6 Haziran 2012 Çarşamba

GOSSİP GİRL TARZI KADINLAR


Arkadaşım genç yaşta emekli oldu, ensesine çöktüm; "İlk maaşınla beni kahvaltıya götüreceksin." Mecburen tamam dedi.  (Hakkını yemeyeyim memnuniyetle götürmek istedi.) 
İki haftadır ikimizde fırsat bulamamıştık. Bu sabah erkenden aradı "Hadi gidelim!" diye. Semtimizde bahçeye açılan teraslı  bir mekana gittik. Hafta arası ve erken saat olduğu için henüz kimse yok. Biz de bir süredir görüşemediğimizden sürekli anlatıyoruz. 
Kahvaltının ortalarına doğru arka masalardan birine sırayla dört tane genç kadın geldi. Birbirlerini sözde tanıyorlar ama çok samimi gibi de görünmüyorlar. Kadınlar en fazla 30 yaşlarında olmalılar. Hani amerikan filmlerinde aynı üniversitede okuyup aslında birbirlerini çekemeyen ama mecburen arkadaş olan tipler vardır. Sonra zengin bir koca bulurlar ve evlendikten sonra birbirlerine hava atmak için yemeğe çıkarlar. Durum aynen böyle.

Kadınların dördünde de birbirine benzer gözlükler, ellerinde  Kapalıçarşıda "malum" yerden alınmış sahtesi bile bin liradan aşağıya olmayan marka çantalar. Ama o çantaları bir tutuşları var 15 bin liraya alanlar bile o kadar özenmiyorlar. Masaya geçip oturdular, biz iki kişi bir kahvaltı istemişken dördü de ayrı ayrı kahvaltı aldılar. Kahvaltı tabağını bir kişinin bitirmesi olanaksızdı aslında. İki kişi bir kahvaltı alıp havalarını bozmak istemediler. Genç kadınlardan üç tanesi uzun sarı saçlıydı, diğeri kısa sarı saçlı. Allahım biz kumral ve esmer insanların yaşadığı bir coğrafyada bulunuyoruz. Bu kadar sarışın olma hevesi neden? Hele kara kaşlı kara gözlü esmer tenli  kadınlar saçlarını civciv sarısına boyamıyorlar mı sinir oluyorum.

Neyse konudan uzaklaşmayayım. Zaman zaman konuşmalarına şahit oluyorum. Bu kızlar kesin Amerikan romantik komedi filmlerinden veya Gossip Girl dizisinden etkilenmiş olmalılar. Evlerindeki yardımcılarından "Kadın" diye bahsediyorlar. Yardımcıları yemek mekanında kendilerinin zikredildiğini bilse havalara girer. Bunların başka mevzusu mu yok derken düşüyor tabi; Benim durumum çok iyi yanımda gündelik kadın çalışıyor  muhabbeti resmen. 
Birbirlerini tartarak konuşuyorlar, buraya gelmeden önce aynanın karşısına geçip nasıl yemek yerlerse havalı görünebileceklerini denemişler. Arkadaşım da ben de ister istemez kulak misafiri oluyor, birbirimize gülüyoruz. 
Allah akıl fikir versin, üç kızım var aklıma geliyor birden;
Nasıl derler;" Eleştirdikleriniz başınıza gelmeden ölmezmişsiniz."


2 Haziran 2012 Cumartesi

SON YAKINLARDA


En çok okuduğum zamanlar yazdığım zamanlardır demiş bir yazar.
Ben de en çok okuduğum bir dönemi yaşıyorum. Başucumda üç tane kitap var. Orhan Pamuk'un Saf ve Düşünceli Romancı, Alain De Botton'un; Ateistler için Din, Montaigne'in; Denemeler'i. Bunların haricinde salondaki kanepemin üzerinde üç ayrı kitap; Ahmet Ümit; Sultanı Öldürmek, Buket Uzuner; Su ve Ayşe Kulin'in Gizli Anıların Yolcusu.

