2 Ekim 2012 Salı

SONBAHARDA KİTAP ÖNERİLERİ


Yaz boyunca bir sürü kitap okumuştum. Eylül ayında kızların okulu derken okumayı biraz ağırdan aldıysam da,  bir aya üç kitap sığdırmışım. 
Ahmet Ümit;  romanlarını zevkle okuduğum, Bab-ı Esrar ile iyice hayranı olduğum bir yazar. İstanbul Hatırası'ndan sonra Sultanı Öldürmek romanı ile bizi günümüzden alıp 1453 yıllarına Topkapı surlarının arkasından İstanbu'lun fethini seyretmeye götürüyor. Kitabı elimden düşüremedim. Başkomser Nevzat artık tanıdık bir sima oldu biz okurları için. Twitter'dan takip ettiğim kadarı ile şu sıralar Venedik, Roma, Paris, Amsterdam sokaklarında  belki de yeni romanının izlerini sürüyor. 

Buket Uzuner romanlarına Kumral Ada Mavi Tuna ile tanışmıştım. Uyumsuz Defne Kaman'ın Maceraları Su romanını Şamanizm geleneği olan Toprak, Su, Hava ve Ateşten ilham alarak yazmış ve bu kitap dört elementin ilk kitabı. Devamını merakla bekliyorum.
Okuduğum üçüncü kitap Tevfik Yener'in İstanbul, Aşk, Ekmek, Hayal isimli anı kitabı. 600 sayfa kitap ilk bakışta gözünüzü korkutsa da içinde öyle ilginç anılar var ki elinizden bırakamayacaksınız. 
Mesela Nazlı Ilıcak'ın babasının 1960 darbesinde hapse atılan Demokrat Parti milletvekillerinden Muammer Çavuşoğlu olduğunu öğrendim.
Nazım Hikmet'in bir dönem Türkiye'ye gelen yabancı filmleri türkçeye çevirip dublaja hazırladığını öğrendim.

Atatürk'ün, sesini pek beğendiği halde şarkılarını perde arkasından dinlediği rivayet olan Safiye Ayla'nın eşinin ünlü müzisyen Şerif Muhittin bey olduğunu, Şerif Muhittin beyin Osmanlının son Mekke emiri Ali Haydar Paşa'nın oğlu olduğunu öğrendim. Karısının gölgesinde kalmış görünen bu değerli müzisyene Tevfik Yener'in sorduğu; "Sizden sonra Türkiye'de en iyi Viyolonsel çalan kimdir?" sorusuna cevaben; "İsmet İnönü" cevabı verdiğini öğrendim. İsmet İnönü deyince acaba ülkemizde kaç kişinin aklına viyolonsel gelir, İlginç değil mi?
Fenerbahçe'nin efsanevi oyuncusu Can Bartu'nun aynı zamanda hem futbol hem de basketbol takımının yıldızı olduğunu, futbol maçı biter bitmez basketbol maçına koştuğunu öğrendim. 
İki parmağı V gibi yapıp "Victory- Zafer" işaretinin mucidinin İngiltere'nin unutulmaz lideri Winston Churcill olduğunu  öğrendim. 
Şimdilerde dinimiz ve Peygamberimiz hakkında çeşitli filmler ve karikatürler yapılırken 1980 yılında Time dergisinin Peygamberimizi yılın adamı seçtiğini öğrendim. 
Adnan Menderes'in Romancı Suzan Sözen'in romanlarını onun ağzından dinlemek için Nişantaşı'ndaki apartmanına gittiğini, apartmanda kapıcılık yapan ve kendisine büyük hürmet gösteren anadolu delikanlısının kısa bir süre içerisinde İstanbul'un sayılı zenginlerinin içerisine giren ünlü bir inşaatçı olduğunu öğrendim. Ama bu kişinin kim olduğunu bir türlü çıkartamadım. 
Bu arada gazeteci ve yazar Tevfik Yener'in adını Google'da yazınca onun isminden çok Neşe Karaböcek adı çıktı. Bu vesile ile Tevfik Yener'in Neşe Karaböcek'in ikinci eşi olduğunu ve halen Amerika'da yaşadıklarını öğrendim.

