20 Ocak 2015 Salı

NEFRETİN GÖZLERİ


"İnsanı akıllı yapan tek şey nefrettir" demiş Albert Camus.
Başka bir Albert; Albert Einstein, "Yolculuk etmekten hoşlanıyorum ama varmaktan nefret ediyorum" demiş.
 Adolf Hitler ise "Nefret, antipatiden daha süreklidir." demiş.


Nefret sadece gözlerle ifade edilebilir mi?
Joseph Goebbels 1933 yılında Cenevre'de bir konferanstayken Life dergisi fotoğrafçısı Alfred Eisenstaedt yanına yaklaşıp  fotoğrafını çekiyor. İlk fotoğrafın ardından Joseph Goebbels Fotoğrafçının Yahudi olduğunu öğreniyor. Bu arada fotoğrafçı ikinci fotoğrafı çekmiş bulunuyor ve nefret gözlerde kendini gösteriyor.


Peki Joseph Goebbels kimdir? Bilmeyenler ve unutanlar için hatırlatalım:
1933 yılından itibaren Nazilere propaganda bakanlığı yapmış bir Almandı.
6 Çocuğunun adı da "H" harfi ile başlıyordu. Bunun sebebi Hitler'e olan sevgisiydi.
Nazi Almanyası onun kampanyaları ve propagandaları sayesinde kitleleri peşinden koşturmuştu.

*Kitleler aklını yitirmiş bir sarhoşluk içinde, böyle devam etmeli.
* Yalan söyleyin, mutlaka inanan çıkacaktır.
* Hatalı olduğunu ve yanlış yaptığını asla kabul etme.
* Asla kabahati üstlenme.
* Sadece bir rakibine odaklan, kötü giden her şeyin suçunu onun üzerine yık.
* Bir şeyi ne kadar uzun süre tekrarlarsanız insanlar ona o kadar fazla inanır. Hristiyanlığın bu kadar etkili olmasının sebebi 2000 yıldır aynı şeyi söylüyor olması.

1945 tarihinde Ruslar Berlin'e girdiğinde Hitler kendisinden Berlin'i terk etmesini istemiş. Joseph Goebbels ilk kez onun sözünü dinlememiş.
Führer'in (Hitler) olmadığı bir dünyada yaşamanın bir anlamı olmayacağını söyleyerek eşi ve 6 Çocuğu ile birlikte zehir içerek hayatına son vermiş. 
Joseph goebbels kendi yaptığı propagandalara yalan bile olsa  o kadar inanmış ki eşini ve altı çocuğunu bu uğurda feda etmiş. 
Ondan geriye nefretle bakan gözler ve "İnsanların beyin tembelliğini gördükçe her istediğimizi yapabileceğimizi anladık" sözü kalmış.
...
Bu arada nefretle bakılan gözlerin sahibi fotoğrafçıyı tanıyoruz aslında. 
1945 yılında Times meydanında savaşın bitmesini kutlayan Amerikalı denizcinin bir hemşireyi öperken çekilmiş resmi onun eseridir.
...
Nefretlerimizin yolculuklara varmakla sınırlı olması dileği ile...






11 Ocak 2015 Pazar

SCHRÖDİNGER'İN KEDİSİ


Bir kaç yıldır yaptığım gibi kırmızı Moleskine'mi  kullanmaya başlamadan önce geçen yıl not ettiğim ve bu yıla kalan notlarımı  deftere geçirirken yukarıda başlıktaki yazıya rastladım. Yanına "Araştır" diye not düşmüşüm. Araştırsam ne işe yarayacak, kiminle paylaşacağım? Paylaşsam bana ne yararı olacak, tali konuları beynime dolduruyorum, sonra da kızlarımın isimlerini karıştırıyor, bir sürü şeyi unutuyorum. Yine de merak senin adın kadındır.
Önce bilici başı büyük kızımı aradım.
-Schrödinger'in Kedisini biliyor musun?
-Bu çok bilinen bir şeydir annecim.... Şöyle ki...
Yanlış kişiye sordum kesin. Bilmeseydi ne güzel hava atacaktım. 
Beyefendiye mesaj çektim. 
Biliyor da beni mahcup etmemek için sessizlik hakkını mı kullanıyor acaba?

