20 Mart 2015 Cuma

GÜNEŞ TUTULMASIYLA SONA EREN SAVAŞ


Bugün güneş tutulması vardı fakat etrafımızda mantar gibi büyüyen binalardan gökyüzünü göremez olduğumuz için nerede tutuldu, kim tuttu göremedim.
Bir tarihçi adayından konuyla ilgili ne beklenir?
Tarihte güneş tutulması dolayısı ile sona eren bir savaş var. 
MÖ 585 yılında Perslerden önce İran'da hüküm sürmüş Medler ile Anadolu'da hüküm sürmüş Lidyalılar arasında Kızılırmak yakınlarında yavaş başlamış, bu esnada güneş tutulması gerçekleşince taraflar bunun ilahi bir işaret olduğunu düşünerek savaşı durdurmuşlar.
MÖ 585 yılında Anadolu'da yaşamış filozof Milet'li Thales ilk güneş tutulmasını doğru olarak tahmin etmiş. 
Ben bunları yazarken Vikipedi'ye bir göz attım. Tarihte güneş tutulmaları listesi diye bir başlık var. İlk tutulma MÖ 3735 Nisan olarak yazıyor. Astroloji , gök bilimi gibi şeyler ilgimi çekmediği için bilemeyeceğim ama MS 2000'lerde yaşıyoruz, geriye 3735 daha gidersek neredeyse 6000 yıl öncenin Nisan ayı nasıl hesaplanır bilen varsa beri gelsin. 
Birkaç gündür güneş tutulmasıyla ilgili felaket tellallığı yapanlara da Allah akıl fikir versin.  

13 Mart 2015 Cuma

ANASTASİA


700 Yıllarında Bizans İmparatoru II. justinianos kendisine karşı yapılan bir isyan sonucunda tahttan indirilmiş, burnu kesilerek Kırım'a sürgüne yollanmış. Sürgünde öldürüleceğinden şüphe eden ve tekrar tahta çıkma planları yapan burnu kesik imparator Bulgar Hanı Tervel'e kızını verme karşılığında yardımını istemiş.
O dönemlerde Bulgar Hanlığı oldukça güçlü.  İmparator Justinianos Tervel'in orduları ile İstanbul'u kuşatmış fakat, kuşatma uzayınca Bulgar askerleri arasında "neden Justinianos'a yardım ediyoruz" diye bir hoşnutsuzluk başlamış. Tervel askerlerine üzerlerindeki uğursuzluğu defetmek için hep birlikte boğaz'ın sularında yıkanmalarını söylemiş. Askerler sırasıyla boğazın sularında yıkanıp arınmışlar. Gök tanrı inancında olmamasına rağmen Justinianos da suya girmiş.  Manen rahatlayan askerler gece yarısı sessizce şehre girerek sarayı ele geçirmiş ve Justinianos'a tahtını geri vermişler.

Bizans imparatoru bu minnettarlığının karşılığı olarak Bulgar Hanı Tervel'e Bizans'ta en büyük unvan olan "Caesar" unvanı bahşetmiş.
Fakat bu minnettarlık uzun sürmemiş.
Tam bir Bizans oyunu yaparak 708 tarihinde donanmasını hazırlayarak Karadeniz kıyılarından Bulgarlara saldıracakken Tervel bu durumu öngörüp saldırıya geçmiş. Kesik burunlu imparator Justinianos canını zor kurtarmış. İstanbul'a perişan halde dönmüş ve Tervel'in peşinden geleceği endişesiyle beklerken Tervel bu durumdan yararlanmadığı gibi İmparatora  Kırım üzerine yapacağı  sefere yardım için 3000 Bulgar asker göndermiş.
711 Yılında bir darbe sonucu öldürülen Bizans imparatorunun yerine Phillippikos geçince Bulgar Hanı Tervel Justinianos'un İntikamcısı olarak için Bizans'a savaş açmış.
...
Balkan tarihi dersimden anlattığım bu olaylarda aklıma ilk gelen şu oldu;
İmparator Justinianos'un kızı Anastasia çok mu güzeldi, Tervel Anastasia'yı bu kadar çok mu sevdi. Yoksa Tervel Türklerin gözü pek ve dürüstlüğüne güzel bir örnek miydi? Ya da Bizans'tan alacağı yüksek vergileri kaybetmek mi istemedi?
Ben Anastasia demek istiyorum. 
Aşk her zaman  seçeneklerin en iyisi değil midir?