1 Ekim 2012 Pazartesi

BİR OBSESİFLE 3 GÜN - ANKARA


Ankara'ya ablama gidip bir iki gün kalma düşüncesi birden çıktı ortaya. Kuzenim de Sapanca'dan gelip bize katılacağını söyleyince fikir daha da cazip hale geldi. Blogumu takip edenler kuzenimi tanıyacaklardır. Hani 2.5 yaşındayken evimize yerleşen ve ilkokulu bitirene kadar bizde kalıp evin en küçük çocuğu unvanımı elimden alan halamın kızı, benim sevgili kardeşim Hülya.
Giderken Sabiha Gökçen havaalanında Pegasus hava yollarını tercih ettim. Hem rötar olmuyor hem de fiyatları çok makul.
Küçücük bir çantaya iki parça giyecek eşyamı, el çantama ise bir not defteri, Moleskine ajandam, iki kitap ( ya birini bitirirsem yedek olsun.) içinde makyaj malzemesi yerine mendil, ahşap tarak, ilaç kurusu, yedek kalemler, tespih, ( altı yıldır çantamda) diş ipi bulunan makyaj çantamı alarak yola çıktım. İzmir yolculuğumuz esnasında kızımdan özendiğim check-in barkodumu yeni telefonuma yükledim. Bu sayede hem kağıt kullanmadım, hem de teknolojiden yararlandım. 
Sabiha Gökçen Havaalanı iki yıl önceki halinden bir hayli değişik ve kalabalık olmuş. İçeride bir sürü yemek yenecek, çay kahve içilecek yerler var. Yeğenlerim için çikolata almaya girdiğim Kahve Dünyasında iki parça çikolata ile dışarıdaki herhangi bir Kahve Dünyasındaki müşterilere komple kahve ısmarlayabilirdim. Havaalanlarındaki bu yüksek fiyatlara bir anlam verebilmiş değilim zaten. 
Herneyse ;yolculuk rahat ve çabucak geçti. 
Ankara hakkında daha önceki yazılarımdan birinde uzun uzun yazmıştım, resmi kıyafetli kadın ve erkekler, sakin ve düzenli bir ortam, gri bir şehir izlenimi uyandırmıştı bende. Sadece bu sefer yol bakım çalışmaları ve Metro inşaat çalışmaları dikkatimi çekti. Bir de Başbakanımızın boy boy fotoğraflarının bulunduğu 2023 projesinin ve kongrenin anlatıldığı bilboardlar vardı her yerde.
Ablamın evinin girişinde her zamanki gibi içinde çamaşır su ile karıştırılmış yeşil kova ve fırça karşıladı bizi. Oturacağımız odanın halısı tümden kalkmış balkona konmuştu. Ablam yıkadığını söyledi ama kurumuş olduğu halde herhalde tekrar kirlenmesin diye biz gidene kadar sermedi. İçeriye girer girmez kıyafetlerimizi çıkardık, ablamın verdiği taytları giydik, ellerimizi yıkadık. Kuzenimle orada olduğumuz sürece sürekli ellerimizi yıkadık. Evde bir problem olmadı fakat dışarıda gezdiğimiz zamanlarda ablam sürekli çöp kutularını takip etti, kazayla bir çöp bidonuna yaklaştığımız anda anında bizi çekiştirdi. Gittiğimiz alışveriş merkezinde bir ara o markete biz de elektronik mağazasına girmek istedik. Beş on dakika sonra buluşmaya  karar vererek birbirimizden ayrıldık. Ablamdan uzaklaşır uzaklaşmaz kuzenimle bakıştık. Hemen koşar adımlarla alışveriş merkezinin tuvaletine girdik. İşimizi bitirip apar topar dışarıya çıktık. Bizim tuvalete gittiğimizi bilse bizi eve almazdı muhtemelen. Umarım bu yazıyı okumaz yoksa bir daha ne söylesek inanmayacak. 
Evinde iki tane çok güzel balkon var. Kuşlar pisletmesin diye ikisini de kapatmış, perdeler ve güneşlikler çekili.  Buzdolabında yıkanmadan konulan hiç bir şey yok. Yumurtalar yıkanmış, pırıl pırıl taslarda duruyor, aldığı kabuklu fındığı bile sabunla yıkıyor, kurutuyor, öyle kullanıyor. Keza ceviz için de aynı şey söz konusu. Allahtan  dışarıda yemek yeme konusunda çok katı kuralları yok. Mutfağını görmediği sürece dışarıda yemek yiyebiliyor. Üçümüz güzel bir köfteci bulduk, tam yemeğe başlayacağız çantasından ıslak mendiller çıkarttı, üzerine garanti olsun diye kolonya sıktı elimize verdi. Biz de ellerimizi dezenfekte ettik. Yemeği o ısmarladı fakat parayı belki eline değerim diye garsona vermedi masaya bıraktı. 
Yine de ablamla olmak çok güzel bir duyguydu. Obsesif de olsa bazen titizliği ile insanı bunaltsa da öyle güzel bir kalbi var ki asla rahatsız olamıyorsunuz.
Bu arada yukarıdaki resim ne diye soran olursa izah edeyim. Ablam aldığı yünleri kirlidir diye makinede yıkıyor. Bunlar yıkanma esnasında birbirine dolanmış. Üç gece boyunca bütün yünleri açarak sabırlı olduğumuzu da kanıtlamış olduk.


