13 Mayıs 2012 Pazar

DÜNYANIN EN GÜZEL KOKUSU 2


Geçen yıl da aynı yazıyı yazmıştım. Annemin bahçesindeki çiçekler eşliğinde

sanırım her yıl aynı yazıyı yazacağım izninizle.
...
1950 yıllarının başı.
17 yaşlarındaki bir genç kız bulunduğu köyden Sapanca'ya bir yakınının düğününe gidiyor. Baba küçük yaşta ölmüş, abi de askerde olduğu için annesi yollamak istemiyor ama kız çok ısrar ediyor ve arkadaşları  ile düğüne gidiyor.
Düğün dönüşü bindikleri araba bir gurup genç tarafından durduruluyor. Gençler arkadaşını arabadan indiriyorlar. Ama bir kaç dakika sonra yanlış anlaşılıyor. Aslında arabadan indirmek istedikleri kendisi, fakat arkadaşıyla aynı renk elbise giymiş. Arkadaşını o sanıyorlar.
Zorla arabadan indiriliyor, İnmek istemiyor, bağırıp yardım istiyor fakat arabadaki kimse ona yardım etmiyor. Çünkü kızı kaçıran kişiler kalabalık bir sülale..
" Beni kime kaçırıyorsunuz" diye soruyor.
Bir süredir kendisine haber yollayıp evlenmek istediğini söyleyen gencin adını veriyorlar. Kız onunla evlenmek istemediğini söylüyor, fayda etmiyor.
Yaşı küçük olduğu için günlerce o ev senin bu ev benim gezdiriyorlar. Jandarma sürekli peşlerinde fakat yakalayamıyor. Sülale kalabalık, sürekli başka başka akrabaların evinde kalıyorlar. 
Askerdeki abisi olayı gazetelerden öğrenip kardeşini ailenin elinden almak için komutanından izin istiyor. Komutan yanına iki asker katarak abiye izin veriyor. Abi kardeşini almak istese de kız abisiyle gittiği taktirde ikisinin de bulundukları evden  sağ çıkmayacağını bildiği için evlenmek istediğini söylüyor.
İki aileyi barıştırmak için aracılar konuluyor.
Sonunda genç kız istemediği halde kendisini kaçıracak kadar seven gençle evlenmek zorunda kalıyor.
Sülale bu genç kızı inat etmediği ve onları zor durumda bırakmadığı için çok seviyor. Görkemli bir düğün yapıyorlar.
Eskilerin kabadayı, şimdikilerin mafya dediği bir adamla yıllarını geçiriyor. Eşi hapis'e düşüyor, bekliyor.Tekrar hapse giriyor..
Bekliyor..
Üç çocuğu oluyor. Eşi 55 yaşında eski kabadayılığını geride bırakmış sakin bir hayat yaşarken kalp krizinden ölüyor.
50 yaşında dul kalıyor.
Yıllarca kayınpeder kayınvalideye gelinlik yaparak geçiyor ömrü.
76 yaşındayken bile "Keşke ehliyetim olsaydı da araba kullanabilseydim" diyecek kadar hayata bağlı.
Torunlarıyla oturup komedi filmleri izliyor, MC Donald's da hamburger yiyor.
Koluna girebileceği kızı, torunu varsa alışveriş merkezlerinde, çarşıda pazarda dolaşmaya bayılıyor.
Gazete okuyor, torunlarına okuma yazma öğretiyor. Araba yolculuklarında torunlarının dinlediği saçma sapan müzikleri bile dinliyor. Survivor yarışmasına bayılıyor.
Oy verdiği partiyi de vermediklerini de takip ediyor, Siyaset konuşmaya bayılıyor.
Son zamanlarda kadın programlarını fazlaca seyretse de gündemdeki hiçbir şeyi kaçırmıyor.
Torunları ona " Bahriş" diyor.
O da torunlarına harika dolmalar ve halüjler yapıyor..
...
Canım annem..
Kızın olmaktan gurur duyuyorum.
Bu yaşımda kucağına başımı koyup, kokunu içime çektiğimde kendi anneliğimi bile unutup çocuk oluyorum.
Ne olur başımızda uzun yıllar sağlıkla kal emi?
Anneler günün kutlu olsun..