12 Mart 2015 Perşembe

YORUM YAPMA MERAKIMIZ VE BAŞKALARI ADINA UTANMAK


Gazeteleri internet üzerinden takip ediyorum. İnternet'ten bir şeyleri takip etmek güzel de yorumları okuma alışkanlığınız da varsa vay halinize.
Orta halli bir haberin veya yazının altındaki okuyucu yorumlarından yola çıkacak olursak, sanki Türkiye'de kimse kimseyle görüşmüyor, herkes birbirinin gözünü oyuyor, hakaretler saldırılar havada uçuşuyor.   
En kibar ifade edilenler şeref yoksunluğu ile başlayıp, bütün sülalenin soy ağacına kadar küfür ortalarda dolaşıyor. 
Bunların başka işi mi yok, dertleri ne, kavgaları kime?
Bazı okuyucu yorumlarında birbirlerini başka yazıların yorumlarından tanıyan kişiler: "Sen falanca kişiye de böyle demiştin." diye azarlıyorlar.
Acaba sabah kuşağında kadın programlarına gelen seyirci kitlesi gibi yorumcu kitlesi mi var diye düşünmeden edemiyorum. Başka türlüsü nasıl açıklanabilir?
Bu kadar okumayı yazmayı seven biri olarak bir kez bile yorum yapmak aklıma gelmediğine göre anormallik bende mi dersiniz?

Suudi kralının ölümü üzerine bir resim paylaşmış biri, altındaki yorumlar 2400 tane.
İspanya'dan bir haberde evini satılığa çıkartan dul bir kadın evi alan kişinin kendisiyle evlenmesi şartı koşmuş, tasası bize düşmüş.
Buyurun size  yorum: "Çocuklu bir kadınla ne evlenirim ne de flört ederim. Çocuklu kadın benim için kadın değildir."
Kadın da sanki buna yalvarıyor. Kaldı ki evini alacak Türk birini istemiyor, İspanya'da ilan vermiş.
Beşiktaş Clup Brugge maçı haberlerinin yorumlarından bir iki tanesi:
"Olcay'ı gören var mı?"
"Maç sanki çok önemli. Bu memleketin daha önemli sorunları var."
"Bu kadro fark yer, buraya yazıyorum."
Bu son yorum bu yorumu yapanın akli melekeleri konusunda insanı şüpheye düşürür nitelikte. Hava durumu için yapılan haberin altında aynen şöyle bir yazı vardı.
"Hahh hahh haahh... Türkler de Peşmerge olacak. Nereden nereye Allahım..."
...
Gerçekten nereden nereye...
Siz hiç başkaları adına utandınız mı. Ben son zamanlarda fazlasıyla utanıyorum da...

23 Şubat 2015 Pazartesi

TÜRK - ALMAN - İNGİLİZ


"Türk gibi başla, Alman gibi sürdür, İngiliz gibi bitir" diye bir söz vardır.
Blog yazmadıkça, yazmak isteyip elim gitmedikçe hep bu söz aklıma geliyor. Oysa ilk başladığım yıllarda ne de hevesliydim. Kimin okuduğu, kimin takip ettiği değildi düşüncem. "Yazayım yeter" diye düşünüyordum. Sonra kimlerin okuduğunu merak eder oldum, kimler okuyup ne düşünüyor?
Derken yazılarımı okumasını istemediğim insanlar olduğunu fark ettim. Bir heves yazacağım şeylerin isteği azaldı içimde. 
Elimin altındaki not defterimde Blog başlığı altında bir sürü yazılar yazmışım fakat buraya geçirmek nasip olmamış. 
Tam güzel bir şeyler niyetleniyorum; biraz komik eğlenceli şeyler. Hayvan desen onlara hakaret olacak biri gencecik bir kızı katlediyor, ardından anasının kuzusu bir delikanlı hayatının baharında öldürülüyor, ardından başka bir yerde bizi temsil edenler birbirlerini hırpalıyorlar.
Bağırış çağırış, nefret, kavga, dövüş, kin...
Ben bu Blogda neşeli şeyleri yazmaya niyetli oldum her zaman. 
Şimdi neşeli bir şey yazsam olmayacak, diğer yazıları da herkes yazıyor zaten, böyle bir misyonum da niyetim de yok. 
Ne yapayım bilemedim.
...

