6 Temmuz 2010 Salı

FARELER VE İNSANLAR


Sabahları internet üzerinden gazeteleri okurken "İştahı kapatan kimyasal bulundu" haberini görünce heyecanla yazıya tıkladım. Menapoz sürecine girmiş her kadın gibi kilo problemleri yaşadığım için, bu haber can kurtaran simidi gibi geldi.
İngiltere Manchester Üniversitesinde yapılan araştırmaya göre,  insan vücudunda doğal olarak bulunan Hemopressin adlı kimyasal beynin ödül merkezini etkileyip tokluk hissi veriyormuş.   Fareler üstünde yapılan deneylerde farelerin daha az yemek yedikleri ortaya çıkmış.
Bu haberde iki şeye taktım.
Birincisi; Farelerin üzerinde deney yaptınız tamam, zaten obez bir fare yok ki. Yapın bir domuzun üzerinde deneyinizi bakalım zayıflayacak mı? Ya da fillerde.
İkincisi; Madem vücudumuzda zaten var olan hemopressin adlı kimyasal neden devreye girmiyor da biz müdahele etmek zorunda kalıyoruz. İnsan vücudu mükemmel çalışır oysa.
Sayın bilimadamları zaten olan birşeyi bulmuş gibi yapmayın. Hemopressin isimli kimyasal insanlık var olduğundan beri orada duruyor. Kimyasallarımızla oynamayın.

Bu haberle ilgili sayfada kenarlarda bulunan reklamların üçü diyet haplarıydı.
Biber ile zayıflayın, Acai üzümü ile zayıflayın, Elma ile zayıflayın, Lahana ile zayıflayın... Bu örnekler uzayıp gidiyor...
Biz bunları zaten yemiyormuyuz? 
Bunlarla birlikte ilacın içine koyduğunuz herneyse bunu söyleyin de toplu halde kilo derdinden kurtulalım.
Yok, illa kulağı tersten tutturacaklar. 
..
 Amerika'dan seslenen bir doktorumuz, garip isimli  bir meyveyi  tavsiye ediyor. Onun tavsiye ettiği meyvenin ilaçları yok satıyor. Bu kadar zayıflama  ilacı varken dünyanın en şişman insanlarının olduğu Amerika bu işi hiç mi bilmiyor da zayıflayamıyor diye düşünmeye başladım.

İştahı kaparan kimyasallar, Zayıflama hapları, Spor merkezleri, Yosunla yapılan terapiler, bunlarla gündemimiz değişiyor.
Annem benim yaşımdayken benden en az 10 kilo fazlaydı. Üç çocuk, Çoğu zaman hapiste bir koca, Kayınvalide, Kayınpeder,  Tarla, Bahçe ile uğraşırdı. Kendisi ile ilgili bir kaygısı da yoktu. Şimdi 75 yaşında olmasına rağmen; " Kilo mu aldın sen?" dediğimiz anda çok bozulup savunmaya geçiyor.
"Yok canım giydiklerim öyle gösteriyor. Hem Fatma yengen benden daha kilolu."

5 Temmuz 2010 Pazartesi

HİKAYELERİMİZ VAR YAŞAYACAK


Blogumu takip eden arkadaşlarımdan biri " Senin anlatacak bir hikayen var." dediğinde farkettim, evet benim bir hikayem var.
Benim bir hikayem olunca çevremde hikayesi olanlar daha çok ilgimi çekiyor.
Eskiden beri hikayesi olan insanları sevmişimdir. 
Uzak amcalarımdan birinin ikinci eşi Suzan Yenge geldi aklıma. Amcam eşinden ayrılmış. İstanbul'dan gösterişli bir kadınla gelmişti. O yıllarda İstanbuldan gelin almak demek saraydan biriyle evlenmek kadar şaşaalıydı.
Çok gösterişli bir kadındı Suzan yenge. Kürklü, ojeli, sigara içen, küfür eden güzel bir kadın ve emekli bir  kaymakamın kızı.
Mahallemizin en büyük evinde yaşarlardı. Altı değirmen olan evde hatırladığım kadarıyla 7-8 oda, kocaman bir salon vardı. 
Suzan yenge aynı evdeki iki eltisinden farklı olarak evin iki odasına sahip oldu. Birinde yatacak, diğerinde ise misafirlerini ağırlayacaktı.
Evin kocaman misafir salonunu hemen hiç kullanmadı. Kendine ait yüksek tavanlı kocaman iki odada yaşamaya başladı.
Mahallenin bütün genç kızları, çocukları ona bayılırdık. 
Hemen her akşam evine giderdik. Çünkü mahalleye ilk televizyonu onlar almıştı. Elektiriklerin çok sık kesildiği kış gecelerinde, gaz lambasının ışığı altında kadınlar, kızlar etrafına toplanır onun anlattığı aşk hikayelerini dinlerdik.
Hikayelerindeki kızlar fakir ama asil, erkekler Lord olurdu. Sonunda birbirlerine kavuşurlar ama hiç öpüşmezlerdi.
Yıllar sonra bu hikayelerin benzerlerini Barbara Cartlant'ın romanlarında okumuştum. Belki de bize bu romanları anlatıyordu.
İlk eşinden çok hizmet gören amcam Suzan yengenin yanında ağzını bile açamazdı. Öyle bir tatlı sert çıkışı vardı ki amcamın korktuğundan mı yoksa sevgisinden mi  ses çıkarmadığını bilemezdik.
Diğer gelinlerin tesine kayınpeder ve kayınvalide ile resmiyeti kaldırmış, onları parmağında oynatıyordu.

