31 Mart 2012 Cumartesi

OKUNMANIN MUTLULUĞU YAZMAKTAN GÜZEL


Bazen kendimi BBG evinde gibi hissediyorum. 
Şimdi havalara girip o programı hiç izlememiştim demeyin. Mutlaka ucunda kıyısından izlemişliğiniz vardır. 
Tenisle ilgili yazımın ardından telefonuma aynen şu mesaj geldi; "Sen ne tatlı bir kadınsın arkadaşım, yolda giderken yazını okudum süperdi." 
Filiz doktora yapıyor ve cumartesi günleri derse gidiyor. Benim yazılarım onun telefonuna geldiğine ve yolda telefonundan okuduğuna göre bana şöyle yazması gerekmiyor mu; "Arkadaşım allah iyiliğini versin. Bu saatte neden yazı yazıyorsun, yazını mı okuyayım arabayı mı kullanayım bilemedim." 
Gerçi biz kadınlar araba kullanırken kenarlara taşırmadan ruj, kalem, far süren yaratıklarız ama telefondan Blog okumak... Ne diyeyim bravo!
Arkadaşlarım, görüşemediğim akrabalarım, eski dostlarım, hatta ilişkimi kestiğim eski tanıdıklarım bile "ne yapıyormuş bu" diyerek  Blog'um sayesinde benden haber alıyorlar.
Yani BBG evinden bir farkım kalmadı. Allahtan annemin bilgisayarı yok yoksa "evimin önünden geçip Kuzuluk'a gittin de bana uğramadın öylemi!" diyerek küser uzun zaman da konuşmazdı. Annelerin düz mantığını kendimden bildiğimden, otobüs şoförüne "Annemin evinin önünde  çay ve ihtiyaç molası verelim" diyemeyeceğimi de anlamazdı. 
Bazen yazılarım dolayısı ile kırılanlar oluyor tabi. Mesela kuzenim Hülya 2010 yılında yazdığım "Neşeli Pazarlar" yazımdan dolayı  hiç neşelenmemiş. Hatta "Sen şimdi kimin Pazarını neşelendirdin?" diye bir sürü sitem etmişti. Allahtan kardeşim gibidir de gönlünü hemen aldım.
Sevgili arkadaşım Nuray yazılarımı takip edip en çok yorumlayanlardan biri. Yorum köşesinde onun adına rastlayamazsınız. Bahanesi şu; "Benim yorumlarıma toplum henüz hazır değil." Ama haftanın en az iki günü buluştuğumuz için topluma söyleyemediği her şeyi benim üzerimde deniyor. Bundan şikayetçi miyim? Kesinlikle değilim. ( Laf aramızda ondan biraz tırsıyorum.)
Nesrinle paylaşım içindeyiz. Bana bazen ilginç konular hatırlatıyor, müthiş bir birikimi ve gözlemi var. Geçen gün bana kahve içmeye gelirken şöyle dedi; "Senin bu giriş kat komşularını çok çekişmeli buldum." Sorar gözlerle bakınca şöyle dedi;
"Biri kapının önüne antik Mısır  ikonu, diğeri de Yunan heykeli koymuş."
Allah allah, Ben niye fark etmedim ki!
Ertesi gün asansörden inince karşılıklı iki daireye de baktım. Yüksekçe bir saksıda yapma çiçek sandığım heykel  hakikatten Yunan heykeli, diğeri de eski  mısır yazılarının bulunduğu yamuk yumuk bir taş. İlgi ile gören göze ne demeli?
Şimdi ben bunları yazmayayım de ne yapayım.
Arkadaşlarımı ve beni okuyan, takip eden herkesi seviyorum.





30 Mart 2012 Cuma

BAHAR SARHOŞLUĞU


Normalde bahar geldiğinde insanlarda bir hafifleme, kuşlar, börtü böcekler, ne güzel bir  hava var, koşalım, coşalım gibi duygular yaşanırken bizim evin ahalisi toptan psikopata bağladı iyi mi?
Bir kaç gündür migren atakları yaşıyorum. Evden dışarıya çıkmak istemiyorum. Kafamı çevirdiğim her yer tozlu ve pismiş gibi geliyor. 
Bu suratsız halimi gören Beyefendi de inceden lafı geçiriyor. "Gülünce güzel oluyorsun." 
Yani bu sözün Türkçe meali "suratsız halin hiç çekilmiyor."
Ortanca kızım hafta sonu gireceği YGS sınavının stresi ile bir bakıyorsun asabi halller içinde, bir bakıyorsun bale yapıyor, şarkı söylüyor.  " Kaybettik çocuğu" diye düşünürken normal hallerine dönüyor.
Küçük kızım zaten ergen, onun için baharın bir anlamı yok. Ona her mevsim bahar.