20 Ocak 2015 Salı

NEFRETİN GÖZLERİ


"İnsanı akıllı yapan tek şey nefrettir" demiş Albert Camus.
Başka bir Albert; Albert Einstein, "Yolculuk etmekten hoşlanıyorum ama varmaktan nefret ediyorum" demiş.
 Adolf Hitler ise "Nefret, antipatiden daha süreklidir." demiş.


Nefret sadece gözlerle ifade edilebilir mi?
Joseph Goebbels 1933 yılında Cenevre'de bir konferanstayken Life dergisi fotoğrafçısı Alfred Eisenstaedt yanına yaklaşıp  fotoğrafını çekiyor. İlk fotoğrafın ardından Joseph Goebbels Fotoğrafçının Yahudi olduğunu öğreniyor. Bu arada fotoğrafçı ikinci fotoğrafı çekmiş bulunuyor ve nefret gözlerde kendini gösteriyor.


Peki Joseph Goebbels kimdir? Bilmeyenler ve unutanlar için hatırlatalım:
1933 yılından itibaren Nazilere propaganda bakanlığı yapmış bir Almandı.
6 Çocuğunun adı da "H" harfi ile başlıyordu. Bunun sebebi Hitler'e olan sevgisiydi.
Nazi Almanyası onun kampanyaları ve propagandaları sayesinde kitleleri peşinden koşturmuştu.

*Kitleler aklını yitirmiş bir sarhoşluk içinde, böyle devam etmeli.
* Yalan söyleyin, mutlaka inanan çıkacaktır.
* Hatalı olduğunu ve yanlış yaptığını asla kabul etme.
* Asla kabahati üstlenme.
* Sadece bir rakibine odaklan, kötü giden her şeyin suçunu onun üzerine yık.
* Bir şeyi ne kadar uzun süre tekrarlarsanız insanlar ona o kadar fazla inanır. Hristiyanlığın bu kadar etkili olmasının sebebi 2000 yıldır aynı şeyi söylüyor olması.

1945 tarihinde Ruslar Berlin'e girdiğinde Hitler kendisinden Berlin'i terk etmesini istemiş. Joseph Goebbels ilk kez onun sözünü dinlememiş.
Führer'in (Hitler) olmadığı bir dünyada yaşamanın bir anlamı olmayacağını söyleyerek eşi ve 6 Çocuğu ile birlikte zehir içerek hayatına son vermiş. 
Joseph goebbels kendi yaptığı propagandalara yalan bile olsa  o kadar inanmış ki eşini ve altı çocuğunu bu uğurda feda etmiş. 
Ondan geriye nefretle bakan gözler ve "İnsanların beyin tembelliğini gördükçe her istediğimizi yapabileceğimizi anladık" sözü kalmış.
...
Bu arada nefretle bakılan gözlerin sahibi fotoğrafçıyı tanıyoruz aslında. 
1945 yılında Times meydanında savaşın bitmesini kutlayan Amerikalı denizcinin bir hemşireyi öperken çekilmiş resmi onun eseridir.
...
Nefretlerimizin yolculuklara varmakla sınırlı olması dileği ile...






11 Ocak 2015 Pazar

SCHRÖDİNGER'İN KEDİSİ


Bir kaç yıldır yaptığım gibi kırmızı Moleskine'mi  kullanmaya başlamadan önce geçen yıl not ettiğim ve bu yıla kalan notlarımı  deftere geçirirken yukarıda başlıktaki yazıya rastladım. Yanına "Araştır" diye not düşmüşüm. Araştırsam ne işe yarayacak, kiminle paylaşacağım? Paylaşsam bana ne yararı olacak, tali konuları beynime dolduruyorum, sonra da kızlarımın isimlerini karıştırıyor, bir sürü şeyi unutuyorum. Yine de merak senin adın kadındır.
Önce bilici başı büyük kızımı aradım.
-Schrödinger'in Kedisini biliyor musun?
-Bu çok bilinen bir şeydir annecim.... Şöyle ki...
Yanlış kişiye sordum kesin. Bilmeseydi ne güzel hava atacaktım. 
Beyefendiye mesaj çektim. 
Biliyor da beni mahcup etmemek için sessizlik hakkını mı kullanıyor acaba?