Sülalenin kadınları ona karşı hayranlıkla karışık bir kızgınlık duyuyorlardı.
Sanırım zamanın bir çeşit feministiydi Suzan yenge.
Ortaokula giden oğluna haftada bir türkçe derleri verirdim. O da bana kahve yapar birlikte içerdik. Bazen de kahve falı bakardı. Bu fallarda hiç kötü birşey söylemezdi. Öyle güzel şeyler söylerdi ki, bir Prensle evleneceğimi, Sarayda yaşayacağımı düşünürdüm.

Evlendikten sonra Sapanca'ya gittiğimde arasıra ziyaret ederdim. Bir kız , bir erkek iki çocuğu vardı. Eşi yıllar önce ölmüştü. Çocukları evlendi, kocaman torunları oldu.
En son bir yıl önce gördüğümde elinde sigarasıyla karşıladı beni. 
Her zamanki gibi ocakta demlenen çaydan teklif etti.
Oysa ki ben bir gün önce bir tartışma sırasında öldürülen oğlu için başsağlığına gitmiştim.
..
Onun hep bir hikayesi olmuştu.
Önceleri kendisi anlatırdı hikayelerini, sonra yaşadıklarıyla kendi  hikaye oldu.

4 Temmuz 2010 Pazar

YAĞMUR MU YAĞMIŞ KİRPİKLERİNE YOKSA GÖZYAŞI MI?


Haziran ayı bol yağmurlu geçti. Özellikle İstanbul'da ciddi seller oldu. İnsanlar ne giyeceklerini ne yapacaklarını şaşırdılar. Güneşli bir hava birden yağmura dönüşebiliyor.
Evimden 2 kilometre uzakta arkadaşlarımla otururken bardaktan boşanırcasına yağmur yağdı. Evi aradım.
Kızıma çamaşırları balkondan toparlamasını söylediğimde, Kızım orada hiç yağmur yağmadığını söyledi.
Yani garip bir yaz yağmuru durumu.

Büyük kızımla gittiğimiz Miami seyahatinde yaşamıştık böyle yağmur olaylarını. Bir gün içinde 3-4 kez yağmur yağmış, Sırılsıklam olmuştuk.Yağmurun durduğu anda o kadar sıcak oluyordu  ki anında kuruyorduk. Rehberimiz Tropik iklimden dolayı yağmurun selin, Miami'de sıkça görüldüğünü söylemişti.
İstanbul Miami'ye döndü. Orada sokaklarda lüks arabalar var. Burada alası var. Sadece bizimkiler lüks arabaya eşek yükü kadar para verip, benzin parasına acıdıkları için, tüp taktırıp ekonomi yapıyorlar.  
Caddeler manken gibi kızlarla dolu. Burada da güzel  kızlar var. Tek eksiğimiz Okyanustaki köpek balıkları. Onun yerine bizim sokaklarda bir sürü sahipsiz köpek var. Denge sağlandı yani.

Açık mekanlar bu işten memnun değil. Çünkü her an yağmur yağacak korkusuyla kimse dışarılarda bir program yapmıyor. Zaten kötü olan ekonomi yağmur yüzünden sekteye uğruyor. 
Köylü de bu durumdan şikayetçi kirazların kurtlandığını, sebzelerin çok yağmurdan çürüdüğünü söylüyorlar.
Kısacası "Bereket" olarak bildiğimiz yağmurun bile çoğu zarar. Bunu anlıyoruz.