24 Eylül 2012 Pazartesi

0KULLAR AÇILDI


Ortanca kızım bu yıl Üniversiteye başladı, küçük lisede zaten, büyük kızım utanmasa sürekli okuyacak. Yüksek Lisans yaptığı okula yakın bir ev buldu kendine, yakında taşınacak. Tez hazırlarken kütüphanesinden yararlanmak istiyormuş, işine de yakınmış. 
Ben de şimdiden servis şoförü gibi sırayla kimini otobüs durağına kimini okula bırakmaya başladım.  Amerikan filmlerinde anneler sabah erkenden çocuklara krep yapar, çocuklar bir iki dilim ısırıp kalkarlar, anne genellikle station vagon arabalarla çocukları okula bırakır. Bizde de "Hadi geç kalıyorsunuz, çantanızı aldınız  mı, yemeğini yemiyor musun?" replikleri aynı. Bir tek sabah krepimiz ve Amerikan arabamız eksik.
Kim ne derse desin ev kadınının en özgür olduğu zamanlar çocukların okulda, eşlerin işte olduğu zamanlardır. Zaten tekelinde olduğu ev iyice kendine kalır. Evde  ayağının altında kimse dolaşmadığı için  rahatça temizlik yapar, bir arkadaşına sabah kahvesine gider, televizyon karşısında keyif çatar. Ben bu saydıklarımın ilk kısmını yapıp zamanım kalırsa arkadaşlarımla dışarıda kahve içmeyi tercih ediyorum.
Ohh! Hayat size güzel diyeniniz varsa teessüf ederim. Uzun yıllar çalıştım, üç çocuk baktım, şimdi emekli olduğum halde aylık bir dergide Kültür Sanat sayfası hazırlıyorum. Blog yazıyorum, ( tamam şu sıralar biraz ihmal etmiş olabilirim):) ve yazıyorum bir şeyler.

Bu yıl 17 milyon öğrenci okula başladı. Bunlardan 2 milyon 500 bin tanesi yüksek okul diğerleri ilk ve orta öğretimde okuyan öğrencilerden oluşuyor. 
Bakalım diğer ülkelerde durum ne?
Amerika'da eğitim 6 yaşında başlıyormuş. 4-5 yaşlarındaki çocuklar yuvaya gidiyorlarmış.
İlkokul 5 yıl, ortaokul 3 yıl, Lise 4 yılmış. Lisedeki kredilerine göreçocuklar  istedikleri bir üniversitenin sınavına girebiliyorlarmış.
İngiltere'de eğitim; Zorunlu eğitim 6 yaşında başlayıp 10 yıl kesintisiz devam ediyormuş. Liseyi bitiren öğrenci iki akademik dönemi kapsayan ön eğitim sonundaki başarısına göre bir üniversiteye devam edebiliyormuş.
Fransa'da eğitim; Okuma yazma oranının %99 olduğu ülkede her yıl eğitime 64 milyon Avro ayrılmaktaymış. Zorunlu eğitim 6 yaşında başlayıp 10 yıl sürüyormuş.
Almanya'da eğitim; İsteğe bağlı olarak 3 ve 6 yaş arası devlet eğitim sağlamaktaymış. 6 yaştan sonra zorunlu eğitim 9 yıl sürüyormuş. Liseden sonra üniversiteye girmek isteyen çocuklar için bizdeki LYS gibi Abitur sınavları varmış.

İsveç'te eğitim; İsveç'te istenildiği taktirde 1-6 yaş arası çocuklar ücretsiz anaokuluna gidiyorlarmış. 6 yaşından sonra 10 yıl zorunlu eğitim varmış.
Rusya'da eğitim; Okul öncesi eğitim ailenin isteğine bağlıymış, Çocuklar 6-7 yaşında ilkokula başlayıp 11 yıllık eğitimden sonra sınava tabi tutulurlarmış. Aldığı puana göre hangi üniversiteye gideceği kararlaştırılırmış. Bunlar mesleki eğitim, Üniversite seviyesinde olmayan yüksek öğretim ve üniversite gibi kategorilere ayrılıyormuş.
İran'da eğitim; 1 yıl okul öncesi eğitimin ardından, ilkokul 6 yıl, ortaokul 3 yıl, lise 4 yıl olarak eğitim veriliyormuş. Kız ve erkek çocuklarına farklı dersler verilmekteymiş. Erkek çocuklarına mesleki konularda eğitim verilirken kız çocuklarına elişi, hemşirelik konuları öğretiliyormuş. Son olarak bizdeki sisteme benzer  3+3+3+3 sistemine geçileceği konuşuluyormuş.