Benim gibi bilmeyenler için anladığım kadarıyla açıklayayım:
Deneyde kapalı bir kutunun içinde bir düzenek ve bir kedi var. Düzeneğin içinde bozulma ihtimali %50 olan bir parçacık ve bu parçacığın bozulması halinde ortama yayılacak zehirli gaz var. Parçacığın bozulup bozulmayacağı önceden kestirilmiyor ve olasılık %50. 
Gözlem yapılmadan önce kutunun içinde ne vardı ve kedi gözlemden önce sağ mıydı yoksa ölü müydü? Kuantum fiziğine göre hem ölü hem de sağ. 
Deneyin paradoks olarak tanımlanmasının nedeni deneyin sonucu değil gözlenemeyen deney aşamasıymış.
Şimdi anlayan varsa beri gelsin. 
Avusturya'lı fizikçi Ervin Schrödinger (muhtemelen kedi besliyordu) bir kuram ortaya atmış, Paraların üzerine resmi basılmış, okuduğu lisede bulduğu dalga denkleminin kabartması bulunuyormuş. Adını Google yazdığınızda ikinci sırada kedisi çıkıyor.
Hani kedi? 
Bu hayvanların bizden çektiği nedir? Hem onlardan yararlanıyoruz hem de haklarını teslim etmiyoruz.
Pavlov'un köpeği, Schrödinger'in kedisi, Montaigne'nin kedisi, uzaya giden maymunlar, deneylerde kullanılan tavşanlar.. 
Şayet bir paralel evren varsa ve orada hayvanlarla yer değiştirmiş olarak yaşıyorsak vay halimize...



4 Ocak 2015 Pazar

ALTI GÜNDE ÜÇ ÜLKE - BELÇİKA


İki arkadaş Hollanda'dan döndüğümüzde Düsseldorf tren istasyonunda mercimek bizi bekliyordu. Eve gidip hemen yattık, çünkü ertesi gün mercimek ve arkadaşı Gizem de bize katılacak ve Belçika'ya gideceğiz.
Sabah erkenden kalktık. Bu sefer tren değil otobüsle gideceğiz Brüksel'e. 
Düsseldorf - Brüksel arası otobüsle 2,5 saat. Gidiş - Dönüş 28 Euro.
Güzel bir şans eseri iki katlı otobüsün üst katında ve en önde oturuyoruz. Kızlar koltuklarına oturmadan otobüs'ün Wi-Fi şifresini istediler bir iki mesajdan sonra hemen uyudular. Biz iki arkadaş çevreyi seyrediyoruz. Hava biraz yağmurlu ama şansımıza kar yok. Almanya'dan Belçika'ya geçerken sınırı yolların bozulmasından anlayabilirsiniz dedi kızım. Hakikatten Belçika yolları Almanya yollarından daha bozuk. Ama aklınıza çok bozuk bir yol gelmesin. AB ülkesi standartlarına göre bozuk. Yoksa bizim tem yolundan daha iyi. 

Biz hep cennet vatanımız, yeşil vatanımız diyoruz ya. Tamam vatanımız cennet fakat başkalarının vatanı da o kadar kötü değil. Her taraf yemyeşil, alabildiğine uzanan yeşillikler ve ormanlar var. 
Brüksel devasa tarihi binaların olduğu bir şehir. Avrupa Parlamentosu, NATO Merkez Karargahı, AB Komisyonu gibi merkezlerin burada olması dolayısı ile bende gri görünüşü  bir şehir izlenimi uyandırdı.

Otel odamız Amsterdam'da kaldığımız odadan sonra saray gibi geldi. 4 Kişilik odada 5 yatak vardı ve kocaman bir odaydı. Özellikle  pencerelerin baktığı meydanda ikinci el pazarı ve antika pazarı kurulmuştu. Bu odayı almamızda otelde çalışan ve uzun yıllardır burada yaşayan bir Türk'e rastlamamızın etkisi de oldu tabi. (Yaşasın! her yerde Türk. Hatta ertesi gün Brüksel'de gezerken köpeğini dolaştıran bir kadına İngilizce yol sorduk, kadın Türk çıktı. Yol kenarında kadınla uzun uzun sohbet ettik.) 

Brüksel'deki gezimizin asıl amacı Brugge'e gitmek olduğu için otelde hiç oyalanmadan bir trene atlayıp Brüksel'e 45 dakikalık mesafedeki Brugge'e gittik.
Brugge Avrupanın günümüze kadar gelebilmiş en önemli "Ortaçağ" kentlerinden biri. Kent ortaçağ'dan itibaren boyutlarından dışarıya hiç taşmamış. İkinci Dünya Savaşında tahrip olmamış. 