Evdeki tek aklı başında olan büyük kızım da suratlı suratlı evin içinde gezmez mi? "Eyvah ki ne eyvah!"
Sana ne oldu demeye kalmadan bunaldığını herkesin kahrını kendisinin çektiğini, biraz da onun kahrını çekmemiz gerektiğini söylüyor. 
Ailemizde her şey yerli yerindeyken birdenbire gelen bu duygu boşalmasının tek müsebbibi bahar diye düşünüyorum.
Bahar yorgunluğu  yaşıyoruz diyeceğim ama korkuyorum, bahar 3 ay ve birinci ay henüz bitmek üzere. Bu nasıl yorgunluktur. Üçüncü ayın sonunda öldürür bizi.
Uzmanlar güneş ışığının insanın ruhsal ve fiziksel enerjisini arttırdığını söylüyor fakat bizde neden tersi oldu anlamadım.
Sonra bir yerde okuduğum yazıya göre İlkbaharda havadaki elektrik yükünün artmasının insanları olumsuz etkilediğini söylüyor. Demek ki bizim elektrikler kısa devre yapmış anlaşılan. Bu dönemde havada pozitif iyonların artması insana zindelik verirken, negatif iyonların artması da yorgunluğa, halsizliğe ve gerginliğe neden oluyormuş. 
Negatif iyonlarım artmış olmalı ki  her sabah arabanın kapısından elime elektrik çarpıyor. Bir gün elim arabanın kapısında saçlarım dikelmiş olarak öğlece kalacağım mazallah.

İsveç'te yapılan bir araştırmaya göre İlkbaharda erkeklerde  depresyon, kadınlarda aşırı sinirlilik ve psikolojik rahatsızlıklar artmaktaymış. Bu araştırma İsveç'te olduğuna göre  belirtileri tersinden düşünmek lazım. Bizim erkeklerde pek depresyon olmaz. Onlar doğrudan işi aşırı sinirlenmeye bağlarlar. Kadınlar da depresyona girme eğilimindedirler.
Bu yazıyı yazarken cam kenarında oturuyorum. Dışarıdan gelen güneş ışığı bilgisayarımın ekranına geliyor. Ekranda binlerce minicik toz gözüme çarpıyor. 
İsveç kadınları gibi sinirlensem bilgisayarı fırlatmam gerekecek, Eh ne yapalım! Bu durumda depresyonda olmak daha mantıklı değil mi?

29 Mart 2012 Perşembe

İKİ RAKET BİR TOP


Yaklaşık 6 aydır uzaktan uzaktan bakışıyorduk birbirimize. Aslında onun beni pek iplediği de yoktu. Uzaktan gördüğüm kadarı ile hep meşguldü.  Sadece bende 6 yılın  istek ve özlemi vardı
Önce kızlara teklif ettim, hiç oralı olmadılar. Okul var, ders var, iş var..
Hafta sonu olsun bari?
...
Sonra arkadaşlara sordum hadi birinizle oynayalım şunu?
Sanki Bedmington oynamayı teklif etmişim gibi ilgilenmediklerini belli eden bir tavır içine girdiler. Biraz heveslenir gibi olan Nesrin'de 6 aydır "hadi" demediğine göre biz uzaktan uzağa bakışacaktık anlaşılan.
İki gece evvel büyük kızıma sitem ettim. "Bir sürü ders aldın hiç olmazsa hafta sonları oynayalım." Zamanının olmadığını söyledi ki haklıydı.
Konuşmalarımızı duyan Beyefendi talip oldu.
"Birlikte oynayalım."
Bir dönem hocasından ders aldım, 4 yıl boyunca oynadım, rakete rekat diye espri yapan, topları için "Şişiyormu bu?" diye alay eden bir adamla tenis oynayacağım.
Eldeki malzeme bu ne yapalım.