Bu yıl yeni yasayla birlikte yürürlüğe giren 4+4+4 sistemi bir sürü tartışmayı da beraberinde getirdi. Büyük kızımı 5 yaşında yuvaya yolladım. O kadar ağladı yaygara kopardı ki iki üç gün dayanabildik, okuldan aldık. Ertesi yıl 6 yaşında anaokuluna yolladık. Ağlamalarını okulun dışındaki arabamızın içindeyken bile duyuyorduk. Bir kaç gün sonra ağlamaları kesildi ama okulda çok mutsuzdu. Sonra ilkokula başladı; "Artık ağlamaz" diye düşünürken ilk günden başladı ağlamaya. Bir ay boyunca salya sümük gidip geldi okula.
Fakat; sınıfın ilk okuma yazma bilen çocuğu oldu, başarı belgesi verdiler. Yıl sonu tiyatro oyununda  ezberi çok iyi diye başrolü verdiler, kendi rolünün haricinde diğer rolleri de ezberleyip arkadaşlarının takıldığı yerlerde sufle veriyordu. Eğitim hayatı boyunca bir sürü burs aldı, şimdi bile yüksek lisansını burslu okuyor.
Diğer kızlarım beş yaşından itibaren okula severek gittiler, hiç bir problem yaşamadım. İyi öğrenciler oldular ama ablaları kadar çalışkan olamadılar.
Eğitim çocuklara ne  öğrettiğimizden ziyade onların öğretilmek istenenden ne kadarını aldıklarıyla ölçülür düşüncesindeyim. 
Bütün çocuklara zihin açıklığı, anne ve babalarına da kolaylıklar diliyorum.


19 Eylül 2012 Çarşamba

8 Eylül 2012 Cumartesi

TOMS


Benim küçük sıpa yine yaptı yapacağını.
 İki yıl önce Superga arayacağız diye bütün istanbul'u dolaşmıştık. Hatta bir yazımda bahsettiğim gibi büyük bir spor ayakkabı mağazasında çalışan çocuk "O da ne diye" sormuştu. Biz de izah edene kadar helak olmuştuk. Yani mağazada çalışan çocuk bilmiyor ayakkabıyı benim kız biliyor. Şimdi bir çok mağazada Superga bulunuyor ama bizim kız için bütün cazibiyetini yitirdi. Bizi mutlaka zora sokacak ya; Kışın başında "Toms istiyorum." dedi.
Buyurun buradan yakın!

Aslında Tumblr'dan hatırlıyordum ama Türkiye'de olduğundan haberim yoktu.
Toms'un sahipleri güzel bir sosyal sorumluluk projesine imza atmışlar. 2006 yılında Arjantin'deki yoksul çocuklara yardım amaçlı bir proje geliştirerek her alınan Toms'un aynısını yoksul çocuklara vermişler. Yani siz bir tane ayakkabı alıyorsunuz sizin paranızla Arjantinli yoksul bir çocuğa ayakkabı almış oluyorsunuz. Arjantinli köylülerin giydiği Alpargata isimli ayakkabılardan esinlenmiş tasarımcılar. Son olarak aynı proje ile Afrikalı çocuklara da ayakkabılar verilmekteymiş bu yöntemle. Toms'lar görüntü olarak pek bir şeye benzemese de UGG botlar gibi dünyanın en rahat ayakkabıları olduğu söyleniyor. Şu sıralar gençlerin ayağında rengarek saltanatını sürdürüyor.

Kışın başında Elif'i yanımıza alıp çıktık aramaya. İnternetten anladığımıza göre İstanbul'da bir iki mağazada satılıyor. Evimizden yaklaşık 25 kilometre uzakta bir alışveriş merkezinde olduğunu öğrendik. Beyefendi bu tür şeylere alışık değil, her an patlayacak diye bekliyorum ama sabır gösteriyor sağ olsun. Gittiğimiz mağazada sadece erkekler için olanından kalmış, yani 40 numara ve üstü. Mecburen almadan döndük. Yaza doğru doğum günü dolayısı ile internet üzerinden kırmızı rengini seçti numarayı söyledik. Bir hafta sonra geldi ayakkabılar.

 O da ne?
38 numara istedik ama gelen 38 kızımın ayağına uymadı. Firmada bir numara büyüğü yok. Küçük kızım sükutu hayale uğrarken diğer kızlar ayakkabıya balıklama atladılar tabi. 
Kızımın Toms rüyası bir dahaki bahara kaldı. Bu arada biz ölümlü ebeveynler kızların sayesinde yeni yeni markaları öğrenmiş olduk.
Yalnız anlamadığım bir şey var;
Toms son olarak gözlük üretmeye başlamış. Ayakkabıları anladık da gözlük ne alaka anlayamadım. Arjantinli fakir çocuklara ve Afrikalı aç çocuklara gözlük verecek halleri yok ya. 
Bunun yerine yemek verseler daha iyi olmaz mıydı.