Bir masal kenti düşünün. İşte Brugge tıpkı böyle bir yer. Hani bir kente aşık olmak gibi klişe bir söz vardır ya! İşte ben bu kente aşık oldum. 
Şehrin içinde tıpkı Hollanda'da Venedik'te olduğu gibi kanallar var. Binalar minik, sevimli ve büyüleyici.

Buraya Sevgilinizi alıp gelmeniz lazım. Burada Roman yazmanız lazım. Buranın sokaklarında dolaşıp sessizliği hissetmeniz, sadece o anı yaşamanız lazım.
Sevimli bir restoranda yemeğimizi yedik, çikolata dükkanlarında kendimizi kaybettik, yılbaşı dolayısı ile ışıl ışıl süslenmiş vitrinleri seyrettik.
( Bu arada döndüğümde buradan o kadar bahsettim ki Beyefendi heveslendi. En kısa zamanda birlikte gideceğiz.)

Kızlar bir süre sonra Brüksel'e dönmek istediler. Onlar döndükten sonra biz gezimize devam ettik. Markt Meydanı etrafındaki restoranlardan birinde oturup biramızı içip meydanda gelip geçenleri seyrettik. 

Saat 8'de kalkacak trenle Brüksel'e döndük. 
Ertesi gün Brüksel gezimiz için Günlük bilet alarak bütün toplu taşıma araçlarını kullandık ve şehrin altını üstüne getirdik. Brüksel'de gezilecek yer önerilerim şunlar:

Grand Place ( Belediye Binası, Şehir Müzesi gibi yerlerin bulunduğu meydan.)
Rue Neuve ( Ünlü markaların bulunduğu  alışveriş sokağı.)
Coudenberg ( Coudenberg sarayı ve kalenin bulunduğu tepe.) ( Biz gittiğimizde saray restore ediliyordu.)
Kraliyet Sarayı
The National Bazilika

Gece geç vakit otobüsle Düsseldorf'a döndük.
Ertesi gün Mercimek bizi Köln'e götürdü. Noel dolayısı ile her taraf kapalıydı, sadece kiliseler ve katedraller hariç. Burada şehrin her yerinden görünen ve 1248 yılında yapımına başlanan katedrali gördük. Gerçekten şimdiye kadar gördüğüm katedraller içerisinde en büyüğü Köln Katedraliydi diyebilirim. Zaten dünyanın 3. büyük katedraliymiş. ( Birincisi Chartres katedrali- Fransa, ikincisi Floransa katedrali. Ben bu katedrali görmüştüm fakat aklımda daha küçük kalmış. )

Sonunda dönüş saati yaklaştı hasretlik şimdiden çöktü. 1.5 ay sonra kavuşacağımız tesellisiyle üzüntümü belli etmedim. Havaalanında birbirimize el salladık ve 6 günlük küçük Avrupa turunun sonuna geldik.

Not: Bu arada Manneken Pis (işeyen çocuk heykeli)'i aradık. Bir türlü bulamadık. Sonra da hem soğuk, hem de yorgunluktan dolayı aramaktan vazgeçtik.  


3 Ocak 2015 Cumartesi

6 GÜNDE ÜÇ ÜLKE - HOLLANDA


Kızımı ziyarete Düsseldorf'a gitmiştik. Hızlandırılmış bir geziyle Düsseldorf'u tamamladıktan sonra ertesi gün trenle Hollanda - Amsterdam'a gideceğiz. Mercimeğim yakın bir zamanda okulla buraya gittiği için bize katılmadı ama bizim adımıza biletleri önceden almış. Düsseldorf - Amsterdam arası hızlı tren ile yaklaşık 2.5 saat. Tren fiyatları  gidiş - dönüş 40 Euro.        
Trende dört kişilik, ortasında masa olan yerde gençten bir çocuk oturuyor, biz kendi aramızda Türkçe konuşunca dönüp baktı. Türk olduğunu anlayınca izin isteyip karşısına oturduk. Efendi saygılı, Almanya'da doğup büyümüş üniversiteli gençle muhabbet ettik zaman çabucak geçti. Bu arada sınır falan olmadığı için Almanya'dan Hollanda'ya geçtiğimizi evlerin değişikliğinden ve kanallardan anladık. Genç çocuk bize "bazen sınır polisi trende dolaşır ve pasaport sorabilir ama çok sık olmuyor." derken sınır polisi bulunduğumuz  vagona girerek son derece kibar bir halde pasaport kontrolü yapacağını söyledi. AB vatandaşları sadece biletlerini ve kimliklerini gösterirken bizim gibi bir kaç turist pasaportlarımızı gösterdik. Polis bir pasaporta bir de bana baktı, pasaport resmime benzetemedi mi bilemeyeceğim, elindeki optik cihazıyla resmi inceledi, sağına soluna baktı. Utanmasa dişleyip ayarını ölçecek. Neyse geri verdi.