9 Mayıs 2012 Çarşamba

DOKUZ AYIN ÇARŞAMBASI


Hani bazı günler evden apar topar çıkarsınız, üzeriniz başınız düzgün değildir, kimseye bu şekilde yakalanmak istemezsiniz. İşte o gün "Dokuz ayın çarşambası bir araya gelir." Ne kadar görmediğiniz, karşılaşmak istemediğiniz varsa karşınızda belirir.
Kızımın erken saatte duruşması var, normal saatinden daha önce çıkması gerekiyor. Sabah hava soğuk olduğu için otobüs durağına götüreyim dedim. Üzerime ne bulduysam geçirdim, yüzümü yıkayıp dışarıya çıktım. Durağın önüne geldik ama otobüs henüz ortada görünmediği için, dışarısı da soğuk olduğundan arabadan inmedik.
Tam o sırada yanımızdaki yaya kaldırımından 5 yıldır görmediğim zaman zaman telefonla konuştuğum bir çift yürüyüş yapıyor. Bu halde karşılaşmamak için görmemiş gibi yaptım ama onlar hemen beni fark ettiler. Arabadan dışarıya çıksam bir 5 yıl daha beni bu kıyafetle hatırlayacaklar. Çıkmasam ayıp olacak, mecburen çıktım. Adam fark etmemişti aslında ama kadın cin gibi, hemen fark etmişti beni; bir de "Aaa hiç değişmemişsin." diyerek yalan söylüyor. Oysa ben de onlar da değişmişti ama fikrimi söylemedim.

Adam eski mali müşavirimiz olduğu için eski şirketimizle ilgili bir iki şey konuştuk, kadın anında lafa girerek kızının Kabataş Erkek Lisesi'inde okuduğunu söyledi. Aklıma "Şecaat arzederken Merd-i kıpti sirkatin söyler" sözü geldi. Hani kahramanlık anlatılırken çingene delikanlısı da kendisi için kahramanlık sayılan hırsızlığını anlatırmış. Ne alakası var şimdi diyemedim. Zaten içimden geçen şeyleri karşımdakine söyleyemediğim için yazılara dökmüyor muyum senelerdir.
Konuşma esnasında kazağımın yakası omuzumdan düştü. Düzeltiyorum anında düşüyor. Normal şartlarda tek omuzu düşen açık yakalı şık bir kazak ama bu gün durum komik. Çünkü sabah giydiğim mor tsihirt'in üzerine bunu geçirdiğim için düşen yakanın içinden garip mor bir  t-sihirt görünüyor. Ayağımda kısa bir kot var. Ayakkabılarım evlere şenlik.
Neyse sonunda vedalaştık. Onlar giderken bu halde birine yakalandım diye söyleniyorum. Kızım da dürüst ya, çok kötüsün de diyemiyor, "Yok ya pamuk pamuksun" diyerek beni iyice anlam kargaşası içinde bırakıyor.
Otobüs geldi kızımı yolcu edip eve döndüm ki apartmanın önünde alt kat komşuma rastlamaz mıyım.
Ama o da ne! komşum benden beter. Üzerinde kocasının eski bir hırkası, rengi solmuş bir eşofman altı, saçlar darmadağınık, eski bir terliklerle dışarıda.
"Havluyu silkelerken arasından tokam düştü dışarıya da onu almaya inmiştim." diyerek izah ediyor. "Bu halde bizim oğlanın yan binadaki öğretmenine rsatladım" diye yakınıyor. 
Yanında düzgün görünüyor olmalıyım.
Seviniyorum.
Komşum hem bana hem de öğretmene bu halde rastladığı için, dokuz ayın çarşambasını yaşıyor.