Giydik eşofmanlarımızı, aldık raket ve toplarımızı 6 aydır balkonumdan bakıştığımız tenis kortuna indik. Kortun bir kenarında Skuaş (duvar tenisi) duvarı hazırlamışlar. Acemi biriyle kocaman kortta oynamaktansa kısa paslarla duvara vurarak oynayalım diye düşündüm. Bir topu ona verdim, diğerini kendim aldım. Başladık oynamaya.
Beyefendi bir iki denemeden sonra topları karşılamaya başladı. Benim hayretli bakışlarım altında gayet güzel forehand ve backhand vuruşlar yapıyor. Birazdan; "Wenüs Williams'mıdır nedir, onunla bir kaç kez oynamışlığım var." diyecek düşüp bayılacağım. 
"Sen daha önce tenis oynamış mıydın?" diye soruyorum. Masa tenisi oynadığını söylüyor. 

 O gayet güzel atışlar yaparken benim attığım bir top havalanıp kortun yüksek duvarlarının üzerinde kalıyor, almak mümkün değil. Gitti güzelim top.
Sonra bir saate yakın filelerde oynamaya başlıyoruz. Her topumu karşılayamasa da bir acemiye göre gayet iyi vuruşlar yapıyor. Oraya buraya koşturuyoruz. İyi oynayan benim, topu ıskalayan, kenardaki topları toplayan o, fakat ben ter içinde kalıyorum. Onda bir gram yorgunluk belirtisi yok.
Olsun çok mutluyum nihayet bir tenis partnerim oldu.
Kim bilir bakarsın çiftler turnuvasına bile katılabiliriz, neden olmasın...
..
Bu arada geçen yıl İskoçya'da yapılan Uluslararası gençler Skuaş şampiyonasında  altın madalyayı kim  aldı diye düşünürsünüz?
İran'lı bir genç almış.
Hatta aynı turnuvada gümüş madalyayı alan da yine İran'lıymış.
1800 yıllarında İlgiltere'den dünyaya yayılan tenis  her yıl Haziran ayının sonunda Londra'da Winbledon Tenis  turnuvası adıyla yapılıyor. 
İngiltere'den dünyaya yayılmış olan oyunda, İngiliz tenisçiler son yıllarda ilk üçe bile giremiyorlar.
Hatta tek erkeklerde 1936 yılında Fred Perry'den sonra Winbledon'u hiç bir ingiliz kazanamamış. 
( Fred Perry markasının nereden geldiğini de öğrenmiş olduk böylece.)

Not;
 Resimler biraz gönlümüzü açsın istedim.Üstteki Maria Shapova. Soyadı bile şarapı çağrıştırıyor. :) İkinci resim Pete Sampras. 
Tabi ki o olmadan olmaz, 3. resim Anna Kournikova.

.. MIŞ GİBİ


İzmi'rde bir tekstil firması beyaz gibi davranan siyah kumaş üretmiş. Haber ilk okunduğunda sanki pek bir şey ifade etmiyormuş gibi görünüyor. Siyah olduğu halde güneş ışınlarını yansıtan kumaş yapmak siyah rengi her mevsim giymek isteyenler için iyi fikir olsa gerek. Bu haberi okudularsa özellikle Cem Yılmaz, Sinan Çetin, Neslihan Yargıcı pek sevinmiştir her halde.
Ben kumaşın işlevselliğinden ziyade haberin güzelliğine takıldım.
Beyaz gibi davranan siyah kumaş...
Mış gibi davranmak
Mış gibi davranmaya mehilli bir toplum olarak aslında güzel bir buluş olmasına rağmen gazetelerde küçük puntolarda kaybolup gitmiş. 
Oysa severiz biz mış gibi olmaları;
Zenginmiş gibi yapan züğürtler,
Fakirmiş gibi yapan, paragözler,
Kibarmış gibi yapan terbiyesizler,
Safmış gibi yapan uyanıklar,
Çalışkan rolü yapan tembeller,
Anlayışlı rolü yapan vurdumduymazlar,
Dost gibi davranan yalancılar,
İnsan rolü yapan ...
..