Benim gibi bilmeyenler için anladığım kadarıyla açıklayayım:
Deneyde kapalı bir kutunun içinde bir düzenek ve bir kedi var. Düzeneğin içinde bozulma ihtimali %50 olan bir parçacık ve bu parçacığın bozulması halinde ortama yayılacak zehirli gaz var. Parçacığın bozulup bozulmayacağı önceden kestirilmiyor ve olasılık %50. 
Gözlem yapılmadan önce kutunun içinde ne vardı ve kedi gözlemden önce sağ mıydı yoksa ölü müydü? Kuantum fiziğine göre hem ölü hem de sağ. 
Deneyin paradoks olarak tanımlanmasının nedeni deneyin sonucu değil gözlenemeyen deney aşamasıymış.
Şimdi anlayan varsa beri gelsin. 
Avusturya'lı fizikçi Ervin Schrödinger (muhtemelen kedi besliyordu) bir kuram ortaya atmış, Paraların üzerine resmi basılmış, okuduğu lisede bulduğu dalga denkleminin kabartması bulunuyormuş. Adını Google yazdığınızda ikinci sırada kedisi çıkıyor.
Hani kedi? 
Bu hayvanların bizden çektiği nedir? Hem onlardan yararlanıyoruz hem de haklarını teslim etmiyoruz.
Pavlov'un köpeği, Schrödinger'in kedisi, Montaigne'nin kedisi, uzaya giden maymunlar, deneylerde kullanılan tavşanlar.. 
Şayet bir paralel evren varsa ve orada hayvanlarla yer değiştirmiş olarak yaşıyorsak vay halimize...



4 Ocak 2015 Pazar

ALTI GÜNDE ÜÇ ÜLKE - BELÇİKA


İki arkadaş Hollanda'dan döndüğümüzde Düsseldorf tren istasyonunda mercimek bizi bekliyordu. Eve gidip hemen yattık, çünkü ertesi gün mercimek ve arkadaşı Gizem de bize katılacak ve Belçika'ya gideceğiz.
Sabah erkenden kalktık. Bu sefer tren değil otobüsle gideceğiz Brüksel'e. 
Düsseldorf - Brüksel arası otobüsle 2,5 saat. Gidiş - Dönüş 28 Euro.
Güzel bir şans eseri iki katlı otobüsün üst katında ve en önde oturuyoruz. Kızlar koltuklarına oturmadan otobüs'ün Wi-Fi şifresini istediler bir iki mesajdan sonra hemen uyudular. Biz iki arkadaş çevreyi seyrediyoruz. Hava biraz yağmurlu ama şansımıza kar yok. Almanya'dan Belçika'ya geçerken sınırı yolların bozulmasından anlayabilirsiniz dedi kızım. Hakikatten Belçika yolları Almanya yollarından daha bozuk. Ama aklınıza çok bozuk bir yol gelmesin. AB ülkesi standartlarına göre bozuk. Yoksa bizim tem yolundan daha iyi. 

Biz hep cennet vatanımız, yeşil vatanımız diyoruz ya. Tamam vatanımız cennet fakat başkalarının vatanı da o kadar kötü değil. Her taraf yemyeşil, alabildiğine uzanan yeşillikler ve ormanlar var. 
Brüksel devasa tarihi binaların olduğu bir şehir. Avrupa Parlamentosu, NATO Merkez Karargahı, AB Komisyonu gibi merkezlerin burada olması dolayısı ile bende gri görünüşü  bir şehir izlenimi uyandırdı.

Otel odamız Amsterdam'da kaldığımız odadan sonra saray gibi geldi. 4 Kişilik odada 5 yatak vardı ve kocaman bir odaydı. Özellikle  pencerelerin baktığı meydanda ikinci el pazarı ve antika pazarı kurulmuştu. Bu odayı almamızda otelde çalışan ve uzun yıllardır burada yaşayan bir Türk'e rastlamamızın etkisi de oldu tabi. (Yaşasın! her yerde Türk. Hatta ertesi gün Brüksel'de gezerken köpeğini dolaştıran bir kadına İngilizce yol sorduk, kadın Türk çıktı. Yol kenarında kadınla uzun uzun sohbet ettik.) 

Brüksel'deki gezimizin asıl amacı Brugge'e gitmek olduğu için otelde hiç oyalanmadan bir trene atlayıp Brüksel'e 45 dakikalık mesafedeki Brugge'e gittik.
Brugge Avrupanın günümüze kadar gelebilmiş en önemli "Ortaçağ" kentlerinden biri. Kent ortaçağ'dan itibaren boyutlarından dışarıya hiç taşmamış. İkinci Dünya Savaşında tahrip olmamış. 

Bir masal kenti düşünün. İşte Brugge tıpkı böyle bir yer. Hani bir kente aşık olmak gibi klişe bir söz vardır ya! İşte ben bu kente aşık oldum. 
Şehrin içinde tıpkı Hollanda'da Venedik'te olduğu gibi kanallar var. Binalar minik, sevimli ve büyüleyici.

Buraya Sevgilinizi alıp gelmeniz lazım. Burada Roman yazmanız lazım. Buranın sokaklarında dolaşıp sessizliği hissetmeniz, sadece o anı yaşamanız lazım.
Sevimli bir restoranda yemeğimizi yedik, çikolata dükkanlarında kendimizi kaybettik, yılbaşı dolayısı ile ışıl ışıl süslenmiş vitrinleri seyrettik.
( Bu arada döndüğümde buradan o kadar bahsettim ki Beyefendi heveslendi. En kısa zamanda birlikte gideceğiz.)