8 Mayıs 2012 Salı

TALİHSİZLİK

Güzel bir yazı yazmıştım.
Sonra ne olduğunu anlayamadan "Sil" butonuna basmışım, hepsi silindi.
Tekrar yazmak içimden gelmedi ):

6 Mayıs 2012 Pazar

KULAK MİSAFİRİ


Pazar sabahı erkenden ortanca kızımı dershaneye bıraktım, dönüş yolunda  simit ve poğaça almak için Komşu Fırına uğradım. Beyefendi İstanbul dışında, kızlar da henüz uyanmadılar sıradaki kadının tepsisinde mis gibi çay duruyor, evde kızları bekleyeceğime poğaçamı çayla birlikte burada yiyeyim diye bir çay da ben aldım. Fırının önündeki Masalardan birine geçtim. Pazar günü için çok erken olmasına rağmen masaların çoğu dolu. Arkamdaki masada iki erkek var. Karşımda genç bir çift. Evde yemek hazırlamak yerine burada yemeği tercih etmişler. Eşofmanlı olduklarına bakılırsa yürüyüşten geliyor olmalılar. Arkamdaki gençten iki erkeğin konuşmasına kulakmisafiri oluyorum.

"Abicim görmen gerekiyor, Hindistan'da öyle yollar var ki motosikletle zor geçersin. Pislik, fakirlik, inekler.. Bizim ekiptekiler Moğolistan'a doğru yola çıktılar, şayet sponsor bulunursa bütün dünyayı dolaşacaklar. Gerçi yolun bir kısmı için ... FM sponsor oldu ama yetmez tabi."
Arkam konuşanlara dönük olduğu için yüzlerini göremiyorum ama genç adam o kadar güzel anlatıyor ki keyifle dinledim.
Kulak misafiri olmak hemen hemen  hepimizin başından geçmiş bir durumdur. "Hemen" diyorum aranızda bir iki kişi çıkıp; "Ben hiç kulak kabartmam" diye aykırılık yaparsa onları ayıralım.

Dedemin kulakları yazılarımdan birinde hikayesini anlattığım üzere duymazdı, annem yaşlılıktan mıdır nedir ağır işittiğini söylüyor. (İşine geleni çok iyi duyuyor ama bu konuya girmeyeceğim.) Yani ailede az işiten olduğu için ben de bazen az işittiğimi düşünüyorum, Özellikle büyük kızımla telefonda konuşurken uyarırım; "Bir de avukat olacaksın, şöyle bağırarak konuş da duyayım seni." O da inadına mı yapıyor bilmiyorum ama sanki Tibet'te Budist rahiplerin yanından konuşuyormuş gibi yavaşça konuşuyor.  Evde arka odadan bir şey söyleseler, "Buraya gelin de öğle tekrarlayın, bir şey duymadım." diyen ben bir başkasının konuşmalarını yanımdaymış gibi duyuyorum iyi mi.

Geçen hafta Büyükada'ya giden vapurda arkamızdaki koltukta oturanların komik bir diyaloğunu Beyefendiye anlattım ama sonra da  "Yuh" dedim kendi kendime. 
Kulak misafiri olmakla ilgili konuştuğum arkadaşlarımdan biri şöyle dedi. "Bazen o kadar dalmış vaziyette dinliyorum ki, fark edip 'Gel aramıza katıl' deseler gaza gelip  yanlarına gideceğimden korkuyorum."
Sonra araştırdım ki; Kulak misafiri olmak yanlızca bizde değil her millette sıkça kullanılan bir terimmiş. 
italyanca ; Origliare
İngilizce; to eavesdrop
Fransızca; qui ecoute une conversation sans en avoir l'air
Almanca; Abhören
 ( Rusçasını da yazmak istedim ama klavyemde harflerini bulamadım.)
Kulağınıza güzel konuşmaların çalınması dileği ile,
 İyi Pazarlar.






4 Mayıs 2012 Cuma

TERSİNE DÜNYA


Altı yıl önce Bauhouse'da mağaza görevlisinin şaşkın bakışları altında rahmetli eşimle şöyle bir konuşma geçti aramızda;
"Bak burada çok güzel bir vida sıkma makinesi var, hem de markası Black&Dacker. Alalım mı ne dersin?"
"Evde matkabımız var ya, ne gerek var şimdi onu almaya. Matkabı elinden düşürmüyorsun, bir de bunu alırsan yandık."
"Bu çok güzel bir şey, kesin  almamız lazım."
"Peki peki al bakalım evde delmediğin yer kalmadı."
Evin erkeği matkap takımı almak ister, kadının da işine gelmez. Klasik bir durumdur ama bu sefer tam tersi söz konusudur. Evde çok güzel bir matkap takımım varken vida sıkma makinesine aşık olan bendim. Görevli adamın hayretli bakışları altında makineyi, çeşitli boylarda dübel ve vidalardan oluşan takım kutusunu almıştım. Evdeki bütün delme işlerini yaptığım gibi arkadaşların evlerine de yardıma gider olmuştum.