26 Mart 2012 Pazartesi

MEDİNE DİLENCİSİ


Nesrin'le Kahve Dünyasında oturuyoruz. Burnumuzun dibine dergi uzatıldı. "Abla kardeşimi okutuyorum. Yardım edin Lütfen!" Öğlece kalakaldık, ne diyeceğimizi şaşırdık.
Bir kaç gün önce saçı röfleli 13-14 yaşında bir kız çocuğu elindeki tükenmez kalmeleri burnumuza uzatmıştı aynı bahane ile. 
Arkadaşlarımla yaptığımız iki günlük kaçamak sırasında otobüsteki iki genç birbirlerine "Medine Dilencisi" diyorlardı.  Tatil dönüşü yardımcım Medine Koştura koştura iş yaparken muhabbet ediyoruz ki şöyle söyledi. "Bu yıl Belediye  bana kömür yardımı yapmadı. Oysa kirada oturuyorum,  komşularımdan daha zengin değilim, onlar gibi Medine dilenciliği mi yapmam gerekiyor?"
Medine Dilencisi yazınca  sözlüklerden birinde "Üzgünüz veri tabanımızda yaptığımız arama sonucu böyle bir kelimeye rastlayamadık" diyerek üzgün bir surat resmi koymuşlar. Başka bir sözlükte; Üstü başı dökülen perişan kişi olarak anlatılıyor. "İyi de bu kişiler sadece Medine'de mi var?" diye düşünürken Google'da Almancasının Lumpig olduğunu gördüm. Demek Almanlar da Medine Dilencisini biliyorlar. Sanırım bu Hint fakiri gibi bir şey.

Her konuda bilgisi olan Vikipedi'de dilencilik başlığının altında sadece şunlar yazıyor; "Bu maddenin tarafsızlığı konusunda kuşkular bulunmaktadadır." Kuşkucu yaklaşıma bakarmısınız?
Hatırladığım kadarıyla 2008 yılında İstanbul Büyükşehir belediyesi tarafından dünyada ilk kez  dilencilik sempozyumu düzenlenmişti. Sempozyumun sonunda ne kararlar çıktı bilmiyorum ama dünyada ilk dilencilik yapan robotu tahmin edersiniz ki japonlar yapmış.
New york'ta 17 yıldır dilenen ve dünyanın en zengin dilencisi olarak anlandırılan adamın aktör Irwin Korey olduğu anlaşılmış. 3.5 milyon dolarlık bir evde oturan 97 yaşındaki adam topladığı paraları Küba'daki çocuklara yardım eden bir vakıfa bağışlıyormuş. Eşi öldükten sonra yanlızlık çeken aktör dilencilik yapmanın yalnızlığına çare olduğunu söylüyormuş. Tabi orada bizde olduğu gibi evlendirme programları yok. Buraya gelsin, iki günde yalnızlığına nasıl çare buluyor bizim çöpçatan programlar.

"Yaşlı adam dilencilikten topladığı paralarla Starbucks'ta kahve keyfi yaptı." diye bir haber okursanız bu olayın nerede olduğunu tahmin edersiniz?
İnanamayacaksınız ama bu olay Taksim'de oluyor. Kolu sargılı yaşlı adam topladığı paralarla kahvesini içerken zabıtalar tarafından fark ediliyor. Zabıtalar kırık kolu için hastaneye götürmeye kalkınca sargıyı çözüyor ki elinde hiç bir şey yok. Yaşlı adam dolandırıcı ama bir tarzı var. Mahalle kahvehanesinde değil de Starbucks'da yiyor paralarını.
Yıllardır dilencilikle apartmanlar yaptırdı, Sabah dileniyor, akşam Mercedes'e biniyor gibi haberleri okuyup duruyoruz. 
Temel yolda giderken dilenciye rastlamış.
"Allah rızası için bir sadaka" demiş dilenci.
Temel cebinden bozukluklarını çıkartıp verirken;
"Parayı al ama duanı istemiyorum."
Dilenci bozulmuş;
"Neden istemiyorsun?"
"Senin duan beş para etseydi kendine hayrın olurdu."