Kızlar bir süre sonra Brüksel'e dönmek istediler. Onlar döndükten sonra biz gezimize devam ettik. Markt Meydanı etrafındaki restoranlardan birinde oturup biramızı içip meydanda gelip geçenleri seyrettik. 

Saat 8'de kalkacak trenle Brüksel'e döndük. 
Ertesi gün Brüksel gezimiz için Günlük bilet alarak bütün toplu taşıma araçlarını kullandık ve şehrin altını üstüne getirdik. Brüksel'de gezilecek yer önerilerim şunlar:

Grand Place ( Belediye Binası, Şehir Müzesi gibi yerlerin bulunduğu meydan.)
Rue Neuve ( Ünlü markaların bulunduğu  alışveriş sokağı.)
Coudenberg ( Coudenberg sarayı ve kalenin bulunduğu tepe.) ( Biz gittiğimizde saray restore ediliyordu.)
Kraliyet Sarayı
The National Bazilika

Gece geç vakit otobüsle Düsseldorf'a döndük.
Ertesi gün Mercimek bizi Köln'e götürdü. Noel dolayısı ile her taraf kapalıydı, sadece kiliseler ve katedraller hariç. Burada şehrin her yerinden görünen ve 1248 yılında yapımına başlanan katedrali gördük. Gerçekten şimdiye kadar gördüğüm katedraller içerisinde en büyüğü Köln Katedraliydi diyebilirim. Zaten dünyanın 3. büyük katedraliymiş. ( Birincisi Chartres katedrali- Fransa, ikincisi Floransa katedrali. Ben bu katedrali görmüştüm fakat aklımda daha küçük kalmış. )

Sonunda dönüş saati yaklaştı hasretlik şimdiden çöktü. 1.5 ay sonra kavuşacağımız tesellisiyle üzüntümü belli etmedim. Havaalanında birbirimize el salladık ve 6 günlük küçük Avrupa turunun sonuna geldik.

Not: Bu arada Manneken Pis (işeyen çocuk heykeli)'i aradık. Bir türlü bulamadık. Sonra da hem soğuk, hem de yorgunluktan dolayı aramaktan vazgeçtik.  


3 Ocak 2015 Cumartesi

6 GÜNDE ÜÇ ÜLKE - HOLLANDA


Kızımı ziyarete Düsseldorf'a gitmiştik. Hızlandırılmış bir geziyle Düsseldorf'u tamamladıktan sonra ertesi gün trenle Hollanda - Amsterdam'a gideceğiz. Mercimeğim yakın bir zamanda okulla buraya gittiği için bize katılmadı ama bizim adımıza biletleri önceden almış. Düsseldorf - Amsterdam arası hızlı tren ile yaklaşık 2.5 saat. Tren fiyatları  gidiş - dönüş 40 Euro.        
Trende dört kişilik, ortasında masa olan yerde gençten bir çocuk oturuyor, biz kendi aramızda Türkçe konuşunca dönüp baktı. Türk olduğunu anlayınca izin isteyip karşısına oturduk. Efendi saygılı, Almanya'da doğup büyümüş üniversiteli gençle muhabbet ettik zaman çabucak geçti. Bu arada sınır falan olmadığı için Almanya'dan Hollanda'ya geçtiğimizi evlerin değişikliğinden ve kanallardan anladık. Genç çocuk bize "bazen sınır polisi trende dolaşır ve pasaport sorabilir ama çok sık olmuyor." derken sınır polisi bulunduğumuz  vagona girerek son derece kibar bir halde pasaport kontrolü yapacağını söyledi. AB vatandaşları sadece biletlerini ve kimliklerini gösterirken bizim gibi bir kaç turist pasaportlarımızı gösterdik. Polis bir pasaporta bir de bana baktı, pasaport resmime benzetemedi mi bilemeyeceğim, elindeki optik cihazıyla resmi inceledi, sağına soluna baktı. Utanmasa dişleyip ayarını ölçecek. Neyse geri verdi.

Amsterdam'a indiğimizde soğuğa rağmen müthiş bir kalabalıkla karşılaştık. Tren istasyonu şehrin neredeyse tam göbeğinde Noel tatili olduğu için meydanlar cıvıl cıvıl. Bu arada tarih okuduğum için ilk izlenimim 1600- 1700 yılından kalma binalar, kiliseler, katedraller... Sonra bisikletler.. 