Bu arada romanım 190 sayfaya ulaştı. Sonlara yaklaştıkça garip bir ruh haliyle hikayeden ayrılmak istemiyorum. Kahramanlarım sanki komşularım, hatta aynı evin içinde yaşadığım insanlar. Başımı kaldırsam gözgöze gelecekmiş gibiyim. Gece rüyalarıma giriyorlar, gündüz aklımdalar. Yaşadıkları mahalleyi tanıyorum. Heyecanları heyecanım olmuş, hüzünlerini ta içimde hissediyorum. Başlarken düşündüklerimin dışında kendi mecrasında akıp gidiyor yazılar parmaklarımın ucundan.
İlk satırları yazdığımda 9 ay olarak hayal etmiştim süresini. Bir bebeğin doğum süreci gibi.
Yedinci ayın içindeyim, yalancı aldatıcı sancılar oluyor bazen. Ama sona biraz daha var. Ağırlaştı iyice yazılarım. Zorlanıyorum ama mutlu bir sonu heyecanla bekliyorum.

1 Haziran 2012 Cuma

MONTAİGNE DENEMİŞ


Kime söylediysem; "Aa ben onu eskiden okumuştum." diye cevap veriyor. Hemen herkes kitabın adını biliyor. 
Lise yıllarımda kütüphaneden aldığımı hatırlıyorum ama okuduğumu pek hatırlamıyorum. Alıp da okumamış olmam da mantıklı değil tabi. Şöyle ki  Montaigne'i kitabın arkasındaki resminde gördüğümde; "Bu sıska adam mı filozofça yazılar yazmış" diye düşünmüştüm. Şimdi bu yaşımda kitabını yeniden alınca yüzünün haricinde hiç bir yazısını hatırlamadığımı anladım.
Michael de Montaigne 1533 yılında yaşamış 59 yaşında vefat etmiş Fransız yazar ve düşünür. ( Bu betimleme de garip oldu. Düşünür denince sanki bununla ilgili bir meslek varmış ve onlardan başla kimse düşünmüyormuş gibi oldu.)

Her neyse Monteigne doğuştan şanslılardan. Ailesi Fransa'nın zengin ailelerinden olduğu için çok iyi bir eğitim almış. Hukuk okumuş, bulunduğu yörede Belediye başkanlığı görevinde bulunmuş. Daha sonra da ailesinden kalan malikanesinde yazılar yazmış. İki eseri var; Denemeler ve Gezi Günlüğü. Denemeler'i 35 yaşında yazmaya başlamış ve yirmi sene boyunca bin sayfadan fazla yazmış. Denemeler kitabı için söyle demiş; "Ben kitabımı yaptığım kadar kitabım da beni yaptı."

Kitabı okudukça şunu fark ettim Monteigne; "Ben çalıştım, bir sürü konuda düğümü çözdüm. Artık bu konuları siz düşünmeyin benim yazdıklarıma uyun." demiyor. Tam tersine "Düşündükçe farklı farklı sonuçlar çıkıyor ortaya. Benim bakış açım bu oldu ama eminim siz başka bir açı getirebilirsiniz. Ben size bir örnek oldum, siz bana bakarak kendi örnekleriniz bulun ." diyor. 
Bir süredir bırakın felsefik konuları bir diyet konusu açıldığında bile; Ekmek yemeyin, tuzu kesin, karbonhidrat tehlikeli asla almayın." dibi dayatmalardan sonra düzgün bir önermeye kim kayıtsız kalabilir ki? Üstelik bu yazıları yazan kişi Kanuni Sultan Süleyman zamanında Fransa'da yaşamış biri. O dönemin anlayışı ile bugün okunabilir bir yazı yazması gerçekten ilgi çekici olmuş.
Denemeler kitabında kısa hikayeler, insan sevgisi, duyarlılık, iyimserlik, okuma konusunda fikirler çok sade bir üslupla anlatılıyor. 
Kitapta altını çizdiğim yazılarını paylaşmak isterim;

Bize yaşamayı hayat geçtikten sonra öğretiyorlar.
Çocuklara babalarının yeteneklerine göre değil, kendi yeteneklerine göre meslek bulmak gerekir.
Kanunlar doğru oldukları için değil kanun oldukları için yürürlükte kalır.
Gurur insanın düşüncesindedir, söze dökülen onun çok küçük bir parçasıdır.
İnsan önce içindeki sıkıntıyı dağıtmazsa yer değiştirmek daha fazla bunaltır onu.
Yalnız yaşamanın tek bir amacı vardır sanıyorum, o da daha başıboş daha rahat yaşamak.
Kendini kuru sözle değil işle eserle anlat.
Her insanda bütün insan halleri vardır. 