Amsterdam'a indiğimizde soğuğa rağmen müthiş bir kalabalıkla karşılaştık. Tren istasyonu şehrin neredeyse tam göbeğinde Noel tatili olduğu için meydanlar cıvıl cıvıl. Bu arada tarih okuduğum için ilk izlenimim 1600- 1700 yılından kalma binalar, kiliseler, katedraller... Sonra bisikletler.. 

Kalacağımız otel Dam meydanına çok yakın olması gerekiyor. Önce meydanı bulup sonra otelimize varıyoruz. Otelin resepsiyonuna çıkmak için yapılan merdivenler daracık ve dik. Mobilyaları, beyaz eşyayı ve yatakları bu merdivenlerden çıkartmak zor değil, imkansız. Sanırım camdan içeriye sokmuşlar diye yorum yaptık. 
Çekinlerimizi yaptırdıktan sonra dinlenmek için odamıza çekiliyoruz ki o da ne! Odada cam yok. Oda minicik.. Tamam merdivenlerden anlamıştık odanın küçük olabileceğini ama booking.com'da balkonlu odalar görünüyordu. Sonra kafamızı kaldırdığımızda tavana yakın bir yerde bizim banyo pencereleri gibi iki pencere gördük. Hiç yerleşmeden resepsiyona geri döndük.
Filiz'le ikimizin ingilizcesini birleştirirsen orta halli bir ingilizce anca eder fakat o odada kalamayacağımızı rezervasyon yaptırırken balkonlu odalar gördüğümüzü, balkon istediğimizi söyledik. Kız baktı bize odayı veremeyecek bir kaç dakika beklettikten sonra yeni odamızın anahtarını verdi. Yerleştiğimiz odadan aşağıda resimdeki manzara görünüyor. Israr ettiğimiz için isabet etmişiz.

Amsterdam'a gelip kanal turu yapmadan olmaz. Bir saat süren tura katılıp kanallar arasında dolaşıyoruz. Evlere hayranlıkla bakıyoruz. Tarihlerini koruyan bu insanlara hayranlık duymamak elde değil. Bu arada sadece bir yerde inşaata rastlıyoruz. Bizdeki müteahhitler olsa kanala bakan bu evleri yıkar apartmanlar dikerlerdi kesin. Kanal turunda botun içinde Almanca- Felemenkçe - İngilizce etraftaki binalar ve kanal hakkında bilgi veriliyor. Hollandanın en dar evi dikkatimizi çekiyor. Dışarıya bakan tek bir camı var ve iki bina arasına sıkışmış.

Amsterdam bir bisikletler şehri. Kadın erkek, genç, yaşlı, çalışan, çalışmayan herkes bisiklete biniyor. Son derece şık giyinmiş, kadınlar ve erkekler ellerinde evrak çantaları, bilgisayar çantaları,bisikletle işlerine gidiyorlar. Trafik sorunu bisiklet ve toplu taşıma araçlarıyla çözülmüş. İki gün boyunca bir kez klakson sesine rastladım. O da bisiklet ziliydi ve maalesef ben binalara hayran hayran bakarken bisiklet yoluna çıktığım için, bir hanım benden dolayı zili çaldı. 

Gece Dam meydanında bizde taksim meydanında olan konserler gibi bir konser vardı. Buranın ünlü şarkıcıları olduğunu düşündüğüm iki erkek iki bayan sırayla şarkılar söylediler. Şarkılar ağırlıklı olarak dini içerikliydi. Arada Cesus (İsa) nakaratlarından anladım.  