Kalacağımız otel Dam meydanına çok yakın olması gerekiyor. Önce meydanı bulup sonra otelimize varıyoruz. Otelin resepsiyonuna çıkmak için yapılan merdivenler daracık ve dik. Mobilyaları, beyaz eşyayı ve yatakları bu merdivenlerden çıkartmak zor değil, imkansız. Sanırım camdan içeriye sokmuşlar diye yorum yaptık. 
Çekinlerimizi yaptırdıktan sonra dinlenmek için odamıza çekiliyoruz ki o da ne! Odada cam yok. Oda minicik.. Tamam merdivenlerden anlamıştık odanın küçük olabileceğini ama booking.com'da balkonlu odalar görünüyordu. Sonra kafamızı kaldırdığımızda tavana yakın bir yerde bizim banyo pencereleri gibi iki pencere gördük. Hiç yerleşmeden resepsiyona geri döndük.
Filiz'le ikimizin ingilizcesini birleştirirsen orta halli bir ingilizce anca eder fakat o odada kalamayacağımızı rezervasyon yaptırırken balkonlu odalar gördüğümüzü, balkon istediğimizi söyledik. Kız baktı bize odayı veremeyecek bir kaç dakika beklettikten sonra yeni odamızın anahtarını verdi. Yerleştiğimiz odadan aşağıda resimdeki manzara görünüyor. Israr ettiğimiz için isabet etmişiz.

Amsterdam'a gelip kanal turu yapmadan olmaz. Bir saat süren tura katılıp kanallar arasında dolaşıyoruz. Evlere hayranlıkla bakıyoruz. Tarihlerini koruyan bu insanlara hayranlık duymamak elde değil. Bu arada sadece bir yerde inşaata rastlıyoruz. Bizdeki müteahhitler olsa kanala bakan bu evleri yıkar apartmanlar dikerlerdi kesin. Kanal turunda botun içinde Almanca- Felemenkçe - İngilizce etraftaki binalar ve kanal hakkında bilgi veriliyor. Hollandanın en dar evi dikkatimizi çekiyor. Dışarıya bakan tek bir camı var ve iki bina arasına sıkışmış.

Amsterdam bir bisikletler şehri. Kadın erkek, genç, yaşlı, çalışan, çalışmayan herkes bisiklete biniyor. Son derece şık giyinmiş, kadınlar ve erkekler ellerinde evrak çantaları, bilgisayar çantaları,bisikletle işlerine gidiyorlar. Trafik sorunu bisiklet ve toplu taşıma araçlarıyla çözülmüş. İki gün boyunca bir kez klakson sesine rastladım. O da bisiklet ziliydi ve maalesef ben binalara hayran hayran bakarken bisiklet yoluna çıktığım için, bir hanım benden dolayı zili çaldı. 

Gece Dam meydanında bizde taksim meydanında olan konserler gibi bir konser vardı. Buranın ünlü şarkıcıları olduğunu düşündüğüm iki erkek iki bayan sırayla şarkılar söylediler. Şarkılar ağırlıklı olarak dini içerikliydi. Arada Cesus (İsa) nakaratlarından anladım.  

Çiçek pazarında gezerken Mazhar Alanson'un "sana sarı laleler aldım çiçek pazarından." şarkısını mırıldandık fakat lalelere bakmakla yetindik. Geçen yıl büyük kızım lale soğanı almıştı buradan fakat ben onu ekene kadar çürütmüştüm. Tekrar uğraşmayayım. 
Amsterdam'da iki gün boyunca yürüdük, yürüdük. 
yemek için önerilen bazı yerleri defterime not etmiş olmama rağmen meydana bakan sokakta Simit Sarayı'nı görünce tercihimiz belli oldu. Fakat "Patat" denilen patates kızartmasını yemeden olmazdı. 

Maalesef Noel dolayısı ile bir çok yer kapalı olduğu için istediğim müzelere giremedik. Alışverişi düşünmediğimiz için dükkanların kapalı olması neşemizi kaçırmadı. 
Öneri olarak söylemek gerekirse:
Amsterdam Kanal Turu
Rembrand Square 
Çiçek pazarı
Van Gogh Müzesi
Nine Litte Streeets
Spui Meydanı
Dam Meydanı
Amsterdam'ın ara sokaklarında birbirinden güzel evleri görmek, kanallar arasındaki köprülerde resimler çektirmek.


30 Aralık 2014 Salı

ALTI GÜNDE ÜÇ ÜLKE - ALMANYA


Erasmus programıyla Almanya Düsseldorf'ta olan kızımı Eylül'den beri görmüyordum. Özlem tavan yapmıştı, facetime ile görüşmelerimiz yetersiz kalıyordu derken Beyefendi güzel bir jest yaparak "Hadi seni kızına yollayalım." dediğinde ikiletmedim. Birden kendimi süresi geçmiş pasaportumu yenilerken ve bilet telaşında buldum. Sevgili arkadaşım Filiz de planıma dahil olunca telaşın bir kısmını o yüklendi. 
21 Aralık günü sabah erkenden Yeşilköy Havaalanında bulduk kendimizi. Ağzımız kulaklarımızda. Havanın soğukluğunu hissetmiyoruz bile. 