Çocukken yağmuru hep gök gürültüsüyle hatırlıyorum. Ağacın bol olduğu bir kasabada yıldırım düşecek korkusu ile ağaç altına kaçamazdık. Camdan dışarıyı seyretmeye korkardık. Yeni evli bir kadın yağmurda camdan bakarken yıldırım çarpması sonucu ölmüştü. Her halükarda ıslanırdık.
Yağmurlu gecelerde nedense babaannem cinli, perili hikayeler anlatır bizi korkuturdu. 
Yağmur yağdığında mutlaka elektrikler kesilir. Uzun süre de gelmezdi.
Evde hiç olmayacak bir yer akardı. Her yaz ailemizin ustası Kazım usta dama çıkar kiremitleri aktarır, ( kiremitleri yerlerine yerleştirmek ve kırıkların yerine yenilerini demek) Sözüm ona düzeltirdi ama ilk yağmurda mutlaka bir yerden dam akardı. Babaannem Kazım ustaya kızar o da babaannemin akrabası olduğundan alınmaz, evin eski olduğunu vurgulamak için şöyle derdi;
- Bu başa, bu tıraş hala!
.

3 Temmuz 2010 Cumartesi

TEBESSÜM


Bugün fıkra günü
Bugün Temel dinlensin. Biraz da politik fıkra anlatalım...
..
Osman Bölükbaşı ile İsmet İnönü uçak yolculuğu yapıyorlar. Yanlarında İnünü'nün torunu da var. Torun dedesinden bozuk para ister. İnönü de Osman bölükçaşı'ndan istemesini söyler. 
Osman Bölükbaşı çocuğa sorar;
- Ne yapacaksın parayı?
- Aşağıya atacağım. Köylüler sevinsinler.
Bölükbaşı lafı yetiştirir;
- Dedeni aT bütün Türkiye sevinir.
..
Amerika'da adam trafikte arabasıyla giderken trafik sıkışır. Bir gürültü kıyamet. Arabadan inip etraftaki kalabalığa dalar. Bir adama sorar;
 - Neler oluyor?
- Teröristler Başkan Bush'u yakalamışlar. Eğer hemen 1 Milyon dolar verilmezse üzerine benzin döküp yakacaklarmış.
- İnsanlar yardım sırasına girmişler herhalde. Ne kadar vermemiz gerekiyor?
Adam cevap vermiş.
- Valla yaklaşık 2'şer litre.

Başkan Bush ve Powel barda oturmuş hararetli hararetli konuşuyorlar. Bara giren genç adam başkanı ve yardımcısını barda görünce şaşırıp sorar;
- Burada korumasız ne arıyorsunuz?
- Üçüncü Dünya Savaşının planlarını yapıyoruz der Bush.
Genç adam merakla,
- Peki nasıl olacak bu iş?
- Bir Milyon Irak'lı ve bir araba tamircisini öldüreceğiz.
- Araba tamircisini neden öldüreceksiniz? diye şaşkınlıkla sorar adam.
Bush, Powel'a dönerek;
- Ben sana demedim mi bir milyon Irak'lıyı öldürsek kimse umursamaz diye..
...
Askeri darbenin olduğu dönemde kolluk kuvvetleri birkaç öğrencinin birlikte kaldığı evleri ani baskınla aramaya başlar.
Evde kayda değer bir şey bulamayan kolluk kuvvetleri duvardaki Lenin posterini görünce sorar;
- Kim Bu?
Öğrenci korkarak;
- Dedem, der.
Komiser ellerini havaya açıp, 
- Ey yüce  rabbim, böyle nur yüzlü bir adamdan böyle bir torun olur mu?

Mehmet Akif Ersoy'un Milletvekilliği sırasında, Meclis toplantısında başka bir milletvekili Mehmet Akif Ersoy'u hor görecek şekilde sorar;
- Mehmet Bey siz Veteriner değilmiydiniz?
Hiç istifini bozmayan Ersoy cevabı yapıştırır;
- Evet. Bir yeriniz mi ağrıyordu?
..
Bakanlardan biri vefat edince yerine apar topar bir milletvekili getirilir. Bakan olabileceği aklına bile gelmeyen milletvekili heyecanla eşini arar.
- Hayatım bir bakanın karısı olmak ister miydin?
Karısı biraz düşündükten sonra;
- Hangisinin ?.