23 Mart 2012 Cuma

KUZULUK'TA İKİ GÜN


"Yaşlı ve emekli kadınlar gibi ne işiniz var Kuzuluk'ta" dedi bazı arkadaşlarım, bazıları yorum bile yapmadı. Kızıma göre yaşlıyım anneme göre genç, emeklilik desen artık öğle 65 yaşını beklemiyor insanlar emekli olmak için. 40 yaşından başlıyor emeklilik.
Evet emekliyiz, yaşlıyız ve Kuzuluğa gideceğiz. 
Son 3 yıldır yaptığım gibi yorumlara kulak asmayıp çıktık yola. İstanbul'dan 3 arkadaş ve Sapanca'dan kuzenim.
İstanbul Kuzuluk arası 3 saat. Biz Metro Turizmle gittik. Otobüsler tertemiz ve konforlu. Adapazarı'ndan Akyazı'ya doğru ilerlerken dağlardaki karlar henüz erimemişti fakat rüzgarsız pırıl pırıl bir ilkbahar havası karşıladı bizi.
Kaldığımız yerin adını özellikle söylemeyeceğim, ama gitmek isteyenler için bir çok seçenek mevcut. İnternette arayın yeter.
Neden mi söylemeyeceğim?
İki yıldır akşam yemeğinden sonra odamıza geçip meyve ve çerez eşliğinde evden getirdiğimiz kırmızı şarabımızı su bardaklarında içmenin keyfini yaşıyoruz çünkü.

Filiz bu sefer kadeh getirmek istedi fakat yolda kırılacağından korktuğumuz için vazgeçtik. Şarap içmekte ne var diyeniniz varsa hemen söyleyeyim gittiğimiz yerde içki olarak sadece su ve kola satılıyor. Kolaya bile temkinli yaklaşanlar var.
Geçen yıl bitirdiğimiz şarap şişesini nereye atacağımız konusunda epeyi bir kafa yormuş, dışarıda  kaldığımız odanın çok uzağında bir çöp kutusuna atmıştık. Fakat  sarıp sarmalanmış şişeyi atarken sağımıza solumuza bakmış iyice şüpheli bir hale gelmiştik. Sonra fark ettik ki çöpün hemen yanında kameralar var. Bizim şüpheli davranışlarımızı gören güvenlik görevlileri merak edip çöpe baksa foyamız meydana çıkacaktı ama aralarında meraklı biri yoktu anlaşılan. 

Kuzuluk'ta Dereağzı mevkisinde çok güzel et ve balık restoranları var. Telefon ediyorsunuz bulunduğunuz yere bir servis yolluyor sizi alıyorlar. Biz balık yemedik fakat etlerin çok güzel olduğunu söyleyebilirim. Hele mıhlama ve çerkes peyniri herşeye deydi. 
Şırıl şırıl bir derenin yanında, güzel bir havada yemeğimizi yedik, doğayı dinledik.
Kuzuluk Kaplıca Beldesi Akyazı'ya yaklaşık 6-7 kilometre mesafede, sıcak kaplıca sularının şifa dağıttığı sevimli bir yer. Biz dört arkadaş sıcak sulardan yararlandık, uzun yürüyüşler yaptık, mis gibi doğada yenilendik ve evimize döndük.
Kaplıca meraklıları! yaz başlamadan yakın bir mekanda ucuza dinlenmek ve sıcacık sularda sağlıklı bir tatil  yapmak istiyorsanız tavsiye edilir.



19 Mart 2012 Pazartesi

BÜYÜKÇEKMECE'DE GÖZLEME VE ÇAY



Haftasonu Beyefendi ile birlikte Büyükçekmece sahiline gittik. Aslında niyetimiz çocuklarla birlikte güzel bir yerde yemek yemekti. Büyük kızım sabaha kadar ders çalıştığı için zombiye benzediğini söyleyerek yatmak istedi, ortanca kızım öğleye kadar dershanede olduğunu, öğleden sonra boş olacağını söyledi. Küçüğü söylememe gerek yok zaten. En müsait o gibi görünse de ablaları isteksiz diye anında yaz çizdi. Beyefendi Japon çizgi film karakterinin adını taktı oda; "Maruko"
Maruko bizimkinden biraz daha küçük bir kız çocuğu ama karakterini yazarken bizim kızı görmüşler diye düşünüyor insan.
Her neyse bizim Maruko gelmek istemeyince, hava da çok güzel olunca ikimiz çıkalım dedik. Büyükçekmece son zamanlarda çevre semtlerden kahvaltıya gelinen bir yer oldu. Sahil boyunca bir sürü kahvaltı mekanı var. Arkadaşlarımla bir kaç kez kahvaltıya geldiğim için biliyorum sadece hafta sonları değil haftanın her günü kahvaltı olanağı var. Fiyatlar  boğazdaki kahvaltıların yanında oldukça makul. Nihayet deniz aynı deniz.