4 Eylül 2012 Salı

DÜNYADAN SİGARA YASAKLARI


Ablam sigaraya erken yaşlarda başladı. Babam hariç ailede kim var kim yoksa büyük tepki gösterdiler. Rahmetli babam ses etmediği gibi; " Şu meredi içiyor bari iyisini içsin." diyerek o zamanlar ülkemize girişi normal yollardan olmayan kovboyların reklamını yaptığı sigaraları bulur odasına bırakırdı.
Kısacası benim hatırladığım ilk sigara yasağı bizim evde ablamla birlikte başladı. Evdekilerin engellemeleri, tepkileri ablamı hiç etkilemedi, ta ki evlenip ikinci, çocuğu alerjik bronşit olana kadar. Evde oğlunun yanında sigara içemediği için bırakmak zorunda kaldı.

Sigara ile ilgili ilk izlenimim ablamla değil de Nadide teyze ile ilgilidir. Mahalle komşumuz Nadide teyze ölen Albay kocasının maaşı ile geçinen tahminim bin yaşında bir kadındı. 60 yaşlarında hiç evlenmemiş kızı Ayhan abla ile birlikte yaşar, anne kız ağızlarından hiç sigarayı eksik etmezlerdi.  Sapanca gibi muhafazakar bir kasabada şu anda bile yaşlı bir kadının başı açık gezmesi abes karşılanırken 35-40  yıl önceyi düşünün.Bembeyaz dökülmüş saçlar, ufacık bir kadın ve ağzında hiç eksik olmayan sigarası. Evlerine gittiğimizde o güzelim eşyalarının üzerinden  kesif bir sigara kokusu yayılırdı etrafa. 

Hiç bir zaman sigara içicisi olmadım. Bu yaşıma kadar içtiğim sigaraların sayısı toplasanız bir paket etmez. Onlar da güzel bir masada şarabın yanında ikram edilen puro veya farklı bir sigara markasıdır ki bu teklife hayır demenin kabalık kaçtığını düşündüğüm ortamlardır.
Eskiden prestijli görünen sigara içme eylemi şimdilerde hastalık, zayıf irade,  alışkanlığı bırakamama gibi göründüğü için de ayrıyeten seviniyorum.
Sigara içmek ülkemizde yasak değilse bile 16 yaşından küçükler satın alamıyor, kapalı yerlerde içilmiyor, sürekli zamlanarak cazibiyeti törpüleniyor. Yine de yasak arzu doğurur ilkesine dayanarak gençlerin elinde sigaralar görüyorum. Bu sadece benim tahmininm olabilir ama çevremde gördüğüm sigara içen çocuklara baktığımda sigara içmeyen anne babanın çocuklarının sigara içme ihtimali daha az. Sigara içen çocukların özellikle anneleri mutlaka sigara içiyor. Çocuklar ister kız, ister erkek olsun babadan değil de sanki anneden daha fazla etkileniyorlar.

Peki dünyada sigara yasakları ne durumda.
Avusturalya'da Sidney'in en ünlü plajı Bondi'de bile sigara yasağı varmış.
Bhutan dünyada tütün satış ve içiminin yasak olduğu tek ülke.
İrlanda 2004 yılında sigaraya kapalı alanda içme yasağını getiren ilk ülke olmuş.
Fransa sigara yasaklarına başlamadan sigaraya %20 gibi büyük bir oranda zam yapmış.
Hindistan sadece sigara içmekle kalmıyor, tütün çiğneme konusunda da etkili olduğundan bu ülkede reklamlara ve satışa sınır getirilmiş.
İran'da yasaktan ziyade reklamlarda ve satışta sınırlama yoluna gitmiş fakat gençlerin sigara içme oranları fazlaymış.
İtalya  sigarayı kapalı alanlarda içme yasağını uygulayan ilk ülkelerden biri. 2005 yılından bu yana sigara içme oranı %20 oranında azalmış.
Dünyada en çok sigara içen ülke olan Çin sigarayla mücadele halinde olmasına rağmen Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre Çin'de 300 milyon sigara tiryakisi varmış.
Japonya dünyadaki üçüncü büyük tütün fabrikası Japanese Tabacco baskılarıyla olsa gerek sigara yasağı konusunda fazla bir başarı gösrememiş ülkelerden biri kabul ediliyor. 
Kanada dünyada sigara içme oranının en düşük olduğu ülkelerden biri.
Karabağ 2004 yılından beri kamusal alandaki yasağa rağmen %40 ile Avrupanın en çok sigara içen ülkesi durumunda.
Küba; Güzel kadınların baldırlarında puro sardıkları Fidel Castro'nun ülkesi,  liderleri hastalık sebebiyle 1996 yılında sigarayı bıraksa da kendileri içmeye devam ediyor.
Bu ülkeler içinde en çok dikkatimi çeken ülke Norveç oldu. Refah seviyesi bakımından en iyi ülkeler olan İskandinav ülkelerinden Norveç'te her 3 kişiden biri sigara içiyormuş ve sigara içenler her yıl artıyormuş. 
"Kimi dertten içermiş, kimi neşeden." demiş sanatçı...