2 Temmuz 2010 Cuma

LAP TOP KULLANMA KLAVUZU


Bilgisayarımın arka plan resminde  bir kase içinde renkli limonlar var.
Eskiden arka plana manzara resmi koyar, kolay kolay da değiştirmezdim. Şelale, dağlar, güzel bir kır evi, deniz veya göl manzaraları..
Şimdi komik resimler, sevimli hayvanlar, anlamsız bir yastık , küçücük bir yazı, kahve fincanı gibi arka plan resimlerini kullanıyorum. Kızlarım " Acaba bu sefer hangi resmi göreceğiz "diye bilgisayarı merakla açıyorlar.
Evdeki Üç lap top, bir bilgisayardan ikisi kullanma sürelerini doldurduğu için pek itibar görmüyor. Çünkü o kadar ağırlaştılar ki Google'ı açana kadar geçen sürede sıkılıp bırakıyorsun.

 Bundan birkaç ay önce semtimizdeki elektronik tamircisine gidip bilgisayarla ilgili durumu anlattım. Tamirci Önce içini açıp bakmam lazım dedi. Ben oturup beklerken, adamın ODTÜ'de mühendislik okuduğunu iki dil bildiğini öğreniyorum. Hayretle gözüm etrafa gidiyor. Küçük bir çarşının bodrum katında Ütü, fritöz, ekmek kızartma makineleri, monitörler, saç kurutma makineleri ve aklınıza gelebilecek ne kadar elektrikli alet varsa burada karmakarışık duruyor.

Tamircinin üç çırağı ve bir de yaşlıca babası var. Lap topun bozulan şarj kablosu için 20 lira istediğine göre iyi kazanıyor.
Yeni kablo yüz lira. Mecburen tamir ettirmek istiyorsun. Bilgisayarın garanti kapsamında olsa da kablolar bu garantiye girmiyor ve aldıktan birkaç ay sonra bir yerlerden kopuyor.
Bizim evdeki üç lap top yüzünden tamirci ile akraba olduk zaten. Adam merak etmeyin yaparız diyor ve lap topun ağırlığını  eski sürüm olmasına bağlıyor. İçine takacağı bazı parçalarla biraz hızlandırabileceğini söylüyor.
İstediği parayı duyunca " Bu parayla yeni bir bilgisayar alırım" diye vazgeçtim. 
Recep İvedik   filminde laptop'un kapağıyla sinek öldürüyordu. Sineklerin gelmesini bekliyorum. Bari bu şekilde işe yarasınlar.
..
Kadınlar diyor ki;
Bilgisayar erkektir. Çünkü onlar sorunları çözmek için yaratılmalarına rağmen ömürlerinin dörtte üçünü sorun yaratarak geçirirler.
Erkekler diyor ki;
Bigisayar dişidir. Çünkü onun mantığını yaratanı dışında hiç kimsenin anlaması mümkün değildir. Yaptığınız en ufak bir hatayı bile hafızasına kaydedip tekrar tekrar önünüze koyar.

1 Temmuz 2010 Perşembe

GÜLMENİZİ ESİRGEMEYİN



Sevdiğim bir arkadaşımla telefonda bol kahkahalı bir konuşma yaptık. Arkadaşım " Gülmeyi esirgeme." dedi konuşmanın sonunda.
Talefonu kapadığımda dudaklarıma yerleşmiş tebessümün etkisiyle güne iyi başlayacağımı hissettim.
Gülmek geçici bir eylem. Siz birine gülerek bakıyorsanız, karşınızdakinin somurtması o kadar zor ki. ( Bunu ancak Devlet Dairelerindeki memurlar başarıyor.)
Türk toplumu olarak gülmeyi kadınlara daha çok yakıştırıyor olmalıyız ki biraz fazlaca gülen bir adama " K..rı gibi gülüyor." deriz.
Hıncal Uluç'u bir sürü özelliğinin yanında sadece kahkahası için bile seven benim tam tersime, kahkahasından dolayı ondan hoşlanmayanların olduğunu biliyorum.
Çok gülen erkeği ciddiye almaz, kadına da iyi gözle bakmayız.

Ama...
Cem Yılmaz'ın oyunları için aylar önceden bilet alır, Ata Demirer'in taklitlerine güleriz.
Recep İvedik en çok izlenen film sıralamasında Eşkiya'nın önüne geçer.
Vizyona giren bütün komedi filmleri çok izlenir.
Üç maymun filminde hatırladığım kadarıyla hiç gülme sahnesi yoktu, üstelik ödül de almıştı ama çok izlenenler arasında ilk ona giremedi.
..
Ne garip tezat değil mi?
Oscar'da, Cannes Festivalinde, Antalya Film festivalinde ödül alan bir komedi filmine rasladınız mı?
Valla benim bildiğim bütün ödüller ya Dramlara, ya da belgesellere gidiyor.
Sessiz sinema döneminden Charlie Chaplin'i hatırlarız , ama George Raft'ı kimse harırlamaz. Chaplin, elinde bastonu Fötr şapkası ile komiklikler yaparken George Raft " Ağır Abi " takılır çünkü.