Çiçek pazarında gezerken Mazhar Alanson'un "sana sarı laleler aldım çiçek pazarından." şarkısını mırıldandık fakat lalelere bakmakla yetindik. Geçen yıl büyük kızım lale soğanı almıştı buradan fakat ben onu ekene kadar çürütmüştüm. Tekrar uğraşmayayım. 
Amsterdam'da iki gün boyunca yürüdük, yürüdük. 
yemek için önerilen bazı yerleri defterime not etmiş olmama rağmen meydana bakan sokakta Simit Sarayı'nı görünce tercihimiz belli oldu. Fakat "Patat" denilen patates kızartmasını yemeden olmazdı. 

Maalesef Noel dolayısı ile bir çok yer kapalı olduğu için istediğim müzelere giremedik. Alışverişi düşünmediğimiz için dükkanların kapalı olması neşemizi kaçırmadı. 
Öneri olarak söylemek gerekirse:
Amsterdam Kanal Turu
Rembrand Square 
Çiçek pazarı
Van Gogh Müzesi
Nine Litte Streeets
Spui Meydanı
Dam Meydanı
Amsterdam'ın ara sokaklarında birbirinden güzel evleri görmek, kanallar arasındaki köprülerde resimler çektirmek.


30 Aralık 2014 Salı

ALTI GÜNDE ÜÇ ÜLKE - ALMANYA


Erasmus programıyla Almanya Düsseldorf'ta olan kızımı Eylül'den beri görmüyordum. Özlem tavan yapmıştı, facetime ile görüşmelerimiz yetersiz kalıyordu derken Beyefendi güzel bir jest yaparak "Hadi seni kızına yollayalım." dediğinde ikiletmedim. Birden kendimi süresi geçmiş pasaportumu yenilerken ve bilet telaşında buldum. Sevgili arkadaşım Filiz de planıma dahil olunca telaşın bir kısmını o yüklendi. 
21 Aralık günü sabah erkenden Yeşilköy Havaalanında bulduk kendimizi. Ağzımız kulaklarımızda. Havanın soğukluğunu hissetmiyoruz bile. 

Son yıllarda iyice çoğalan  Lounge'lerden birinde uçak saatimizin gelmesini bekledik. Rötar yok, uçaktayız. Filiz film izlemeye başladı, ben döndükten bir gün sonra finallere gireceğim için ders notlarımı çalışmaya başladım. 
Düsseldorf  havaalanında mercimeğim ağzı kulaklarında bekliyor bizi. Bendeki mutluluk tavan yapmış.
Hasret giderme sona erdiğinde kırk yıllık Almanyalı gibi bizi toparladı iki ayrı tren yolculuğu ile evine götürdü. 

İKEA reklamlarından çıkmış gibi küçücük sevimli bir bir stüdyo daire. Hemen yayıldık, dinlendik ve şehri gezmeye çıktık. 
Noel dolayısı ile Alstadt meydanı tıklım tıklım dolu. Minik ahşap dükkanlarda yiyecek içecek, hediyelik eşyalar satılıyor. O kadar kalabalık ki satış yerlerine yaklaşmak bile zaman alıyor. Sıcak şarap içilen yerlerin önü daha bir yoğun. Sıra sıra dizilmiş barlar ve restoranlardan dolayı Düsseldorf için dünyanın en uzun bar tezgahı deniliyormuş.  Hemen aklımdan şöyle bir şey geçiyor:

Bu kadar kalabalıkta insanlar alkol alıyorlar ve hiç bir taşkınlık, taciz yok. Hayret! Sonra bu kadar bira içen insanlar ertesi gün nasıl çalışıyorlar? Almanya nasıl oluyor da AB ülkeleri arasında en iyi durumda olan ülke, nasıl oluyor da hiç dış borçları olmadığı gibi dışarıya borç verebiliyor, bunu da gururla bilbordlara yazıyorlar?
Angela Merkel bunu nasıl başarmış, nasıl oluyor da ilk eşi  Ulrich Merkel'den boşandıktan sonra ikinci evliliğini yaptığı Kimya Profösürü Joachim Sauer'in soyadını kullanmıyor. Hem ikinci eş bu duruma bozulmuyor mu?
Neyse konumuza dönelim.

Çok açız fakat yeniliğe aç olmadığımız için bildiğimiz bir şey yemek istiyoruz. En azından içerisinde domuz eti olmadığına emin olalım.
Mc Donalds...
Düsseldorf Ren nehri kıyısında kurulmuş bir fuar kenti.  Düssel deresi kente adını vermiş. 
Gri bir şehir beklerken yeşillikler içinde bir şehirle karşılaşmak güzel bir sürpriz oldu. 