Bunları  niçin hatırladığıma gelince; Önümde orta yaşlı bir karı koca yürüyordu. Adam kaldırımı fark etmedi, ayağı takıldı.
"Görmedin mi koca kaldırımı" diye tersledi kadın.
Adambaşını eğdi,  ses etmedi. Adamın sessiz haline kadın daha çok kızdı;
"Allah allah ya şu haline bak." diyerek söylendi.
Evimizin önündeki çocuk parkında 6 yaşındaki oğlan çocuğu annesine kendi yaşında bir kızı gösterip ağlıyordu.
"Anne Büşra bizi dövüyor."
"Bizi" dediğine göre kız oradaki diğer erkek çocukları hacamat etmiş olmalıydı. 
Sabah yürüyüş yaptığım yolda bir çift eşofmanlarını giymiş yürüyorlar. Karşılarından tasması sahibinin elinde olan sevimli bir köpek geliyor. Köpeği gören adam anında karısının arkasına saklanıyor, kadın kocasını sakinleştiriyor.
"Korkma ısırmaz."
Bazen dünya tersine dönüyor.



1 Mayıs 2012 Salı

HAVA GÜZELDİ, İSTANBUL BİZİ ÇAĞIRIYORDU


1 Mayıs İşçi Bayramı dolayısı ile resmi tatil ilan edilince Beyefendi'de işe gitmedi. Her zaman olduğu gibi bayram, seyran, hafta sonu bizim için fark etmiyor en geç 8 gibi kalkıyoruz. Bu sefer de 7.30'da kahvaltımızı yapıp, kızlar uyurken evden çıktık.
Mart ayının ilk günü Ayın Biri Kilisesine gitmiş, burada da paylaşmıştım sizlerle. Üç kez gitmek lazım diye bir inanış var, bu yüzden ilk rotamız orası. Taksim'e giden bazı yollar kapalı diye bir duyum almamıza rağmen Unkapanı'na kadar kalabalık bir trafikle karşılaşmadık. İMÇ bloklarının arkasında bir sokağa arabamızı park edip kiliseye gittik. Saat çok erken olduğu için ilk gittiğim gibi kalabalık değildi. Yine rahip'in önünde sıra olmuştu insanlar, mum yakıp dilek diliyorlardı. Ben de iki mum aldım ama Beyefendi pek itibar etmedi. İş yeri denetlemeye gelmiş vergi müfettişleri gibi sağa sola bakıyor. Bir de tatil günü takım elbise giymiş ki müfettişten farkı yok. Ben mumları dikerken kafamı bir çevirdim ortada yok. Alt kata inen iki merdiven var, ben birinden indim içeriye baktım, hatta kutsal kabul edilen su ile ellerimi yıkadım yukarıya çıkarken; Allah allah nereye gitti demeye kalmadan aşağıyı iki dakikada gezmiş diğer merdivenlerden  yukarıya çıkıyor. Neyse kiliseden çıktık arabamızın bulunduğu istikamete değil de Eminönü'ne doğru yürümeye başladık.