Yani kendimizden mi kaçıyoruz?
Gülme eyleminin  bol olduğu filmlere, tiyatrolara gidiyor ama onlara paye vermiyoruz.
- Seni gidi yaramaz seni.. Tarzında bir durum. Seviyor ama ciddiye almıyoruz.
..
Eşimin vefatından sonra o kadar somurtuk yaşamışım ki , ilk kahkaha ile güldüğüm anı çok iyi hatırlıyorum.
Kardeşim kadar sevdiğim bir arkadaşımla   House Cafe'den çıkmışız. Güzel bir bahar günü. Boğazın kokusunu içime çekerek ellerimi havaya kaldırdım. " Hayat her şeye rağmen güzel." dedim ve gülmeye başladım. Gülme eylemini unutmuş olmalılar ki, yüz kaslarımın ağrıdığını hatırlıyorum.
Sonra.. Her fırsatta kendime gülecek nedenler aradım.
..
Gülmek;
Tansiyonu dengeler, şeker hastalığından korurmuş.
Sindirime yardımcı olur, kötü huylu tümörlerle mücadele edermiş.
Vicudun doğal mutluluk hapı olan Endorfin hormonu salgılamasına yardımcı olurmuş.
Çocuklar günde ortalama 300 kez gülerken, yetişkinler 17 gülüyormuş.
Kadınlar erkeklerden % 126 oranında daha fazla gülüyormuş.
..
Gülmenizi kimseden esirgemeyin.

30 Haziran 2010 Çarşamba

MONET MAVİSİ


8 Yıl önce Paris'de Eiffel kulesi yanında sokak ressamlarından birinden Eiffel manzaralı yağlı boya resim almıştım.
Kenarları krem paspartulu bir çerçeveye yerleştirdim ve salona astım.
Allah allah .. Sağdan soldan bakıyorum kulenin tepelerine doğru bir yamukluk var. Acaba perspektif olarak mı böyle görünüyor, yoksa astigmatım mı ilerledi de bana öyle geliyor bir türlü anlayamıyorum. Resme bakanlara soruyorum. Kimi - A evet, doğru diyor. Kimi ayıp olmasın diye ses çıkarmıyor.. Ama resimde bir gariplik var.
..
Zamanın ünlü ressamlarından Apel yaptığı resimleri halka açar kendisi de bir perdenin ardında onların yorumlarını dinlermiş. Bu yorumlardan ilham alır kendini geliştirirmiş.
Yine böyle bir sergide bir kunduracı Apel'in resimlerini eleştirmeye başlamış.
" Resimde adamın ayağındaki çizmelerin duruşu yanlış, çizme bu kadar uzun olduğunda adamın duruşu değişir, Çizmenin topukları da iyi çizilmemiş." diyerek fikrini söylemiş. 
Apel kunduracının bu eleştirilerini not etmiş.
Fakat kunduracı resimdeki adamın giysilerine, arkasından vuran ışığın yetersizliğine, renklerin uyumsuzluğuna yorum yapınca Apel dayanamamış ve perdenin ardından seslenmiş;
- Efendi; haddini bil ve çizmeden yukarıyı aşma !

Benim eleştirim sırasında bunları diyecek ressam da olmadığına göre çizmeyi aşmayayım ve size ünlü ressamlarla ilgili birkaç anekdot yazayım.
..
Picasso alman ordusunun Guernica'yı bombalamasının anlatıldığı resmi  "Guernica" yı inceleyen Alman generali sorar;
- Bu resmi siz mi yaptınız?
Picasso cevap verir;
- Hayır siz yaptınız.
..
Picasso bir restoranda dostları ile yemek yerken şef garson "Bana bir şeyler karalarmısınız. Çocuklarıma torunlarıma anı olarak saklayayım." Picasso elindeki peçeteye bir şeyler çizer ve imza atar.
Garson heyecanla; " Bu benim için çok değerli" deyince;
 Picasso" Evet değerli o elinde tuttuğun peçete 100 bin dolar."
Garson dehşetle; " Aman efendim çizdiğiniz şey iki dakika bile sürmedi. Nasıl pahalı olabilir?
Picasso; " İki dakika artı  60 yıl."