Büyükçekmece'nin uzun bir sahil yürüyüş yolu var. Yol boyunca  son bir kaç yıldır her yerde gördüğümüz açık hava spor aletlerinde faydalanma imkanı var. Ayrıca  uzun yürüyüş yolunda yorulanların dinlenmesi için kenarlara çok sevimli banklar koymuşlar. Banklar fiberglastan yapılmış ve kitap şeklinde. Üzerlerinde Türk şairlerin şiirleri yazıyor.
Bizde biraz yürüdükten sonra kalabalıktan nispeten uzakta küçük yeşil kulübe ve 5-6 masadan oluşan gözlemecinin bahçesine girdik. Gittiğimizde bizden başka kimse yoktu. Altımızda yemyeşil çimler, önümüzde deniz, defterlerimizi çıkarttık. Gözleme ve çay eşliğinde ben yazımı yazdım, notlar tuttum, Beyefendi Japonca çalıştı. 
Ben bu sakin ve güzel ortam devam etsin diye dua ederken Allah; doğal olarak gözlemeci kadının dualarını kabul etti ve birden bütün masalar dolmaya başladı. Bununla kalsa iyi gelen bir sürü insan başka masaları tercih ederken,  iki çocuklu bir aile geldi yanımıza oturdu. Çocukları şikayet edeceğimi sanıyorsanız yanılıyorsunuz. 
Adam  bahçeden içeriye girerken bağıra çağıra elinde telefonla konuşuyordu ama o konuşma bir türlü bitmedi. Karşısındaki adam duydu mu bilmem ama bütün Büyükçekmece sahili adamı dinledi.( Tabi biraz abartı oldu.. Gözlemeciler diyeyim, adamın gürültüsünü siz tahmin edin.)
"Ha gözüm! Şimdi sen Mimaroba'dan gelmiyor musun? Alışveriş merkezini geç, geç.. Alt geçitten gel, camiyi de geç, Albatrosa gelmeden sola dön.  Ha evet o iki binanın arasından. Denizin içinde kocaman bir bina var, biz onun yemen yanındayız." yanındayız dediği bina oturduğumuz yerden silüet olarak görünüyor neredeyse. Ama tarif bu. Mimaroba ile Büyükçekmece arası nereden bakarsan 15 kilometre var. O kadar yolu dakika dakika tarif etti resmen.
Adam telefonu kapattı. Karısına dönüp şöyle dedi; "Evde yemekle uğraşacağımıza 4 liraya gözleme, iki de çay içseler evden daha ucuza gelir."
Beyefendi ile birbirimize bakıp gülümsedik. Önümüzde tam da onun söylediği şeyler vardı. Bir gözleme iki çay.
Çok mu cimriyiz ne?

18 Mart 2012 Pazar

FUTBOLUN BÜYÜSÜ


Şu anda oturduğum eve 6 ay önce taşındım. 4 tane birbirine bitişik 7 katlı binalardan oluşan bir site burası. Yanımdaki dairede kim oturuyor bilmiyorum. Çünkü onların girişleri diğer binadan. Apartmanda daha önceki yazılarımdan birinde yazdığım gibi sadece alt kattaki komşumdan akşamları piyano sesi duyuyorum ama rahatsızlık bir yana zevkle dinliyoruz. 
Yan daireden şimdiye kadar en ufak bir ses, gürültü duymadım. Ta ki dün geceye kadar. Dün gece Fenerbahçe - Galatasaray derbisi vardı. Maç çok çekişmeli geçiyordu, yan daireden önce bir kadının çığlığı duyuldu, ardından adamın bağırışları. Daha önceki evimde sürekli kavga sesi duyduğum üst komşu deneyimlerimden olsa gerek birden panik oldum. Baktım  sesler kavga sesi gibi değil. Bunlar resmen maça seviniyorlar şaşkınlık içinde kaldım.
Acaba yüzlerce  insanı çığlık çığlığa bağırtabilecek, ağlatabilecek, hırslandırıp isyan ettirecek, nefret ettirecek, aşkla sevdirecek başka ne gibi bir etkinlik olabilir bilmiyorum. 6 aydır sesleri çıkmayan insanlar nasıl birdenbire bu denli heyecanlanabiliyorlar.
Bu arada maçı Twitter'dan takip  ettim. İnsanlar hem maçı izleyip hemde anında nasıl yazıyorlar anlayamıyorum. Bu becerilerini keşke başka şeylerde de değerlendirebilseler.
Futbolun büyüsü bu olsa gerek.
Kadın erkek, çoluk çocuk bu kadar futbolla haşır neşir olurken, rahmetli Mükerrem halam geldi aklıma. Siyah beyaz televizyonların olduğu zamanlardı. Ailece İngiltere ile ispanya maçını isliyoruz. Sanmayın ki annem, halam, babaannem maça bayılıyor. O zamanlar tek bir kanal var, siyah beyaz televizyon 12'de kapanana kadar ne varsa izliyoruz. Her neyse maç başladı. Televizyon renkli olmadığı için izleyiciler karıştırmasın diye takımlardan biri çizgili forma giymiş, diğeri beyaz. Rahmetli halam bir süre maçı seyrettikten sonra siyah çorap, siyah formasının üzerinde beyaz yakasıyla koşturan hakemi işaret ederek şöyle dedi;
"O adamlar topun peşinde koşuyorlar anladım da ağzında düdükle sağa sola koşan öğrencinin ne işi var orada?"