Son yıllarda iyice çoğalan  Lounge'lerden birinde uçak saatimizin gelmesini bekledik. Rötar yok, uçaktayız. Filiz film izlemeye başladı, ben döndükten bir gün sonra finallere gireceğim için ders notlarımı çalışmaya başladım. 
Düsseldorf  havaalanında mercimeğim ağzı kulaklarında bekliyor bizi. Bendeki mutluluk tavan yapmış.
Hasret giderme sona erdiğinde kırk yıllık Almanyalı gibi bizi toparladı iki ayrı tren yolculuğu ile evine götürdü. 

İKEA reklamlarından çıkmış gibi küçücük sevimli bir bir stüdyo daire. Hemen yayıldık, dinlendik ve şehri gezmeye çıktık. 
Noel dolayısı ile Alstadt meydanı tıklım tıklım dolu. Minik ahşap dükkanlarda yiyecek içecek, hediyelik eşyalar satılıyor. O kadar kalabalık ki satış yerlerine yaklaşmak bile zaman alıyor. Sıcak şarap içilen yerlerin önü daha bir yoğun. Sıra sıra dizilmiş barlar ve restoranlardan dolayı Düsseldorf için dünyanın en uzun bar tezgahı deniliyormuş.  Hemen aklımdan şöyle bir şey geçiyor:

Bu kadar kalabalıkta insanlar alkol alıyorlar ve hiç bir taşkınlık, taciz yok. Hayret! Sonra bu kadar bira içen insanlar ertesi gün nasıl çalışıyorlar? Almanya nasıl oluyor da AB ülkeleri arasında en iyi durumda olan ülke, nasıl oluyor da hiç dış borçları olmadığı gibi dışarıya borç verebiliyor, bunu da gururla bilbordlara yazıyorlar?
Angela Merkel bunu nasıl başarmış, nasıl oluyor da ilk eşi  Ulrich Merkel'den boşandıktan sonra ikinci evliliğini yaptığı Kimya Profösürü Joachim Sauer'in soyadını kullanmıyor. Hem ikinci eş bu duruma bozulmuyor mu?
Neyse konumuza dönelim.

Çok açız fakat yeniliğe aç olmadığımız için bildiğimiz bir şey yemek istiyoruz. En azından içerisinde domuz eti olmadığına emin olalım.
Mc Donalds...
Düsseldorf Ren nehri kıyısında kurulmuş bir fuar kenti.  Düssel deresi kente adını vermiş. 
Gri bir şehir beklerken yeşillikler içinde bir şehirle karşılaşmak güzel bir sürpriz oldu. 

İstanbul'dan gelen biri buranın trafiğini taşra trafiğine benzetebilir. Işıklarda bekleyen arabalar o kadar azdı ki hayret ettik. Sonra gezdiğimiz yerlerde tren ve metro ağlarını gördükçe araba kullanmanın anlamsız olduğunu fark ettik. Tam kapının önünden tıkış tıkış olmayan bir toplu taşıma aracına biniyorsanız neden arabanızı kullanasınız ki?

Burada Smart denilen iki kişilik otomobilin çok olması dikkatimi çekmişti. Sonra araştırdığımda ülkede en çok Smart kullanan şehir Düsseldorf'muş.
Biz neredeyse bir günde Düsseldorf'u bitirdik, eve dönüp dinlendik.
Yarın Hollanda-Amsterdam.
Hadi hayırlısı.


7 Aralık 2014 Pazar

OSMANLICA


Osmanlıca kursunda çektirdiğim bir resmin altına "Osmanlıca Kursunda" diye yazdım, paylaştım. Arkadaşlarımın bir kısmı resmim için bir önceki yazımda bahsettiğim gibi kendilerini iltifat etmekle yükümlü hissetmişler; "Ne kadar genç çıkmışsın, Çok güzelsin gibi" iltifatlar etmiş, bir kısmı "Like" yapmış. Bir arkadaşım da: "İleriye arkadaşım hep ileriye." diyerek Osmanlıca Kursuna gitmemi gericilik olarak yorumlamış.
Aslında birilerine izah edecek yaşı çoktan geçmiş olmama rağmen Tarih okuduğumdan dolayı Osmanlıca'da zorlandığımı ve bu yüzden kursa gittiğimi yazdım resmin altına.
Oysa "ileri" diyen arkadaşıma "geçmişe bakmadan ileriye gidilemeyeceğini" söylemem gerekirdi. Beceremedim.
Son bir kaç gündür Osmanlıca tartışmalarına baktığımda yorum yapanların kendi hayat felsefeleri doğrultusunda keskin yorumlar yaptığını görüyorum.
Eskiden yazılarını kaçırmadığım, kitaplarının kütüphanemde olmasından mutlu olduğum bazı gazeteci yazarlar Osmanlıca öğrenmeyi neredeyse bağnazlıkla bir tutuyorlar.