(Not; Gezi günlüğü kitabını bir sürü kitapçıda aradığım halde bulamadım. Bir önerisi olan varsa sevineceğim.)

31 Mayıs 2012 Perşembe

BOĞAZDA TEKNE TURU


Hava yağmurlu olacak dediler aldırmadık, iyi ki aldırmamışız.
Önce Sirkeci'ye oradan da boğazı gezdiren tekne turlarından birine katıldık. 

İki çeşit tur var. Biri uzun tur,  Rumeli kavağına kadar gidip oradan karşıya geçerek Kandilli'de mola veriyor. Tekrar bütün boğazı geçerek Sirkeci'ye geliyor. Bu tur 6 saat sürdüğü için biz tercih etmedik.
Bizim tercih ettiğimiz tur 2 saatlikti ve bir yerde mola vermeden boğazı dolaştırıp geri geldi. Büyük turun fiyatı 25 lira. Küçük turun fiyatı 10 lira. 

Filiz'le benden başka teknede neredeyse hiç Türk yoktu diyebilirim. Yaklaşık 70-80 kişi vardı. Pek çoğunun ellerinde fotoğraf makinesi sessizce resim çekip etrafı seyrettiler. Bu arada  Üsküdar belediyesinin öğrenciler için düzenlediği tur yanımızdan geçerken şarkılarla bize el salladılar.

 Bizim turdaki bazı gençler de onlara karşılık verdi. Başka bir turda sadece Arap turistlerin teknesi göründü. Kadınlar üst katta erkekler alt katta etrafı seyrediyorlardı. 

Bizim teknedekiler Dolmabahçe sarayı, Çırağan sarayı, Galatasaray üniversitesi, Kuleli Askeri lisesi gibi tarihi binaların resmini çekerken biz Savarona'yı görünce heyecanlandık. Hemen onun resmini çektik. Savarona'da hummalı bir çalışma vardı. İçeriden eşyalar taşınıyordu. Akıbeti ne olacak diye yorum yaptık.
25 yıldır ilk kez İstanbul'u denizden seyretme fırsatım oldu. Güzel bir deneyimdi.

29 Mayıs 2012 Salı

YAĞMUR BEREKETTİR


Ne çok yağmur yağdı değil mi?
Hafta sonu Sapanca'ya gittik, kasabamın bahar vurmuş bahçelerinde dolaşamadım, dalından erik yiyecek fırsat olmadı. Bulut bir göründü bir kayboldu, yağmur ahmak ıslatan değil enikonu sağanak şeklindeydi;
Ama deydi.
Bir buçuk gün annemin kucağında kıvrıldım çocuk gibi, kuzenlerim, arkadaşlarım, komşular, iyi geldi. 
Bu kadar yağmur yağınca her yer yemyeşil olmuş.
Yıllar önce Londra'ya gittiğimde Haziran ayı olmasına rağmen yeşilin bin bir rengini görünce hayret etmiştim. Sonra gün içinde belli aralıklarla yağmur yağdığını söylediler. Bu yıl aynı Londra gibi yemyeşil bir bahar sonu yaşıyoruz. 
Yağmur berekettir..
Bütün bereketler yağmurla birlikte üzerinizde olsun.

24 Mayıs 2012 Perşembe

İSTANBUL'UN MİNİBÜSLERİ


Dün bir vesile ile minibüse bindim. Beyefendinin çalıştığı hastaneye onun çıkış yaptığı bir saatte gideceğim, biraz dolaşıp birlikte eve döneceğiz. Mesafe taş çatlasa 10 kilometre, taksiye para vermek istemedim. 
Aslında minibüslerin jargonu şimdiki nesilin pek bilmediği "Çiçek Abbas" filmindeki minibüs şoförlerinden biraz daha değişik olsa da hat boyunca yolcu kapma manevraları, minibüs içindeki bozuk para muhabbeti, belediye otobüslerinde artık unuttuğumuz kadınlara ve yaşlılara yer verme alışkanlığı aynı devam ediyor.