Ünlü İspanyol  ressam salvador Dali'ye sorarlar;
- nasıl iyi bir ressam olunur.
- İyi bir ressam olmak çok kolaydır. Sadece iki şartı vardır. Birincisi İspanyol olacaksınız, ikincisi de Salvador Dali olacaksınız.
..
Dünyada en çok Roprüdüksiyon'u (Aslına uygun kopyası) olan ressam Vincent Van Gogh ölene kadar sadece bir tek tablo satabilmiş ve sefalet içinde akıl hastalığına yakalanıp intihar etmeden önce;
" Bana kalsaydı ve seçim hakkım olsaydı bilmelisiniz ki asla çılgınlığı seçmezdim." demiş.
Ölümünden sonra 1986 yılında meşhur Günebakan (Ayçiçeği) tablosu  180 milyon pounda satılmış.
..
Bülent Ecevit'in Monet mavisi gömlekleriyle bildiğimiz ve hemen her hastanenin koridorunda Nilüferler isimli roprüdüksiyonu bulunan Monet  hakkında bir anekdot bulamadım. Rahmetli kendi halinde biriymiş.
..
Bu kadar ressamdan bahsedince kulesi eğri Eiffel tabloma baktım.
Ressamı  yaşıyor mu acaba?







29 Haziran 2010 Salı

GELİR - KAÇAR - BASTIRIR - TUTMAZ


Daha önceki yazılarımdan birinde uyuma zorluğu çektiğimden bahsetmiştim.
Eskiden başucu kitaplarımı elime alır, birkaç sayfa okumaya kalmadan uyurdum. Bir ara uyumadan önce sudoku çözmeye kalktım, hiç iyi olmadı. Bu sefer de çözemediğim oyunlar için uykum kaçtı.
Sevgili anneciğim eskiden beri " Sabaha kadar uyuyamadım." der. Aman allahım yoksa annem gibi mi olacağım?
Yirmili yaşlarımda işe giderken hafta içi  erken kalktığımdan, hafta sonları saati  aynı zamana kurar o saatte kalkardım. Ama sadece birkaç dakikalığına. Bunun anlamı şöyleydi." Haftanın iki günü bana ait, istediğim saatte kalkarım." 
Annem uyumayı seven biri olduğu için hafta sonları geç kalkabilirdik ama benim geç anlayışım 10'u geçmezdi.
Eskiden beri çok uyuyan biri olmadığım halde gece rahatsız bir uyku çektiysem günüm iyi geçmez.

Bir yetişkin için ideal uyku süresi 6-8 saat arasıymış.
Dünyada uyumama rekoru 18 günmüş ve rekoru kıran kişi halüsinasyonlar  görmeye başlıyormuş.
Yatağa yattıktan sonra beş dakikadan önce uykuya dalıyorsanız bu sizin uykuya ihtiyacınız olduğunu gösterirmiş.
İnsanlar hayvanlara göre üç saat daha az uyurmuş.
Uyku ile ilgili bütün bilimsel veriler son 25 yıl içinde bulunmuş.
Öğle uykuları (Siesta) sayesinde İspanyollar diğer Avrupa ülkelerinden  40 dakika daha az uyuyormuş . Fakat en çok iş kazaları ve üretkenlik oranı en düşük ülkeymiş. Bu yüzden Devlet Siesta'yı kaldırmış.
Amerikalılar bir yıl içinde 34 milyon uyku ilacı reçetesi doldurmuş.
Uyku hakkında Neitsche söyle demiş; " Önce göze vurur kapatır, sonra ağıza vurur o da açık kalır."

Temel gece uykusuzluk çektiği için sabah işe geç kalıyordu. Sonunda müdür temel'i uyardı.
- Bak Temel yarın da işe geç gelirsen seni rapor etmek zorunda kalacağım.
Olayın bu aşamaya gelmesinden iyice rahatsız olan Temel iş çıkışı bir eczaneye uğrayıp etkili bir uyku ilacı aldı.
Akşam yemeğinden sonra ilacı içen Temel derin bir uykuya daldı ve sabah erkenden kalkıp işe gitti.
Müdürün kapısından geçerken ;
- Haçan Müdür bey bakun bugün tam zamanında geldum da.
Müdür sinirle;
- Oğlum bugün tam zamanında geldin de , dün neredeydin?