Hiç düşündük mü acaba bir asır  önceki kitaplarını okuyamayan kaç ülke var? İngilizce, Fransızca, Almanca, İtalyanca, Japonca öğreniyoruz da gururla bahsettiğimiz 600 yıllık Osmanlı'nın torunları olarak neden o dili öğrenmek istemeyelim ki. İngilizcesi normalin biraz üzerinde olanlar 500 yıllık Shakespeare eserini okuyabiliyorken 100 yıl önceki bir yazıyı okuyamıyor olmak iyi bir şey mi?
Ne işimize yarayacak? diyebiliriz.
Hadi itiraf edelim işimize yaramayacak o kadar çok şey öğreniyoruz ki?
Lisede öğrendiğimiz Fizik kurallarına, kimyasal simgelere gerçek hayatta ne kadar ihtiyacımız var. Şayet fizikçi ve kimyacı değilsek. Evimizde şarap yapmayacaksak, çaydanlığın buharı elimizi yaktığında buharlaşmayı hatırlayıp:" Sıcaklığın artması buharlaşmayı hızlandırır." gibi bir düşünce içinde mi oluruz. 
Zorunlu hale getirilmeden Orta öğretimlerde Osmanlıca dersi verilse kime zararı var. 

Üzerinde hat sanatı ile yazılmış bir tablo gördüğümüzde Allah'ın adının yazıldığı bir tablo olduğunu düşünürüz hemen, Ya da bir ayet veya  bir hadis. Aslında o yazıda hiç ilgisi olmayan bir isim yazabilir. Hatta "bu tablonun sahibi pek akıllı sayılmaz, bilmediği bir dili sırf güzel yazıldı diye duvarına asmış." yazsa nereden haberimiz olacak.
Osmanlıca güzel bir dil. 
Benim gibi yarım asrı devirmiş biri bile yavaş yavaş okumaya başladıysa zor da sayılmaz. 
Her şeye muhalefet olmayı;
Her şeyi dayatmayı bir kenara bırakabilsek ne güzel olmaz mıydı?

3 Aralık 2014 Çarşamba

LİKE


Sosyal medyada zaman geçirenlerin iyi bildiği üzere şimdilerde İnstagram, Facebook ve Twetter'ı alaşağı etmiş görünüyor. 
Şöyle ki hem resim paylaşıyorsunuz, hem de altına istediğiniz kadar yazı yazıyorsunuz. Twetter da olduğu gibi 140 karakterde sınırlı da değil. 
Fakat ilk göz ağrısı Facebook'tan ayrılamayanlar da var tabi.  
Bilmem dikkatinizi çekti mi o kadar saçma sapan şeyleri Like etmeye başladık ki yakında Pinokyo gibi burnumuz uzayacak. Öteki dünyada yalan hanemizin çoğu Facebook'ta:
"Kızının yanında kardeşin gibi duruyorsun."
"Şekerim hiç değişmemişsin."
"Aaa ne kadar kilo vermişsin."
"Kıyafetin çok yakışmış." yalanları yüzünden dolacak. 

Bir arkadaşımızın annesi hastalanıyor onu paylaşıyor; "Like"
Biri ameliyat olmuş; "Like"
Birinin yakını ölmüş; "Like"
"Ölmüş" kardeşim ölümün neresini beğeniyorsun.
Paylaşılan bir resim, bir yazı gördüğümüz an "Okudum" anlamında elimiz "Beğen" tuşuna gidiyor. 
Külliyen yalan!
Yaşı menopoz kıvamında, kilosu vücudunda ayrı bir Cumhuriyet kurmuş bir sürü insan; otururken, yürürken, yemek yerken, kaşınırken, sabah mahmurluğunda, akşam yatmak üzereyken, komşusunda, markette, pazarda; aklınıza neresi gelirse orada resim çektiriyor ve paylaşıyor. Hemen akabinde kim beğenmiş diye bakıyor.
Beğenmesen olmaz, 
Allahım sen affet!

Eşi ile sorun yaşayanlar, sevgilisinden ayrılanlar, eski eşe nispet yapanlar "Ne kaybettiğini gör." der gibi mili yenge kabul ettiğimiz Adriana Lima pozlarında resimler paylaşıyorlar. Henüz karşı taraftan tık gelmiyorsa bu sefer özlü sözler hazırda.
"İki yüzlü insan pazar tezgahı gibidir.Öne iyilerini koyar arkası hep çürüktür." 
Yine mi karşı tarafta bir hareket yok? Mevlana ne güne duruyor?
"Demiş ki Mevlana: Seni seveni zehir olsa yut, seni sevmeyeni bal olsa unut."
Bu da olmadıysa patlat bir şarkı yeni moda bir şarkıcıdan.
Şimdi burada "Like" yapanlar sanırım biraz daha temkinli davranıyorlar. 
Özlü sözlerden birine Like yaptıysan yanlış anlaşılma riski var. 
"Bak onun da ilişki durumu karışık."
"Yoksa boşanacaklar mı?"
"Kesin vardır bir şey."
Tepki göstermeyip görmezden gelsen yazılacaklar hazırdır. Artık kim üzerine alınırsa:
"Sen bir şeyler verdikçe dost görünen çok olur. Bir de sen iste gör, hepsi birden yok olur."
Velhasıl başımıza daha neler gelecek bilmiyoruz. 
Şimdilik Facebook, Twitter, İnstagram arasında ping pong topu gibi gidip geliyoruz.