Tahtakale civarında önümüze Rüstem Paşa camii çıktı. Kanuni Sultan Süleyman'ın damadı ve kızı Mihrimah Sultan'ın kocası Damat Rüstem Paşa için Mimar Sinan'a yaptırılan çinileriyle ünlü caminin bir özelliği var, caminin bahçesi üst katta. Altta dükkanlar var. Bu arada Mimar Sinan'ın Mihrimah Sultan'a aşıkken onun kocası için Cami yapması da hüzünlü bir hikaye konusu olsa gerek.
Sonra Kapalıçarşı'ya gittik, oradan çıkıp Süleymaniye Camiinin bulunduğu meydandaki meşhur Alibaba kanaat lokantasında  fasulye ve pilav yedik. Uzun zamandır yediğim en güzel kuru fasulyeydi diyebilirim. Her zamanki gibi restoran turist kaynıyordu. Burayı İstanbul'da oturan kaç kişi biliyor acaba diye merak etmedim değil.
Tam o sırada öğlen ezanı okunduğu için Beyefendi hazır Süleymaniye Camiine gelmişken namaz kılmak istedi. Abdest alıp camiye girdi. Ben de caminin avlusunda bir bankta oturup etrafı seyretmeye başladım. Camiinin iki kapısı var kapının girişinde bir görevli yabancı turistlere içeride ibadet yapılıyor o yüzden bir saat kapalı dedi. Bizim türklerden bir adam görevlinin başka dinden insanların ibadet sırasında içeriye girmelerini engellemek için söylediği sözleri anlamayıp görevliye yaklaştı saf saf sordu;
"Cami kapalı mı abi?"
Görevli sinirlendi: "Kapalı mı derken?"
Etraftaki Türkler gülmeye başladı.
Bu sırada namaz bitti, cemaat çıkmaya başladı, Beyefendi ortada yok. "Herhalde gaza geldi camiyi güzel buldu kazaları da kılıyor." diye düşünüyorum, biraz daha bekliyorum ki hala ortada yok. Ayakkabılarımı çıkarttım, bir poşete koyarak boynumdaki şalı başıma geçirdim camiye girdim. Allah allah adam yok. Diğer kapıdan dışarıya çıktım. Baktım ki bahçenin bir ucunda çekik gözlü bir çiftle muhabbet ediyor. Bana el salladı beni Japonlarla tanıştırdı. "Merhaba, tanıştığımıza memnun oldum" gibi bildiğim bir iki japonca da aklımdan uçup gitti. İngilizce bir iki kelime söyledim. Bir yerden okuduğuma göre japonların %90'ı ingilizce bilir, konuşurmuş ama konuştuklarını pek kimse anlamazmış.
Beyefendi Japon çiftle biraz konuştuktan sonra onlar da bizi sevmiş olmalılar ki resimlerimizi çektiler. Biz de altta mı kalacağız çantadan kocaman bir Canon çıkartıp onları resimlerini çektik. Kendi markalarıyla onlara misilleme yaptık. Yakınlarda eskiden medrese olan şimdi çay bahçesi haline getirilmiş şirin bir yerde çay ve türk kahvesi ikram ettik. Beyefendi de bol bol Japonca pratik yaptı. Ben de son derece Fransız bir halde gülerek kafa salladım. Japonları orada bırakıp arabamızın bulunduğu yere geldik. Bu arada gittiğimiz yerler dolayısı ile kocaman bir daire çizmiş olduk. Ayaklarımız ağırmıştı ama neşemiz yerindeydi.
Evimize dönerken arabanın MP3 çalarında karadeniz türküleri çalıyordu.
Oy benim sevdiceğim de olur mu böyle keder,
O sürmene yaylası 15 doktora bedel
...

29 Nisan 2012 Pazar

BÜYÜKADA'DA BİR PAZAR


Ataol Behramoğlu'nun "Benim Prens Adalarım" kitabını okuduğumdan beri aklıma düşmüştü, geçen yıl arkadaşlarımla güzel bir gün geçirmiştik ve tadı damağımda kalmıştı. Gazetelerde faytonların kaldırılacağına dair bir haber okuyunca iyice niyetlendim. 
Pazar sabahı bulutlu bir havaya uyandık. Gece boyunca esen fırtına migrenimi tetiklemişti. Akşam içtiğim onca ağrı kesiciler bir nevi sarhoşluk hissi verdiyse de evde oturmak fikri hiç işime gelmediğinden Büyükada'ya gitmeye karar verdik.
Kabataş'tan neredeyse bir saat arayla kalkan vapurlardan birine bineceğiz. Arabamızı park etmek için vapur iskelesinin hemen yanındaki İSPARK'ın park yerlerini fark etmediğimiz için başka bir otoparka gereksiz bir ücret ödedik. Neyse ki bu durum neşemizi bozmadı. Genelde gideceğimiz yere erkenden gitme gibi bir huyumuz olmasına rağmen bu sefer saat 12 vapuruna anca yetiştik. O yüzden vapur tıka basa doluydu.