31 Ağustos 2012 Cuma

AJDA PEKKAN SENDROMU


Ne zaman Ajda Pekkan'ı gazetelerde, televizyonda görsem aklıma bir sürü abuk sorular gelir. Bir iki yıl önce ünlü diyetisyenlerden birinin katıldığı oturuma dinleyici olarak gelmişti ablası ile birlikte.  (belki de kardeşidir bilemeyeceğim. Hatta ikisi de aynı kişi bile olabilirler o kadar benziyorlar çünkü.) 
Acaba unutkanlık yaşıyor mu, çocukluk arkadaşları arasında sağ olanlar var mı, varsa torunlarının çocuklarını gören arkadaşlarının yanında ne hissediyor, şarkı ezberlerken unuttuğu oluyor mu, parlak taytlar, yırtmaçlı elbiselerin yerine sade bir elbise giyip omuzuna şal almak istediği zamanlar oluyor mu, ortopedik ayakkabılar giyme arzusu yaşıyor mu?
Bunları niye yazdım?

Kızlarımla bir yerlere çıktığımda özellikle büyük kızımın beni tanımayan arkadaşları "Aaa annen ne kadar gençmiş." diye hayret belirtisi gösteriyorlar. Oysa büyük kızımı doğurduğumda 26 yaşındaydım. Bunlar iltifat olarak güzel sözler olsa da Ajda'dan en az yirmi yaş küçük biri olarak bu sözlerin iltifat olduğunu ve orta yaşın sonlarında olduğumu gayet iyi biliyorum.
Lakin ruhumdaki uçarı, yerinde duramayan, yirmili yaşlarda takılıp kalmış ikinci  yanıma gem vuramıyorum. Tanıyanlar beni takip ederken bile yorulduklarını söylerler, üşenmem, yorulmam, sıkılmam, yavaş hareket edemem. Günü yoğun bir aktivite ile geçirdiğim için akşama bitkin halde uyur kalırım. Uyandığım an hayat yeniden aynı hızla devam eder benim için. 

Bazen ruhumdaki bu delifişek kız işi abartır çılgınlık yapmaya kalkar. O zamanlar yarım asra gelmiş bedenimden  cılız bir itiraz sesi yükselir ki duyabilene aşk olsun. 
İşte böyle bir durumla karşılaştım üç gün önce;
Koşar adımlarla balkona çıkmaya çalıştım. Balkonun cam kapısının kapalı olduğunu görmedi yaşlı gözler. Bodoslama daldım balkon kapısının camına. Bir gümbürtü koptu ki sormayın. İki yıl önce özene bezene yaptırdığım o güzelim hokka burnum çatır çutur kırıldı iyi mi?
Allahtan evimizde cerrah var. Beyefendi hemen müdahale etti ama sabahın sekizinde bendeki feryat figanı bütün apartman duymuş, belki de evde kavga oluyor diye düşünmüştür. Burnuma tampon takıldı, acısı bir yana ağzımdan nefes alacağım diye helak oldum. Arkadaşlarım ziyaretime geldiğinde geçmiş olsun dedikten sonra ağız birliği etmişçesine; "Artık biraz yavaşlasan" diye uyardılar. Anladım ki adına yaşamak denen bu kısacık yolda yürümeyi biraz abartmış koşar adıma geçmişim. Bugün itibari ile tamponlarım çıktı. Burnum domuz burnundan hallice görünüyor. Beyefendi düzeleceğini söylüyor ama tedirginim açıkçası.
Tedirginliğim burnumun eski halinde olmamasından mı yoksa Ajda Pekkan sendromu yaşayıp yaşlanmayı istemediğimi fark etmemden mi bilemiyorum.

24 Ağustos 2012 Cuma

YUMURTA - YIMIRTA


Sevgili arkadaşım Esen Yumurtaya "Yımırta" der,  onun bu sözüne bayıldığımız için; "kekin içine ne konuluyordu?" diye abuk bir soru sorup yumurta demesini sağlardık. Biz neşe ile gülerken o da alınganlık göstermez, bizimle birlikte gülerdi.
Yumurta hemen herkesin en az bir çeşidini sevdiği bir besin maddesi. Bol miktarda A, B, D, E vitaminlerini ve az miktarda başka harflerden oluşan vitaminleri de içerirmiş. Yani kısaca bütün alfabenin harflerinden oluşan vitaminler varmış içinde diyebiliriz.