2 Aralık 2014 Salı

TELEFONLAR VE MESAJLARIYLA İMTiHANIMIZ


Kızımı dershaneye bıraktım dönüyorum telefonum çaldı. Yeni nesil telefonları bir dokunuşta açamıyorsun. Mutlaka eksantrik bir hareket gerekiyor. Araba kullanırken zaten mümkün değil. Israrlı 6-7 çalmadan sonra durdu ama merak içindeyim. Tipik bir ebeveyn gibi tahminler yürütüyorum. Çalışan kızımın başına bir şey gelmiş olabilir, Erasmus için Düsseldorf'ta olan kızım bir gün önce kan şekeri düştüğü için bayılmış, ondan telefon gelebilir, Beyefendi'nin başına bir şey gelebilir. Kısaca her şey olabilir diye düşünürken telefon tekrar çalmaya başladı. Arabayı sağa çekerek telefona baktım. 212 ile başlayan bir numara.
"Selma hanım sizi 'Allahın cezaları' isimli kuru temizlemeden arıyorum. Size 4 sorudan oluşan bir anket yapacağım müsait misiniz?
"4 Soruyu da bilirsem ne kadar kazanacağım."
Kız afalladı. Ben bastırdım.
"Telefonumu nereden aldınız?"
"Efendim biz referansla çalışıyoruz."
Ne referansı? Pardon siz kuru temizlemeci demediniz mi? Hani üşendiğimiz  ya da eşlerimizin pantolonlarında çift dikiş görünmesin, yakalarındaki yağ izlerinin müsebbibi biz olmayalım diye kirli çamaşırlarımızı yolladığımız kuru temizlemeci. Allah sizi nasıl biliyorsa öyle yapsın. Numaramı  referans olarak oraya vereni bilsem ilişkimi keseceğim. Kuru temizlemeyle teması en az olan insanlardan biriyim. Paltolarını bile düşük devirde makinede yıkayan birini kim referans verir?
Bundan sonra konuştuklarıma kendim bile şaşırdım. Sakince bu numarayı silmelerini ve kuru temizlemeyle hiç işim olmadığını söyledim. Ama sinirim akşama kadar geçmedi.
...
Akşam üzeri telefonumda bir mesaj:
"Değerli müşterimiz Uzay Optik olan ismimiz bundan böyle msn optical optik olarak değişmiş olup telefonlarımız aşağıdaki gibidir..."
İyi de ben zaten Uzay optik'i de bilmiyorum ? herhalde yanlış mesaj diye düşündüm.
Gece saat 23 sıralarında tekrar bir mesaj:
"Değerli müşterimiz Uzay optik iken msn optical optik olarak değişen ismimiz ile ilgili gönderdiğimiz telefon numarasında bir hata yapılmıştır. Aşağıdaki şekilde düzeltir ve hoşgörünüz için teşekkür ederiz.
...

(Not: Resimle konunun hiç bir ilgisi yoktur. Yazdıklarım gerçek olsa da isimler gerçek isimler değildir.)

23 Ekim 2014 Perşembe

Marcel Broodthaers'ın Sözcükler, Nesneler, Kavramlar sergisi Akbank Sanat'ta!


Belçikalı şair, heykeltraş, film yapımcısı ve sanatçı Marcel Broodthaers’ın işlerinin sergilendiği  Sözcükler, Nesneler, Kavramlar sergisi Akbank Sanat’ta açıldı.
20.yüzyılın en önemli sanatçılarından olan Broodthaers, 40 yaşına kadar sadece şiir ile ilgilenmiştir, satmayan  Pense-Bête şiir kitabının 50 kopyasını alçıyla kaplayarak okunamaz hale getirmiş ve kitabıyla aynı adı taşıyan Pense-Bête (Anımsatıcı) başlıklı ilk sanatsal eserini üretmiştir. Aynı sene, 1964’te; ilk sergisinin kataloğuna şöyle yazmıştır:  “Ben de bir şeyler satıp hayatta başarılı olamaz mıyım, diye düşündüm. Ne vakittir işe yarar, beş para eder bir tek şey yapmamıştım. 40 yaşına gelmiştim ... Ve nihayet aklıma, sahte, samimiyetten uzak bir şey icat etme fikri geldi; hemen işe koyuldum. Üç ay sonra, ortaya çıkan ürünü Galerie St Laurent’in sahibi Philippe Edouard Toussaint’e gösterdim. “İyi de, bu sanat” dedi Toussaint, “ve onu seve seve sergilerim”. “Anlaştık” dedim. Satılan bir eser olursa, Toussaint paranın %30’unu alacaktı. Öyle anlaşılıyor ki bu, standart anlaşma şartlarından biri; %75 alan galeriler bile var. Peki eser nedir, diye sorarsanız: Aslına bakılırsa, nesneler.”  
 