Gideceğim yeri söyleyip kaç lira vermem gerektiğini sordum; İki lira dedi çocuk. Ben bindiğimde içeride 4 kişi vardı ama birdenbire içerisi tıklım tıklım doldu. Ayakta bile zor duruyor insanlar. Önden ikinci sıradayım. ( sıra diyorum anlayın artık acemiliğimi.) Arkadan biri omuzuma dürttü burnumun dibine bozuk paraları uzattı. Ben ne olduğunu kavrayana kadar yanımdaki kadın parayı alıp öndeki adama, o da şoföre uzattı. Şoförden dönen 25 kuruş aynı ellerle sahibine ulaştı. Bunun gibi bir sürü aşlışveriş hareketi devam ederken henüz arabaya binişimin 3. dakikasında havasızlıktan bayılacağımı sandım. Cam kenarındayım ama tam bir sazan gibi sürgüyü açmak aklıma gelmiyor. Yanımdaki kadın beni sertçe dürterek camı açmamı emretti. Emretti gerçekten, rica falan yok yani. 
"Camı aç!"
 Zaten biraz önce de para işine girmemişim hafiften gıcık olmuş.

Bu kaba konuşma karşısında kendimce duruş sergileyerek oralı bile olmadım da ben de aynı arabadayım nihayet.
Allahtan önümüzdeki koltukta oturan adam cama uzandı. Yanımdaki kadınla birbirimizi tartıyoruz, sanırım kilolarımız bir olmalıydı ki aynı anda başımızı ters yöne çevirdik." Şimdi bulaşmayayım şuna" diye düşündüm, aynı şeyleri yanımdakinin de düşündüğünü sanıyorum.
Yolun yarısında yerimden kalkıp şoförün yanına yaklaşarak fısıldadım; " ... Hastanesine gideceğim, en yakın nerede ineceğimi söyler misiniz?"
Şoför herkesin duyacağı şekilde; "Oradan seslenseydin be abla ne zahmet ettin. Ben haber veririm sana."

Şoför gençten bir çocuk; büyük kızımın yaşlarında olmalı. Ama nasıl bilmiş, becerikli anlatamam. Hem araba kullanıyor, bu arada diğer minibüslerle kapışıyor ve yolda sürekli inen binenlerin paralarını toplayıp para üstü veriyor. Hele yarı yolda binen bir genç kızın verdiği 100 lirayı bozup içinden 1.5 lirayı alması ve bu işe hiç kızmaması şaşılacak şeydi doğrusu. Taksi şoförlerine bozuk para vermeyince neredeyse dövecek adamlar. Şoför yol boyunca bütün paraları topladı saydı, para üstünü hesaplayıp geri verdi. Hatta bazı yolcularla sohbet etmeyi de ihmal etmedi.
İstanbul'daki minibüslerin kaldırılacağı söyleniyor bir süredir. Onların yerine modern büyük otobüsler veya metrobüsler, tramvaylar yapılsa şahane olur ama benim bir önerim var;

Bence minibüsler kaldırılacaksa şoförlerden yararlanmak lazım. Bir kısmına belediye otobüslerinde iş verilebilir ama bunlar kavga yapmaya eğilimli göründüğü için arabada levye, odun gibi aletleri tutmamak gerekiyor.
Şayet şoför fazla gelirse para hesaplamada iyi olduklarına göre Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanlığında veya Merkez Bankasında iş verilmeli diye düşünüyorum. 
Çok mu abarttım?
Öyle ise Bankalarda veznedarlık işine ne dersiniz? 