17 Mart 2012 Cumartesi

NİSAN AYI KÜLTÜR SANAT ETKİNLİKLERİ


Sağlık Ve Yaşam Dergisinde yazdığım Nisan ayı kültür sanat sayfalarından bir kısmını sizinle paylaşmak istiyorum.
SİNEMA
ŞAHANE MİSAFİR
YÖN: Ferzan Özpetek
OYN: Elio Germano, Margherita Buy, Cem Yılmaz
Yönetmen Ferzan Özpetek, ünlü komedyen Cem Yılmaz’ın da rol aldığı yeni filmi “Magnifica Presenza"nın  iki gün önce Roma da galası yapıldı. 5 Nisan'da ülkemizde gösterime girecek. Ferhan Özpetek’in 8 milyon Euro’luk bütçeyle çektiği filmin başrolünde İtalyan oyuncu Elio Germano var. Cem Yılmaz’ın bir hayaleti canlandırdığı filmin konusu şöyle; 28 yaşındaki Pietro, Roma’ya yeni gelmiştir ve burada aktör olmaya çalışırken geceleri de pastane şefi olarak çalışmaktadır. Kuzeni Maria’nın evinde misafir olarak kalan Pietro sonunda tek başına yaşayabileceği bir ev bulur. Fakat bir süre sonra evdeki eşyaların hareket ettiğini fark eder. Çok geçmeden anlar ki bu evde tek başına yaşamamaktadır.

YER ALTI
Yön: Zeki Demirkubuz
Oyn: Engin Günaydın, Nergis Öztürk, Serhat Tutumluer
Sinemamızın önemli yönetmenlerinden  Zeki Demirkubuz, Dostoyevski’nin ‘Yeraltından Notları" isimli eserinden uyarladığı filmi "Yeraltı"nın çekimleri Ankara’da yapıldı. Filmin başrolünde "Vavien" filmiyle ödülleri toplayan Engin Günaydın yer alıyor. Film 2012'in en merak edilen yapımları arasında gösteriliyor. Filmle ilgili BDP Milletvekili Sıtkı Süreyya Önder'in sahnelerinin çıkartılması haberleri polemik konusu olmuştu. Film 13 Nisan tarihinde gösterime girecek. 


KİTAP  - YENİ ÇIKANLAR

 AĞLAMA SMYRNA DÖNECEĞİM 
GÜLSEREN ENGİN
Yıl 1914..  Osmanlının zayıflama dönemi.  Başta İngilizler olmak üzere tüm Avrupalıların planı, “Hasta Adam” ilan ettikleri Osmanlı’yı parçalamak, topraklarını işgal etmektir. İngilizlerin Yunanlılarla birlikte hedefi İzmir´dir. Böylece hem Ege´nin zenginlikleri ele geçirilecek, hem de İzmir, İstanbul’un işgali için üs olarak kullanılacaktır. İlk adım, İzmir Körfezi´nin girişini  tıkayan Kösten Adası’nı ele geçirmekle atılır.

Adanın kendi halinde masum güzeli Rum kızı Smyrna henüz on üç yaşındadır. Ancak İngilizlerin işgali her şeyi değiştirir. Genç kızın bir anda altüst olan yaşamındaki tek ışık, Çakır Osman´a duyduğu tutkulu aşk olur.