28 Haziran 2010 Pazartesi

SOYADIMDA KAYA VAR


Kahvaltı yaparken küçük kızım soyadının dört heceli ve uzun olduğundan şikayet ederek," Keşke Özkan, Şahin, Ayaz gibi kısa bir soyadım olsa" diye söylendi. Bizde evlenince kısa soyadılı birini bulursun diye şaka yaptık.
Diğer kızlarımla çok daha uzun soyadıları olan insanlar olduğunu, allahtan Elif gibi kısa bir isim taktığımız için mutlu olması gerektiğini söylediysek de, o soyadının uzunluğundan hoşnut olmadığında ısrar etti.
Biz de yemek boyunca uzun soyadıları bulmaya çalıştık.
Eskiden en uzun soyadı olarak bir şehir efsanesi dolaşırdı. Uzunkavakaltındayatardauyumazoğlu..
Hakikaten böyle bir soyadı var mı bilemiyorum ama çok garip soyadı olan insanlar biliyorum.
Bir de haber spikeri Kaan Yakuphanoğullarından'ı tanımıştık uzun soyadılı biri olarak. Sonra o da mahkeme kararı ile soyadını Yakuphan olarak kısaltmış.
Bazı İnsanlar soyadıları bakımından şanslılar.
Bir akrabamız zamanın istanbul Valisi ile aynı soyadı taşıyor diye Sapanca'dan İstanbul'a gezmeye geldiğinde ünlü eğlence yerlerine rahatça girebildiğini söylüyordu.
Bir başka tanıdığımın soyadı o dönemin İstanbul Emniyet amiri ile aynı olduğu için iş bulmuşluğu bile vardı.
Bazı insanlar soyadılarından memnun olmadığından  mahkeme kapılarını aşındırıyorlar.
Koyun, Sülük, Dana, Ördek, Balta, Tren gibi soyadılarını, Mert, Kaya, Bayrak, Çelik gibi Maskulen bir soyadıyla değiştirenler çoğunlukta.
Gazeteden okuduğum habere göre Diyarbakırlı Mehmet Uçarturnagurbetgezer, Gines rekorlar kitabına girmek için, 20 harflik soyadını uçarturnagurbetgezerdiyardiyarellerde olarak değiştirmek ve 37 harfe çıkarmak için mahkemeye başvurmuş.
Resmi verilere  göre Türkiye'de en uzun soyadı;  Ayyıldızlıkırmızıbayraktaşıyankahramanoğlu olarak açıklanmış.
Dünyadaki en uzun soyadını araştırırken önce inanamadım fakat bir çok farklı sitede aynı soyadına rastlayınca emin oldum. Maalesef buraya yazmam mümkün değil. Neredeyse sayfanın yarısına tekabül ediyor. O yüzden yabancı soyadı olarak aşağıdakileri seçtim.
Ferrari, Lamborghini, Porsche da bir soyadıymış  Ne kadar havalı değil mi?

Aziz Nesin'in dilinden soyadı;
Soyadı Kanunu çıktığında, Dünyanın en cimrileri Eliaçık, Dünyanın en korkakları Yürekli , Dünyanın en tembelleri çalışkan soyadını aldılar. Her türlü yağmada sona kaldığım için güzel soyadı almada da sona kaldım. Bana böbürleneceğim bir soyadı kalmadığından kendime; " Nesin?" diye sordum. Herkes " Nesin" diye çağırdıkça ne olduğumu düşünüp kendime geleyim istedim.
..  
Son olarak size en  güzel soyadını ve hikayesini söyleyeyim.
Soyadı Kanunu çıktığında ona önerilen soyadılarından birkaçı şöyleymiş;
Mustafa Kemal Ergin, Mustafa Kemal Beşe, Mustafa Kemal Emen, Mustafa Kemal Ulaş, Mustafa Kemal Etel, Mustafa Kemal Türkata.. Atatürk yanında bulunan Nazım Onat'a; " siz ne diyorsunuz?" diye sormuş O da; " Biliyorsunuz tarihte Atabey Unvanı vardır. Türk'ün atasıdır. Bizde Türk'ü istiklaline kavuşturmuş büyük atamıza Atatürk diyelim." demiş. Atatürk'de bu soyadı onurla  kabul etmiş.