Annemin köyüne gittiğimizde rahmetli Güllü ninemizin  bakır tava içerisinde yaptığı tereyağlı yumurtanın tadını hala hatırlarım. Ne yazık ki bu tatta bir yumurtayı hala yemedim.
Sağlık ve Yaşam dergisinde çalışırken öğlen yemeklerimiz için mutfağa girer en pratik yemekleri yapmaya çalışırdık. Sevgili arkadaşım Sibel'in yaptığı patatesli yumurtalar da hatırlanmaya değer.

Dergide çalıştığım dönemlerde katıldığımız bir seminerde yumurtaya eski saygınlığını geri verdi uzmanlar. O zamana kadar kollestrol düşmanı diye gösterilen yumurtaları gönül rahatlığı ile tüketebilirmişiz.  Hele yeni çıkan diyet programlarında günde en az iki adet yumurta yemeleri tavsiye edildi.
Geçen sabah kahvaltı esnasında küçük kızım yumurtaya bakıp fen bilgisi dersinde öğrendiklerine dayanarak "Ya bu bir nevi cenin" deyince iyice midem bulandı ama ses etmedim.

Eskiden yumurtalar bir kaç gün bekletip pişirildiğinde çok pis kokardı. Şimdi artık tavuklara ne yediriyorlarsa yumurtalar ne bozuluyor ne de kokuyor. 
Zaman zaman Üniversite öğrencilerinin elinde ana muhalefet partisi görevine soyunsa da yumurta en çok sucuğun içine yakışıyor diyenlerdenim.
 Yaz günlerinde yumurtalı tabakların bulaşık makinesinde yıkanması esnasında kokularının bardaklara geçmesi sevimsiz bir ayrıntı olsa da yemekten vazgeçmiyoruz. 
Kendi açımdan yumurta ile ilgili en sevdiğim söylem şudur;
"Ey yumurtaya can veren allahım, insanlara akıl fikir ihsan eyle."
Amin...

20 Ağustos 2012 Pazartesi

BAYRAM ÇOCUKLARI VE ŞEKERLEME


Bazen Twitter'da öyle güzel sözler çıkıyor ki "Helal olsun." diyorum.
Şimdi mübarek Ramazan bayramında kapıya gelen çocuklar için şekerler alırız ya, onun için yazmış birisi; "Sahtekar Müslümanın özelliklerinden biridir. Kapıya el öpmeye gelen komşu çocuklarına adi şekerlerden verir, eve gelene çikolata."
Hadi bakalım kimin evinde komşu çocuklarına vermek için ayrı olarak alınan şekerleme kasesi yoktur ki Bayramda?
Eskiden, hatta bazı takipçilerim için milattan önceye tekabül eden yıllarda biz henüz çocukken mahallemizin bir Necmi eniştesi vardı. Beyaz Cadillac arabası, Ayhan Işık bıyıklı, yakışıklı ve sevimli trafik polisi eniştemiz gelecek ve bize bayram harçlığı verecek diye sokakta beklerdik gün boyu. İstanbul'dan geldiğinde yolun başında kornayı öttürür geleceğini fark etmemiş çocuklar varsa haber verirdi. Sokağın başında koşarak karşılardık onu. O da arabasından iner, gülerek  elini uzatır, biz sırayla elini öperken cebinden o zamanın parası için oldukça iyi sayılan bir liraları çıkartır hepimize dağıtırdı. Tek oğlu vardı Necmi eniştenin; Taşkın..