HAYALİNİ YORGANINA GÖRE UZAT
Pof. Dr. ACAR BALTAŞ
İçeriğiyle yankılar yaratan kitabın 40 sayfalık yeni ekle genişletilmiş ve geliştirilmiş 6. Basımı.
Son yıllardaki yaygın anlayışa göre, başarının sırrı sadece istemekte yatıyor. Oysa bu doğru değildir. Hiç kuşkusuz başaranlar isteyenler arasından çıkar, ancak her isteyen başarılı olamaz. Başarılı ve mutlu bir hayat için kişinin, istemenin ötesinde, kendi gerçeklerini fark etmesi ve onların peşinden gitmesi gerekir.

Bu kitap başarı konusunda, iş ve özel hayattaki yaygın anlayış dışında, farklı ve çarpıcı yaklaşımlar getiriyor.


TİYATRO
SONBAHARI BEKLERKEN
SADRİ ALIŞIK TİYATROSU
Bir gün karınız sizin kim olduğunuzu hatta kendi adını bile unutursa ne yapardınız...
Her şeye sahip olan yenilikçi yazar  İris Murcdoch'un (Çolpan İlhan) hikayesi. Bir gün Iris hafızası dahil her şeyini kaybeder. Bir şey hariç. Kocasına olan aşkı... Alzhemir hastalığına yakalanan Iris Murcdoch’ın en büyük destekçisi, kocası John Bayley’a olan (Ahmet Uz) aşkı ve bağlılığı olacaktır. Kişiyi kendisine ve çevresine yabancılaştıran çağın en baş edilemez hastalığı Alzhemir’ı konu alan Sonbaharı Beklerken aşk ve bağlılık üzerine de çok önemli mesajlar veriyor.


 





15 Mart 2012 Perşembe

NAKAJİMA VE VATAŞİVA CANDY



Bugünlerde evimizde kültür karmaşası yaşıyoruz. Ben blog, dergi, romanım için sürekli yazıyorum. Ortanca kızım YGS'ye hazırlanıyor. Büyük kızım hukuk yüksek lisansı yapıyor, küçük kızım tam ergen bir lise öğrencisi; dünya yansa bu sıcaklık da ne böyle diyecek kadar rahat.
 Beyefendi ise iyice kendini aşmış durumda. Hemen  her gün Japoncasını unutmamak, ve daha da ilerletmek için yazıp okurken, arabasında  filmlerini izlerken japonca şarkılara da merak saldı. Sadece dinlese ne ala! Bir de japonca şarkılar söylemeye başladı ki sormayın.
Nasıl olsa dili bilmiyoruz ya atıyordur diyerek fesatlık yaptım ama kırılmasın diye belli etmedim. Daha önce melodisini hiç duymadığınız bir şarkıyı çıplak sesle biri söylese o şarkıyı söyleyenin o anda uydurduğu düşünülebilir ya, ben de dili  bilmediğim  için aynı şeyleri düşündüm.
Beyefendi kibar; Önce izin istedi şarkıyı bize dinletmek için. Sesi de fena değil hani ama şarkı japonca olunca bir garip oluyor. Şeker kız Candy tarzında bir algı oluştu bende. Hatta bir ara şarkıyı Vataşiva Candy ile bitirecek diye bekledim.
Fesatlık ve sınama işini abartıp ; "Ne söylüyor?" dedim.  Simultane tercuman gibi önce japoncasını sonra türkçesini söylüyor.  Hala böyle bir şarkının olup olmadığından emin değilim ya bu sefer de şarkının Orijinalini dinletmesini istedim. Mırın kırın edeceğini beklerken You Tube'u açıp şarkıyı bulmaz mı? Şarkı Nakajima Miyuki'nin bir şarkısı. O elindeki defterden Nakajima da You Tube'tan aynı tonda ve aynı tarzda okudular. 
Kendimden utandım.
Beyefendi Ferhat göçer'e özenmiş olmalı. Biraz farklı olarak Türkçe değil Japonca şarkı söyleyen ilk cerrah olacak anlaşılan.
Bunun devamında Twitter'a girmesinden korkuyorum. Ya "Doktor Erol bey" gibi yazılar yazmaya niyetlenirse nice olur halimiz.