27 Haziran 2010 Pazar

KIRMIZI - BEYAZ


Sitemin takipçilerinden sevgili arkadaşım  dörtgöz teletabi anlatmıştı.
Gittikleri mavi yolculukta Atatürk'ün yatı Savarona'yı görmüşler. Heyecanla yata bakarken yatta dalgalanan bayrağın yıpranmış, eskimiş olduğunu fark etmişler. 
" Yazık yazık, hem Ataya hem de Türk bayrağına yakışmıyor." diye yorum yapıp işlerine bakacaklarına ilgili yerleri arayıp durumu bildirmişler.
Ertesi sabah baktıklarında Savarona'da pırıl pırıl bir Türk bayrağı dalgalanıyormuş. Arkadaşım bunu anlatırken Savarona'nın Arap bir iş adamına satılacağı haberini okuduk. İçimiz burkuldu.
Türk milleti olarak bayrağımıza karşı hassasiyetimiz gurur verici. Bazı Avrupa ülkelerinin iç çamaşırı, havlu, yorgan, mayo yaptığı bayrak yasalarımız ile korumaya alınmış. Hatta son yıllara kadar türk bayrağından tişörtlerimiz bile yoktu.
Bayrağımızın hikayesini ilkokula başladığımız andan itibaren öğreniyoruz.
Birinci Kosova savaşında ölen Türk askerlerinin kanının bir çukura dolması sonucu ay ve yıldızın bu göl üzerine yansıması sonucu oluştuğu söylenir.
Her ülke kendi bayrağı ile gururlanır. Acaba bizim bayrağımız kadar anlamlı başka bayrak hikayeleri var mı?


 ALMANYA
Üzerindeki siyah, sarı kırmızı'yı Napolyon'la yapılan savaşlarda Alman askerlerinin giydiği üniformadan dolayı almıştır. 1919 yılında İmparatorluktan Cumhuriyete geçişte resmi olarak kabul edilmiş.

FRANSA 
Renklerindeki beyaz eşitliği, mavi özgürlüğü, kırmızı ise kardeşliği temsil ettiği söylense de, mavi kırmızı Paris'in renklerini ,beyaz ise Bourbon sarayını temsil ettiği için bayrak olarak seçildiği de söylenir.

İNGİLTERE
Kraliyeti dünyaya yaymak için yapılan deniz seferlerine din görevlisi St.George'un hazırladığı beyaz zemin üzerine kırmızı haç ile gidiliyormuş. Daha sonra İngiltere, İskoçya, Galler ve İrlanda'nın katılımıyla kurulan Birleşik Krallık ( United Kingdom) mavi çizgileriyle bugünkü halini almış.

İTALYA
1796 Yılında İtalya Napolyon yönetimi altındayken, dikey olarak Yeşil, Beyaz, Kırmızı renkleri Napolyon tasarlamış. 1814 yılında Napolyon'un çöküşü ile kullanılmamaya başlansa da 1861 yılında yeni krallık ile birlikte tekrar kullanılmaya başlamış. Renkleri hakkında bilinen tek şey Napolyon'un yeşil rengi çok sevmesi imiş.

YUNANİSTAN
İlk kez 1821 yılında şekillenmiş. Mavi rengi ege denizini simgeliyormuş.Üzerindeki yatay dokuz çizgi ise Özgürlük kelimesinin dokuz harfiymiş. Başka bir araştırmaya göre Dokuz çizgi Osmanlı döneminde Osmanlıdan talep ettikleri 9 isteğin işaretiymiş. ( Bu 9 isteği de siz araştırın.)

ÇİN
Çin bayrağı 1872 yılında Manchu hanedanını simgelemek için sarı zemin üzerine mavi ejderha imiş. Komünist devriminden sonra şimdiki halini almış. Kırmızı zemin devrimi, büyük sarı yıldız komünizmi, etrafındaki küçük sarı yıldızlar da köylüyü, işçiyi, burjuvaziyi, yurtsever kapitalistleri ifade ediyormuş.

JAPONYA
Ortadaki daire güneşi simgeliyormuş çünkü, Japonlar ülkeleri için güneşin doğduğu ülke derler.

MISIR
Üç şeritten oluşur. Kırmızı, siyah, beyaz arap halkını temsil eder. Ortadaki kartal ise Ünlü arap hükümdarı Saladin ( selahattin)' in simgesiymiş.

İSPANYA
Yatay olarak  sarı ve kırmızı renk kullanılmış. 18. Yüzyılda Sömürgecilik ve denizcilikte büyük gelişmeler gösteren İspanya diğer ülkelerin bayraklarında bu iki rengin kombinasyonu olmadığı için seçmiş. Aynı zamanda kastonya ve Aragon gençlerinin rengi olarak biliniyormuş. 1927 yılında  Kraliyeti temsilen ortaya arma yerleştirilmiş.