23 Mayıs 2012 Çarşamba

ALDATILAN KADINLARIN ÜÇ EVRESİ


Önümden geçerken  sağına soluna bakınıyordu ama gözünün kimseyi gördüğü yoktu. Tam önünde durmuş olmama rağmen beni görmedi bile, oysa aynı aynı pencereden hayata bakmadığımız halde eş durumundan birbirimizin evine gitmişliğimiz, düğün, davet, organizasyon faliyetlerinde aynı masada oturmuşluğumuz vardı.  Pes etmiş bir hali, bezgin bir duruşu hemen göze çarpıyordu.  Sanırım bir yıl önce beline kadar inen simsiyah saçlarını garip bir sarıya boyadığında karşılaşmıştık. Biraz hırslı, gergin, bir şeyleri ispatlamaya çalışan halleriyle, elindeki araba anahtarını gözüme sokar gibi konuşmaları  beni hayrete düşürmüştü. Bu görüşmeden kısa bir süre sonra eşinin ikinci bir hanımı olduğunu ve kendisinin üç kızının aksine o hanımdan iki oğlu olduğunu öğrendiğini duymuştum. 

Bu yaşıma geldim bir sürü aldatılma hikayeleri dinledim, çevremde farklı farklı aldatılmalara rastladım. Aldatılan erkekler hakkında hiç bir yorum yapamayacağım, bir iki tane hikaye işitttiysem de yakınlarımda hiç böyle bir olaya şahit olmadım ama kadınlarla ilgili bir sürü gözlem sahibiyim.
Aldatmanın sosyal ve ekonomik ayrımı yok gibi görünüyor.
Evime temizliğe gelen yardımcılarımdan bir tanesinin eşi kendileri zor geçinirken başka bir kadın için evini terk etmiş. Kendi eşine çocuklarına zor bakıp sürekli şikayet eden adam başka bir kadına ve onun çocuklarına memnuniyetle bakıyor ve hiç şikayet etmiyormuş.

Ekonomik durumu çok iyi olan bir adam, üstelik kendinden hayli genç eşini evdeki yabancı uyruklu bir kadınla aldattı. Kadın  rahatı bozulacak endişesi ile bu durumu sineye çekti.
Sonra ne mi oldu? Kadın bu davranışıyla adamın gözünden tamamen düştü. Şimdi ayrılma aşamasındalar. 
Peki aldatılan kadında ne gibi bir psikoloji olur?
 Gözlemlerim şöyle;
Aldatılan kadın önce ayrılmak istiyor, adam yalvarıp yakararak af edilmeyi bekliyor. Bu süreçte boşananların büyük bir kısmı tekrar aynı adamla evleniyor. Çevremde gördüğüm bu örnekte aynı adamla tekrar evlenip mutlu olana hiç rastlamadım. İkinci kez boşanıyorlar. Burada kadın bir nevi "bana yalvardın geldin ama bu sefer seni ben boşuyorum" diyerek egosunu tatmin edip intikam alıyor.

Bazı kadınlar yeni kanundan sonuna kadar yararlanmak istiyorlar. "Madem aldattın iç çamaşırlarına kadar her işeyini alacağım senin."
Erkek uyanıksa (ki gördüklerimin pek çoğu uyanık) bu durumu ön gördüğünden bütün gayrimenkulünü güvendiği birinin üzerine geçiriyor. Boşanma süreçleri sancılı, uzun ve çocuklar varsa herkesi yıpratacak şekilde geçiyor.
Durumu sessizce sineye çekip boşanan kadın çok az. Sessizce sineye çeken kadın zaten boşanmıyor, aldatılmayı görmezden geliyor.
Aldatılan kadınlarda üç ayrı evre var; 
Birinci evre çok büyük tepkiler; Kavga gürültü, ağlama nöbetleri, kendini koyverme, neredeyse sokaktan geçene bile durumu anlatma veya tam tersi durumu aile bireylerinden bile saklama.