Marcel Broodthaers’ın  ilk sanat objesi Pense-Bête (Anımsatıcı)’i Akbank Sanat’ta görmeniz mümkün. Kavramsal sanatın en önemli isimlerinden olan Broodthaers, eserlerinde; yazılı dil kullanımı ve kelime oyunlarına sıklıkla yer vermiştir. Belçikalı sanatçı René Magritte ve Fransız şair Stéphane Mallarmé etkisi eserlerinde açıkça hissedilmektedir.
Belçika’nın popüler bir yemeği olan midyeler, yumurta kabukları, süt şişeleri gibi gündelik objelere yeni bir bakış açısı kazandırmıştır. 289 yumurtadan oluşan 289 Oeufs, 20x13=260, 2x14=28, +1=1, = 289 Oeufs.


Müze, eser, sanatçı ve seyircisi arasındaki ilişkiyi irdeleyen birçok eser vermiş ve bu ilişkiyi derinlemesine sorgulamıştır. 1968 senesinde Brüksel’de kendi evinde, kavramsal bir müze olan Musée d'Art Moderne, Départment des Aigles (Modern Sanat Müzesi, Kartallar Bölümü)’i kurmuş, davetiyeler bastırıp açılış yapmıştır. Eser röprodüksiyonları, eser kutuları, kartpostallar, duvar yazılarının sergilendiği müzeye; 1968-1971 arasında farklı mekanlarda farklı bölümler de eklemiştir. Müzenin herhangi bir koleksiyonu yoktur, belirli bir lokasyonu yoktur. Eserleri, MOMA_New York, TATE Modern_Londra, Stedelijk Van Abbemuseum_ Eindhoven, Centre Pompidou _  Paris and MACBA_Barselona koleksiyonlarında yer almaktadır.

Sergi hakkında daha detaylı bilgi almak için www.akbanksanat.com sayfasını ziyaret edebilirsiniz.
Bir boomads advertorial içeriğidir.

16 Ekim 2014 Perşembe

NOBEL... MURAKAMİ'NİN KABUSU


"Nobel Edebiyat Ödülleri" açıklandı. Haruki Murakami bu yıl da ödülü alamadı. Oscar ödüllerinde Leonardo Di Caprio, Nobel'de  Murakami aynı kaderi paylaşıyorlar. İkisi de sürekli aday oluyor ama bir türlü alamıyorlar.
Geçen yıl "Haşlanmış Harikalar Diyarı Ve Dünyanın Sonu" isimli kitabını almıştım ama araya bir düzine kitap girdi, okuyacaklarım kitapların içinde hüzünle sırasını bekliyor. 
Murakami'yi üzüntüsüyle baş başa bırakalım ve Nobel istatistiklerine bir göz atalım.

İlk kez Nobel ödül töreni 1901 tarihinde verilmeye başlandı.
2006 yılında Türkiye ilk Nobel'ini  yazar Orhan Pamuk'la aldı. 
Şimdiye kadar Nobel'i yedişer kez kazananlar 28 Şubat ve 21 mayıs günü doğanlar.
En çok Nobel kazananlar Haziran doğumlular.
Bugüne kadar erkekler 807 kez, kadınlar ise 71 kez Nobel almışlar.
Her 10 ödülden biri Amerika'ya gidiyor. İkinci sırada Almanya, üçüncü sırada İngiltere var.

En genç yaşta Nobel ödülü alan fizikçi William Lawrance Bragg 25 yaşındaydı fakat bu yıl barış ödülü daha genç birine geldi. Ülkesinde kız çocuklarının hakları konusundaki eylemleri nedeniyle Taliban tarafından başından vurulan Pakistan'lı Malala henüz 17 yaşında. 
Nobel alan en yaşlı kişi Rus ekonomist Leonid Hurwicz Nobel aldıktan 6 ay sonra 90 yaşında öldü. 

Ödül başına dağıtılan para yaklaşık 900 bin euro.
Fransız yazar jean Paul Sartre Edebiyat ödülü aldığı halde bunu kabul etmemiş tek kişidir. (Sartre  hayatı boyunca kazandığı hiç bir ödülü kabul etmemiştir.)
1940-42 yıllarında ikinci Dünya savaşı dolayısı ile ödülleri verilmemiştir.
Peki Alfred Nobel kimdir diye bir hatırlayalım: Vikipedi onun için İsveçli kimyager ve mühendis diyor. Dinamitin mucidiymiş. Bu kadar tehlikeli buluş yaptıktan sonra ödüller verip günah çıkartıyor olmasın?