 Adalar'a gidenlerin büyük çoğunluğu gençlerden oluşuyordu. Aralarında turistler de vardı. Yola çıktıktan 15 dakika sonra Beyefendi geldik mi diye sormaya başladı, gidene kadar aramızda bu şaka sürdü. Bu arada yol boyunca meyve soyma aleti satan bir satıcı ve limon sıkma aleti satan başka bir satıcı bize Şener Şen filmlerindeki Jilet satan vapur satıcılarını hatırlattı.
Adaya indiğimizde vapurdan inen kalabalık adadaki kalabalığa karıştı. İlk önce bir fayton kiralayıp  ada turu yaptık. Turun yarısında yolda faytonu trafik polisleri çevirdi. Tabi faytonu çevirip ehliyet sormak biraz komik olduysa da meğer faytoncuların faytonu kullanmak için özel ehliyetleri olmalıymış.
Yol boyunca bisikletler üzerinde bir sürü gence rastladık. Bazıları guruplar halinde bazıları çift olarak gelmişler ve güzel havanın tadını çıkartıyorlardı. Bizim gibi orta yaşlılar faytonla gezerken gençlerin hemen hepsi bisikleti veya yaya gezmeyi tercih etmişti. Sanırım bunda gençlerin öğrenci oldukları ve öğrencilerin de faytona 70 lira vermektense üçte biri paraya bisiklete binmeyi tercih etmeleri olabilirdi.
Geçen yıl adalara gittiğimizde denizin dibindeki restoranda yediğimiz balıklar oldukça pahalıydı. Bu yıl balık yemedik ama fiyatlar restoranların önünde yazıldığından gördüğüm kadarı ile daha makuldü. Ben geçen yılki pahalılığı 8 tane süslü püslü kadını yolmaya çalışan esnafın vicdansızlığı olarak düşünüyorum. Yoksa her yerde durum aynı değilmiş demek ki.
Yemekten önce Princess otelin altındaki Prinkibo dondurmanın tadına baktık. (Aslında tadına bakmak duruma uymadı, kallavi bir külahta kocaman bir dondurma yedik.) Bol bol resim çektik. Yürüyüşler yaptık.
Dönüş yolunda yorulmuştuk ama ikimiz de "deydi" diye düşündük.
Adalara gitmeyi düşünüyorsanız bahar bitmeden adanın çam ormanlarının dibinde bin bir renkli çiçeklerin baharı karşıladığı mevsimde gidin derim.

27 Nisan 2012 Cuma

TTNET Genç Yeteneklerin Yanında!


TTNET’in “Yeteneğe Destek, Yaratıcı Ekonomiye Destek Projesi”yle, gençlerimiz yeni kariyer firsatlarını keşfediyor.

Bilişim sektörüyle tanışan gençler, aldıkları eğitimlerle iş hayatına hazırlanıyor. TTNET, Türk ekonomisine destek oluyor. Siz de bu ücretsiz eğitimler hakkında bilgi almak için hemen tıklayın.

Bir bumads advertorial içeriğidir.

KÖPRÜ ALTINDA


Otobanda üst geçitler için yapılan bir köprünün ayakları dibinde çimenlerin üzerine oturmuştu. Uzun sakalları, karmakarışık saçları vardı. Kat kat giysilerine bakılırsa  bahar güneşi henüz  incecik vücudunu ısıtmıyordu. Köprü altında yaşayan evsizlerden biriydi işte. Kim bilir dinlemeye değer ne hikayeleri, acıları, kaybedişleri vardı. Bir çok defalar hızla geçtiğim yollarda, kalabalık caddelerde, ara sokaklarda çöp bidonlarının hemen yanı başında, ekmek veya sigara parası isterken el açışlarına şahit olmuştum. Gündüz gözüyle acıdığım, bazen yok saymak istediğim, gece karşılaşmaktan çekindiğim insanlardı bunlar. Ama varlardı, yadsıyamadığımız, yok sayamadığımız, çekindiğimiz..
Trafik ilerlemiyordu, köprünün altında oturan saçı sakalı birbirine karışmış adamdan gözümü alamıyordum. 
Ne üzerinde giydiği eski kıyafetleri, ne kirli uzun saçları, ne yaşını tahmin edemeyeceğim yüzüydü ilgimi çeken. 
Mutlu bir ifade ile elindeki gazeteyi okuyordu. Gazetenin katlarının düzgünlüğüne bakılırsa yeniydi. Belki bir saat önce bir çöplükten bulmuştu yemeğini ama gazetesini satın almış gibiydi. 

