Nasıl olsa erkek olacak diye 13 yaşındaki kuzenimin takacağı kız ismine evet demiştik. Sözümüzden dönmedik.
O sıralar çok az kişinin duyduğu Sahra ismini taktık kızımıza.
İsmi ile alakalı olsa gerek; Hep farklı bir çocuk oldu.Yaşından önce konuştu, yürüdü. Zamanından önce Okuma yazma öğrendi.
Hep başarılı uyumlu oldu.
Yıllar içinde anne-kız  çatışmasını en az düzeyde yaşadık. Empati duygusu o kadar gelişmişti ki ona bir şeyleri izah etmek için yorulmadım. Onun adına üzülmedim.
Biliyordum ki, o her zaman her şeyin üstesinden gelecek.
Sadece bir tek şeyde yanıldım.
"Hamilelikte bolca balık yerseniz çocukların göz problemi olmaz" tezine güvenerek hiç sevmediğim halde 9 ay balık yedim. Kızım 3 yaşından itibaren gözlük kullandı.
24 nisan 1988 tarihinde İstanbul'da 4.8 şiddetinde deprem oldu.
24 Nisan 1988 tarihinde ilk göz ağrım doğdu.
İyi ki hayatımdasın..
Doğum günün kutlu olsun.



22 Nisan 2010 Perşembe

TAKILDIM GİDİYORUM


Arkadaşım; " Takıntıları neden yazmıyorsun?" dedi.
İyi fikir olduğunu düşündüm. Çünkü çevremde takıntılı bir sürü insan tanıyorum."Kim bilir bilmediğim ne tür takıntılı insanlar vardır." diye araştırmaya başladım.
Tabi önce yakın çevremdekileri hatırlamaya çalıştım. Umarım bana kızmazlar..
Zaten ablamın haricinde kimsenin adını vermeyeceğim.
Ablam  kendini çok iyi bildiği için bana kızmayacaktır. Takıntıları konusunda onu eleştirdiğimizde " Ben deliyim uğraşmayın benimle" diyerek işin kolayına kaçıyor. Deliliği bir tarafa bırakın, tanıdığım en akıllı kadınlardan biridir kendisi. Sadece takıntılıdır.
Yıllar önce çocuklarımız küçüktü ve biz her yıl olduğu gibi ablamla aynı tarihte Sapanca'ya gitmiştik. Ablam gecenin bir yarısı ağlayarak  bizim odaya geldi."Galiba oğlum kuduz oldu, terlemiş ve ağzından salya akıtıyor" dedi. 5 yaşlarındaki yeğenimin yanına koştuk. Hakikatten biraz ateşi var gibiydi ama bütün gün bahçede koşturup terlediği için üşütmüş olabilirdi.
Ablama " Kuduz " olabileceğini nereden çıkarttığını sorduğumuzda verdiği cevap " Pes" dedirtecek cinstendi.
" Bahçemize bitişik olan amcamızın bahçesinde bir at var. Miskin hastalıklı olan at sürekli bizim duvardan bakıyor. Salyaları duvara gelmiştir. Ufuk'da duvara tırmanınca salyalarından kuduz mikrobu kapmıştır." 

Bir tanıdığım evine gelen misafirlerin ardından bütün her yeri çamaşır suyu ile siler dezenfekte ederdi.
Başka bir tanıdığım eve gelen bütün aile bireylerinin giysilerini kapının hemen girişindeki banyoda soyar, ev kıyafetlerini giydirdikten sonra salona alırdı.
Bir başka tanıdığım, sebze ve meyveleri sabunla yıkardı.
Bir başkası kapısının önünden kedi geçse, kedinin geçtiği yerleri yıkardı.
Arkadaşımın anlattığı başka biri çıplak elle tokalaşmıyor, eldivenle dolaşıyormuş.
...
Takıntılı ünlüler içinde en bilineni Müjdat Gezen'dir.
Simetri takıntısıyla bilinen tiyatrocu bir açılışta Bakanın kravatını düzeltmeye çalışmış. Semtinde bulunan cami minaresinin yamuk olduğunu fark edip, Eski Eserler Müdürlüğünü aramış. Birkaç gün sonra minareye iskele koyup düzeltmeye çalışmışlar.
Amerika'lı  ünlü aktris Cameron Diaz, evinin dışındaki kapı kollarına dokunmuyor, onları dirseğiyle açıyor,
" Başka insanların vücut salgılarına dokunmak istemiyorum" diyormuş.
Jesicca Alba yanında antibakteriyet sprey taşır, etrafındaki her yere sıkarmış.
..
Uzmanların dediğine göre her yüz kişiden 2 veya 3 kişi tedavi görecek kadar takıntılıymış. Hastalık 20'li yaşlarda çıkar ve kadınlarda erkeklere oranla daha sık görülürmüş.
Ve maalesef hiç bir takıntı tedavisiz iyileşemiyormuş.