İkinci evre ben sana gösteririm: Bu evrede kadın 40 yıldır bir gram vermediği kiloları vermeye başlıyor, saçlar mutlaka değiştiriliyor. Ama bu değişim radikal oluyor. Siyah saç sarıya, sarı kızıla, uzun kısaya dönüyor. Erkeğe ne kaybettiğini gör mesajları veriliyor. Bu evre aslında kadın için en tehlikeli evre. Henüz ayrılmadan başka biri ile  evlenme planları yapılıyor. Bu planlar arasında aldatan eşten daha genç ve kariyer sahibi adamlar düşünülüyor. Kimsenin aklına genç ve tazeyken bu adamdan daha iyisini bulamamışsın da şimdi bu yaşında nasıl bulacaksın sorusu gelmiyor. (Simsiyah saçlarını sarıya boyayıp ehliyet ve araba alan kadın örneği)
Üçüncü evre kabullenme; Burada artık boşanma gerçekleşmiş, kadın alacağını almış, eski eşten bir beklentisi kalmamış durulmuştur. En rahat evre bu dönemdir ki kadın artık aldatıldığını daha geniş açıdan görebilir varsa kendi hatalarını sorgular, yoksa adamın karaktersiz olduğuna kannat getirir. Kendine bir hayat kurar.

Aldatılan kadın ayrılmış olsa da eşi başka bir kadınla evlenene kadar bir ümit içinde olabiliyor. (Bana dönsün canına okuyayım.)
Bazı kadınlar ayrıldıkları eşleriyle dost olmayı da becerebiliyorlar.
Gecen yaz eşinden 8 yıl önce buna benzer sebeplerle ayrılan ve Erdek'e yerleşen arkadaşımın evine gittik. Arkadaşım  başkasıyla 7 yıldır evli olan eski eşini telefonla arayıp şöyle diyordu;
"Çamaşır makinamız bozuldu, Bu markanın Erdek'te servisi yok, çamaşırları elde mi yıkayayım, ne yapayım şimdi?"
Eski eş şöyle cevap verdi; "Tamam merak etme sen, ben yeni bir makine alır yollarım sana."

Photo; Tumblr


19 Mayıs 2012 Cumartesi

KINA GECELERİNİN DE MODASI VAR


Kına geceleri kültürümüzün vazgeçilmezleri arasında yer alıyor. Hatta düğün yapmayıp sadece nikah yapanlar kına gecelerine özen gösteriyorlar.
Kına geceleri yörelere göre değişim gösterse de; "Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar." türküsü her durumda söyleniyor.
Bir yıl içinde davetli olarak üç kına gecesini, bulunduğum mekanda tesadüfen karşılaştığım iki kına gecesi seremonisini izleme fırsatım oldu.
Arkadaşımın doğum günü dolayısı ile gittiğimiz, Lübnan yemekleri ile tanınan mekanda iki ayrı kına gecesi vardı. Bazı gençler geleneksel kına gecelerinin tersine kendi aralarında eğlenmeyi tercih ediyorlar. Grupta kına gecesini kutladıklarını kafalarına taktıkları kırmızı tüllerden oluşan taçlardan anlıyorsunuz. Bu kına geceleri daha ziyade Amerikan filmlerinde izlediğimiz bekarlığa veda partisi tarzında olsa da yukarıda bahsettiğim gibi "Yüksek yüksek tepeler.." başladığında herkes aslına rücu ediyor.

Arkadaşlarım çocuklarını evlendirmeye başladı. Akşam yüne böyle bir kına gecesine davetliydim. Genç yaşta kayınvalide olan arkadaşım cıvıl cıvıl halleri ile kayınvalideden ziyade gelinin arkadaşı gibiydi.
Kına geceleri organizasyonu bir sektör olmuş haberim yok.
25 yıl önce kendi kına gecemde Sapanca'daki evimizin bahçesinde davullu zurnalı eğlence düzenlemiş  Kasap havası, Çerkez oyunları, Abaza dansları eşliğinde geç vakitlere kadar eğlenmiştik. Eskiden kına gecesi düğünden bir gün önce olur, ertesi gün o yorgunlukla düğün telaşına girilirdi.
Şimdi durum değişmiş. Kına geceleri artık düğünden en az iki gün önce yapılıyor. Böylece arka arkaya iki yorgunluk olmuyor.