"Ne çok okuyorsun, muharrir mi olacaksın" derdi büyük babam. 15-16 yaşımda" Muharrir" ile "Muhabir'i" birbirinden farklı bilmez "Büyük babam yanlış telaffuz ediyor." diye düşünürdüm. Bilseydim doğru anlamda söylediğini ;"Evet yazar olmak istiyorum, bunu o kadar çok istiyorum ki yaşım ne olursa olsun yazacağım." der, Büyük babamın bu sözlerini bir temenni olarak kabul ederdim.
Elindeki gazeteyi okuyan adam mutluydu, yüzü gülüyordu. Şu sıralar hangi gazetede yüz güldürecek bir haber vardı acaba diyerek merak ettim. 
Yine şehit vardı haberlerde, adam karısını bıçaklamış, yoldan geçen biri de müdahale edeceğine olayı kameraya çekmiş, denetimli serbestlikten son aylarını hapishane yerine sosyal sorumluluk işlerinde yapanlar iki günde "Çok çalışıyoruz, hapishane daha rahattı" diyerek isyan etmişler,  Mecliste kavga kıyamet vekiller birbirlerine girmiş, birileri camilerimiz üzerinden pirim yapmaya çalışmış, bir iş adamı kendisini eleştiren köşe yazarına gazetelerde tam sayfa cevaplar vermiş...
Trafik açıldı, adam görüş alanımdan çıktı.
Gülmek istedim, ağzımda buruk bir tat oluştu, beceremedim.

23 Nisan 2012 Pazartesi

YOLDA


Sabah erkenden yola çıktık, istikamet Sapanca.
Bizim gibi trafiği göz önüne alıp erkenden yola çıkanlarla birlikte yol alıyoruz. Köprüyü geçtikten sonra Otoyola girdik, trafik hiç azalmadı. 23 Nisan tatilini fırsat bilen herkes yollara düşmüş. Otoyoldaki tek benzin istasyonuna uğradık. Beyefendi tedariklidir ama bu sefer ihmal etmiş olmalı ki benzin alacağız. Benzin istasyonu da kalabalıktan nasibini almış. Neyse boş bir yer bulup pompalara yanaştık. Beyefendi görevliye ne kadar benzin alacağını söyledi ve dışarıya çıkmak için davrandı. Erkeklerin peşin parayla benzin alacaklarsa bile dışarıda bekleme gibi bir  eğilimi var diye düşünürken yan taraftaki diğer arabaya doğru baktım. Arabayı kullanan adam dışarıda, yanındaki kadın siyah gözlük takmış asık bir yüzle ileriye doğru bakıyor. O arabanın hemen paralelindeki başka bir pompada yine şoför yok, yan koltukta siyah gözlüklü asık yüzlü bir kadın bekliyor.

"Bu ne böyle cenazeye gider gibi asık yüzle ve siyah gözlüklerle sağda oturan kadınlar.." diye düşünürken sağda oturduğumu ve gözümde siyah gözlükler olduğunu hatırladım. Belki ben de onların tarafından suratsız görünüyor olabilirdim, ki gözlüklerim yüzümü kaplayacak kadar büyüktü. 
Gülmeye başladım. Beyefendiye o kadınları göstererek ne kadar benzeştiğimizi anlattım. Bunu söylerken neden bilemeyeceğim ama rahatsız olduğumu itiraf etmeliyim.
Beyefendi hemen arabaya girdi.
"Bari ben diğer adamlardan farklı olayım da dışarıda durmayayım." dedi. 
Gülüştük..
Benim de diğer kadınlardan farkım gülüyor olmamdı.
izmit'i geçip Maşukiye'ye  doğru gelince aniden iklim değişti. 
Dağlarında kar erimemiş, yeşilin binbir rengini görünce içim açıldı;  Mis gibi toprak kokusu geliyor burnuma.
Memleketime bahar gelmiş...