Benden bir yaş küçük uzaktan kuzenimiz babası gibi girişken, sevimli bir çocuktu. Biz kasaba çocuklarına İstanbul'lu polis çocuğu olarak yüksekten bakmaz, geldiğinin ertesi günü bizimle birlikte ağaçlara tırmanır, cimriliği ile ün salmış dedesinin ambarından en güzel ferik elmalarını bizim için çalar, dayağı bile göze alırdı. 
El öpmeye gittiğimiz komşu ve akrabalar şekerin yanında mutlaka harçlık niyetine 25 kuruş veya 50 kuruş verirlerdi. Bazı akrabalar için bayramda çocuklara verilen harçlık bir ritüel gibi olurdu. Mesela Nihal yengemiz bu konuda uzmandı. Asil çerkez olmakla övünen Nihal yenge kolalı mendillerin içine çikolata ve bir lira koyar öğle elimize tutuştururdu Bayram mendillerimizi. O mendiller okul açıldığında çok işimize yarardı. Çünkü Pazartesi günleri öğretmenler mendil ve tırnak kontrolü yaparlar mendili olmayan ve tırnağı uzun olanın eline cetvelle vururlardı. O yüzden Nihal yengenin mendillerine ve harçlıklarına bayılırdık. Ama Nihal yenge ile ilgili bir sıkıntımız da olurdu her zaman. Evi kocaman bir bahçenin içinde dönemin evleriyle mukayese edildiğinde saray gibi gelen çok güzel bir evdi. Evine gittiğimizde oturuşumuza bile dikkat ederdi. Oturduğunda dizlerin birbirinden ayrı duruyorsa kaş göz işareti ile uyarırdı. Odaya kim girerse girsin, kaç kez girerse girsin  kesinlikle ayağa kalkmak gerekiyordu. Bazen kuzenlerimle kızar; "Ne arabın yüzü ne Şamın şekeri" diyerek gitmek istemezdik ama onun mendil içinde verdiği bir lira o kadar cazip gelirdi ki her defasında ayaklarımız oraya götürürdü bizi. 
Ne gariptir ki ev ahalisi zaten akrabalar veriyor diye bayramda fazla harçlık vermezdi. Onlar da bizim haricimizdeki akraba çocuklarına harçlık verirdi. 
Bugün bayramın ikinci günü Twittier'da okumadan önce çikolatamı hazırlamıştım ama burası site içerisinde apartmanlardan oluşan bir yer. Kimse el öpmeye gelmedi. Ben de önce bitterlerden  başladım yemeğe. Sonra; "Sütlü de fena değil, beyazı da denesem mi acaba?" derken kutunun yarısı gitmiş. Ramazanda bir iki kilo vermiştim ya almazsam ayıp olacak. Kendime kıza kıza bir sürü çikolatayı mideye indirdim. 
Bu işin müsebbibi Ramazan boyunca  bütün gün bağıra çağıra oynayan Bayramda ortalıkta görünmeyen sitenin çocuklarıdır. 
Ben masumum.
 

19 Ağustos 2012 Pazar

BİR BAYRAM, HER BAYRAM


25 yıl önceydi. Aylardan Haziran.
Ramazan'ın son iftarını yapmıştık. Ablamla eniştem Bayram için arife gününden Amasya'dan gelmişti. 
Güzel bir yaz akşamında abim, yengem, ablam, eniştem, annem, babaannem ve ben evimizin bahçesinde oturuyoruz. Ilık bir yaz akşamı, mevsimin ilk kirazlarını yiyoruz serin serin ki bahçe kapısında babam göründü. Eniştemin verdiği iftar yemeğine davetliydi. Bizi toplu halde görünce yüzü aydınlandı. Hele sabahleyin bahçeden topladığı kirazları önümüzde görünce daha da mutlu oldu. Kimseyi rahatsız etmemek için yanımızda oyalanmadan hemen odasına geçti. Hatırladığım en sakin günlerimizden birini  yaşıyorduk. Mutluyduk, bir arada olmanın verdiği bir mutluluktu bu. Annemin gözlerinin içi gülüyordu. Büyük kızı ve oğlu iyi bir evlilik yapmış, küçük kızı; yani ben de iyi bir işte çalışıyordum. İnsan daha başka ne isteyebilirdi ki?

Aradan yarım saat geçti geçmedi babam odasından çıktı ter içinde. 
"Nefes alamıyorum." diyor, kesik kesik soluk alıyordu. Ağabeyim ve eniştem hemen babamı hastaneye götürmek istediler. Sapanca küçük bir yer, hele o yıllarda tam teşekküllü bir hastane yok. Sakarya'ya götürmek lazım. Yol Yaklaşık yarım saat.
Biz dört kadın arkalarından bakakaldık.
Bekledik dönecekler diye.
Bir kaç saat sonra eniştem ve ağabeyim döndüler babamsız. Babam hastanenin kapısında 55 yaşında kalp krizinden vefat etmişti.

Ertesi sabah bazı evlerde bayramlaşma yapılırken bizim evimizden babamın cenazesi çıkıyordu. Annemin Bayram için yaptığı baklavaların ne tadı kalmıştı ne anlamı. 
..
Birileri ağladı, birileri üzüldü, ama biz üç kardeş ne hissettiğimizi bilemeden öğlece bakakaldık babamın ardından. Babam evli olmanın, baba olmanın ne olduğunu anlayamadan yaşamış, biz baba duygusunu bilememiştik. Tam durulup birbirimizi keşfedeceğimiz zaman yorgun kalbi müsaade etmemişti baba- evlat ilişkisini yaşamamıza.
..
Şimdi ne zaman Ramazan Bayramı olsa dilimin ucunda acı bir tat ile sevgimizi belli edemediğimiz babamı hatırlarım.
Bugün bayram; Birilerinin evinde hüzün vardır kim bilir belki de.
Hüzünlü Bayramların hayatınızı etkilememesi dileği ile, iyi Bayramlar diliyorum.