Yeni nesil kına gecelerinin ritüeli şöyle; Renkler kırmızı üzerinde yoğunlaşıyor. Gelinin kıyafeti, masa düzenlemeleri, süsleri genellikle kırmızı. Gelin önce tuvalet tarzı bir giysi ile karşılıyor misafirleri. Gecenin ortalarında kına yakma merasimi sırasında kaftan tarzı kıyafet giyiyor, başında yüzünü örtecek kırmızı süslü bir eşarpla arkadaşlarının eşliğinde mumlarla piste geliyor. Kınayı taşıyan mutlaka genç bir kız olmalı ve anne babası sağ ve mutlu geçinen insanlar olmalı ki yeni evlenecek çiftler de mutlu olsunlar.
 Eskiden Yüksek Yüksek tepeler" türküsü kızlar tarafından söylenirken şimdi müzik setinden yüksek perdeden söyleniyor. Gelin sahnenin ortasında süslü bir koltukta oturuyor, arkadaşları da ellerinde mumlarla etrafında dolanıp şarkıyı bitiriyorlar. Bu esnada gelinin ağlaması makbul kabul ediliyor. Hem ağlarım hem giderim misali. Ama ağlama işi sadece geline mahsus değil, misafirler anne ve kayınvalidenin de ağlamasını bekliyor. Hatta annesi vefat edenler bu türkü eşliğinde ağlıyor.

Allahtan bu durum kısa sürüyor ve müzik değişiyor, herkesin neşesi yerine geliyor.
Sonra gelinin avucuna kına konuluyor ama gelin avucunu kapamıyor. Burada kayınvalidenin gelininin avucuna altın koyması gerekiyor. Böylece alkışlar arasında gelin kına yakıyor. Bu arada daha önceden hazırlanmış kınalar ve çerezler  şık paketler içinde konuklara dağıtılıyor. Ardından yöresel oyunlar oynanıyor. Bazı kına gecelerinde gecenin tek erkeği olan damat görünüp gelinle oyun oynuyor ve salondan ayrılıyor. Bu gecelerde damatlar siyah pantolon ve beyaz gömlek giyiyorlar.
Gecenin en güzel kızı mutlaka gelin oluyor, yeni nesi gelinler dal gibiler ve düğün öncesi ciddi bir diyet yaparak gelinliğin ve tuvaletlerinin içinde çok güzel görünüyorlar.
Kına geceleri erkek anneleri için bir nevi kız beğenme fırsatı da doğuruyor. Bazen komik durumlar da söz konusu olabiliyor;
"Gelinin yanındaki şu uzun boylu, yeşil elbiseli kız kim? Bizim oğlana kız arıyoruz da."
"O genç kız gelinin abisinin hanımı."
?
..

15 Mayıs 2012 Salı

BASRİ'NİN YERİ


Sapanca'da Belediye yol kenarlarındaki kaldırımları yapıyordu 6 ay önce, hala yapılmamış yerler var. Küçücük kasabada altı ayda neden bitmemiş bu çalışmalar anlayamadım. 
Sabah çok erken saatte yürüyüş yapmak için göl kenarına indik,  akşamdan yenen ve yerlere atılan ayçiçeği kabukları doluydu her taraf. Gerçi biz oradayken temizlemeye başlamışlardı ama bir önlem alınsa da insanların bu çöpleri yere atılması engellense daha iyi olur diye düşünüyorum.

Pazar yeri çok uzakta olduğu için halk tepkiliydi, duyduğuma göre eski yerine taşınacakmış. Kestanelik mahallesinde çingenelerin bulunduğu evler komple yıkılıp TOKİ tarafından evler yapılacakmış. Yıllardır asimile olmuş gibi görünen çingeneleri bu sefer gidecek olmalarının verdiği rahatlıkla asabi ve özellikle çocukları saldırgan gördüm. Evlerin önündeki erik ağaçlarına saldıran çocuklar ev sahibinin uyarılarına aldırış etmenden ağaçtaki bütün erikleri topluyorlardı. Bu manzaraya kendi bahçemizde de olmak üzere bir sürü yerde şahit oldum.

Yukarıda yazdığım kötümser tablodan sonra iyi bir şey yazmalıyım. Sapanca'nın köylerinde kahvaltı ve yemek mekanlarına bir yenisi daha eklendi. Bayan muhtarının çabaları ile Kırkpınar'a rakip olacak Yanık köyü güzel bir restorana kavuştu. 