İstanbul'dan gelen biri buranın trafiğini taşra trafiğine benzetebilir. Işıklarda bekleyen arabalar o kadar azdı ki hayret ettik. Sonra gezdiğimiz yerlerde tren ve metro ağlarını gördükçe araba kullanmanın anlamsız olduğunu fark ettik. Tam kapının önünden tıkış tıkış olmayan bir toplu taşıma aracına biniyorsanız neden arabanızı kullanasınız ki?

Burada Smart denilen iki kişilik otomobilin çok olması dikkatimi çekmişti. Sonra araştırdığımda ülkede en çok Smart kullanan şehir Düsseldorf'muş.
Biz neredeyse bir günde Düsseldorf'u bitirdik, eve dönüp dinlendik.
Yarın Hollanda-Amsterdam.
Hadi hayırlısı.


7 Aralık 2014 Pazar

OSMANLICA


Osmanlıca kursunda çektirdiğim bir resmin altına "Osmanlıca Kursunda" diye yazdım, paylaştım. Arkadaşlarımın bir kısmı resmim için bir önceki yazımda bahsettiğim gibi kendilerini iltifat etmekle yükümlü hissetmişler; "Ne kadar genç çıkmışsın, Çok güzelsin gibi" iltifatlar etmiş, bir kısmı "Like" yapmış. Bir arkadaşım da: "İleriye arkadaşım hep ileriye." diyerek Osmanlıca Kursuna gitmemi gericilik olarak yorumlamış.
Aslında birilerine izah edecek yaşı çoktan geçmiş olmama rağmen Tarih okuduğumdan dolayı Osmanlıca'da zorlandığımı ve bu yüzden kursa gittiğimi yazdım resmin altına.
Oysa "ileri" diyen arkadaşıma "geçmişe bakmadan ileriye gidilemeyeceğini" söylemem gerekirdi. Beceremedim.
Son bir kaç gündür Osmanlıca tartışmalarına baktığımda yorum yapanların kendi hayat felsefeleri doğrultusunda keskin yorumlar yaptığını görüyorum.
Eskiden yazılarını kaçırmadığım, kitaplarının kütüphanemde olmasından mutlu olduğum bazı gazeteci yazarlar Osmanlıca öğrenmeyi neredeyse bağnazlıkla bir tutuyorlar.

Hiç düşündük mü acaba bir asır  önceki kitaplarını okuyamayan kaç ülke var? İngilizce, Fransızca, Almanca, İtalyanca, Japonca öğreniyoruz da gururla bahsettiğimiz 600 yıllık Osmanlı'nın torunları olarak neden o dili öğrenmek istemeyelim ki. İngilizcesi normalin biraz üzerinde olanlar 500 yıllık Shakespeare eserini okuyabiliyorken 100 yıl önceki bir yazıyı okuyamıyor olmak iyi bir şey mi?
Ne işimize yarayacak? diyebiliriz.
Hadi itiraf edelim işimize yaramayacak o kadar çok şey öğreniyoruz ki?
Lisede öğrendiğimiz Fizik kurallarına, kimyasal simgelere gerçek hayatta ne kadar ihtiyacımız var. Şayet fizikçi ve kimyacı değilsek. Evimizde şarap yapmayacaksak, çaydanlığın buharı elimizi yaktığında buharlaşmayı hatırlayıp:" Sıcaklığın artması buharlaşmayı hızlandırır." gibi bir düşünce içinde mi oluruz. 
Zorunlu hale getirilmeden Orta öğretimlerde Osmanlıca dersi verilse kime zararı var. 

Üzerinde hat sanatı ile yazılmış bir tablo gördüğümüzde Allah'ın adının yazıldığı bir tablo olduğunu düşünürüz hemen, Ya da bir ayet veya  bir hadis. Aslında o yazıda hiç ilgisi olmayan bir isim yazabilir. Hatta "bu tablonun sahibi pek akıllı sayılmaz, bilmediği bir dili sırf güzel yazıldı diye duvarına asmış." yazsa nereden haberimiz olacak.
Osmanlıca güzel bir dil. 
Benim gibi yarım asrı devirmiş biri bile yavaş yavaş okumaya başladıysa zor da sayılmaz. 
Her şeye muhalefet olmayı;
Her şeyi dayatmayı bir kenara bırakabilsek ne güzel olmaz mıydı?