Basri'nin yeri; iki dönüm bahçe içinde, Yöresel kahvaltısı, ızgara ve pide çeşitleri ile bu yaz yörenin en güzel yeri olmaya aday bir restoran olmuş. İşletmeciliğini yapan gençler konuklarıyla bizzat ilgileniyorlar. Sapanca'ya yolunuz düşerse Basri'nin yerine gitmenizi öneririm.

14 Mayıs 2012 Pazartesi

FOOTJOY


Başlığı özellikle yazdım. Bu markayı bilen varsa onu tebrik ediyor ve ayakkabı gurusu olarak ilan ediyorum. Ben ilk ez duydum ama ismi hoşuma gittiği için yazıma konu oldu.
Yolda yazı yazmakta zorlanıyorum. Aslında otobüsler iyi, yollar da öyle fakat yazı yazarken yanımdakiler göz ucuyla bu kadın ne yazıyor diye bakıyorlar benim de dikkatim dağılıyor. Ama keşke trenle bir yerlere gitsem de yemek vagonlarında cam kenarında önümde kayan manzaraya bakarak yazılar yazsam.
Sapanca yolunda sıkılmayayım diye otogarda magazin dergisi aldım. Hangi iş adamının karısı ne giymiş, hangisi doğumdan hemen sonra eskisinden de zayıf olmuş, hangi davette iki sosyetik güzel kıyafetlerinden dolayı pişti olmuş, kimin eski eşi, kimin eski sevgilisi ile birlikte görülmüş öğrendim, başım göğe erdi. 

Derginin sayfaları arasın da gezinirken gördüğüm yüzlerden dolayı bir süre sonra gözümün önünde tek bir yüz belirdi ki bir şeye benzemiyor. Yukarı kalkmaktan neredeyse bademciklerin görüneceği bir burun, arı sokmuş dudaklar, çok garip bir haber almış da hayret etmiş gibi bakan kaşlar, yakınlarında bir yerde tüp patlamış da 2. dereceden yanık olmuş bir yüz. Göğüsler yer çekimini tuşa getirmiş, yaş ne olursa olsun toprağa paralel bakıyor. 
Bilim adamları bu saydığım özelliklerde bir kadın yaratıp kopyalamış Nişantaşı ve Bebek civarına salmışlar, öyle  ki kıyafetler bile üç aşağı beş yukarı aynı. Dergiye verdiğim 5 liraya acımaya başladım diye düşünürken arka sayfalarda golf oynayan sosyetiklerin resimlerine rastladım. 

Golf denince aklıma dünyanın en çok kazanan golf oyuncusu Tiger Woods geliyor ama onu kazandığı paralarından veya oynadığı oyundan ziyade aldatılmayı hazmedemeyen eşinin kendisini beyzbol sopasıyla hastanelik ettiğini hatırlıyorum.
Bizde golf denince aklıma Kaya Çilingiroğlu geliyor ki o da golf sırasında tanıştığı Feraye hanım yüzünden Hülya Avşar'dan ayrılmıştı. 
Bu yüzden golf sporunun pek hayra alamet spor olmadığına karar verdim. Üstelik Google'da golf yazıp resimlere baktığınızda çıkan resimlerin pek çoğunda faullu bir duruş var ve ayağın kırılmış da sakat kalmışsın gibi görünüyor. Ayakkabıları da sicilya'lı mafya babası Corleone'ler gibi iki renkli ve hiç bir estetik özelliği yok.
Yukarıda başlık attığım marka bu ayakkabıların en popüler olanı. Fiyatı da asgari ücret alan bir işçinin bir aylık maaşına yakın.
 Magazin dergisinde 4 sayfa ayrılan golf haberlerinden sonra golf kültürüm gelişti.
Ne işine yarayacak diyeniniz varsa cevabım hazır;
Hiç belli olmaz, yılbaşına şunu şurasında 6 ay kaldı, şayet bilet alırsam belki büyük ikramiye bile çıkabilir.
Ama şimdiden söylüyorum o garip ayakkabıları hayatta giymem.