21 Nisan 2010 Çarşamba

SEVİMLİ DAHİ



Nisan ayı içinde her yerde "Albert Einstein'ın 55'inci ölüm yılı" haberini okuyorum.
Einstein deyince gözümün önüne parmağını prize sokmuş ve o yüzden beyaz saçları dimdik olmuş gibi duran,dili dışarıda bir adam geliyor.
Einstein hakkında herkesin az çok bir bilgisi vardır.
Gelin biraz hatırlayalım;
Yahudi asıllı Alman fizikçi.
Time dergisi "Yüzyılın İnsanı" anketinde akla gelebilecek bütün ünlüleri geçip,birinci sıraya yerleşmiş.
Dört yaşında konuşmaya başladığı söyleniyor.Okulda öğretmenleri tarafından fark edilmemiş,arkadaş ilişkileri zayıfmış.
Suyu sevmediği ,ayda bir banyo yaptığı söyleniyor.
Ayakkabılarını hiçbir zaman çorapla giymemiş.
Keman çalmaktan büyük zevk alırmış.
Yemek yemeği unutur,yemeğe oturduğunda da saatlerce tabağa bakar kalırmış.
Yahudi olduğu için Nazi Almanya'sından Fransa'ya kaçmış,Nazilerin Fransa'yı işgal etmesi ile Türk kimliği kullanarak ABD'ye geçmiş.
" İzafiyet Teorisini" geliştirerek zaman içinde yolculuk yapılabileceği kuramını sorgulayan fizikçi,kuramsal Fiziğe katkılarından dolayı " Nobel Fizik Ödülü" almış. 


" Teorim doğrulanırsa, Alman'lar Alman olduğumu,Fransızlar dünya vatandaşı olduğumu, yanlışlığı ispatlanırsa; Alman'lar yahudi olduğumu söyleyecek, Fransızlar'da Alman olduğumu. "
" Sıra dışı insanlar daima sıradan insanların şiddetli muhalefetiyle karşılaşırlar"
" İnsanların ön yargılarını yıkmak, atomu parçalamaktan daha zor."
" Tanrının zar atmadığına eminim."
Sözlerinin sahibi dahi için ilginç bir anekdot anlatılır;

Einstein konferanslarına hep özel şoförü ile gidermiş. yine bir konferansa gitmek üzere yola çıktıkları bir gün şoförü Einstein'a;
"Efendim, uzun zamandır siz konuşmanızı yaparken ben de arka sıralarda oturup sizi dinliyorum ve neredeyse söyleyeceğiniz her şeyi kelimesi kelimesine biliyorum" demiş. 
Einstein gülümseyerek ona bir teklifte bulunmuş: 
"Peki, şimdi gideceğimiz yerde beni hiç tanımıyorlar... O halde bugün palto ve şapkalarımızı değiştirelim, benim yerime sen konuş, ben de arka sırada seni dinlerim.
" Konferansta şoför, gerçekten çok şahane ve başarılı bir konuşma yapmış ve sorulan bütün soruları doğru cevaplamış, fakat tam yerine oturacağı sırada bir kişi, o güne kadar konferansta sorulmamış ağır bir fizik sorusu sormuş. Şoför, hiç duraksamadan soruyu soran kişiye dönüp:
"Böylesine basit bir soruyu sormanız gerçekten çok garip" demiş ve sonra da salonun arkasında oturan Einstein'ı işaret ederek şöyle devam etmiş;
"Şimdi size arka sırada oturan şoförümü çağıracağım ve sorduğunuz soruyu, göreceksiniz o bile cevaplayacak"

20 Nisan 2010 Salı

TEBESSÜM

                                                      yiğit özgür
Adam elindeki son yüz lirayla kumar oynamak ister. Kumarhanenin yolunu tutar. İnanılmaz bir şansla 100 milyon kazanır. Hemen eşini arar;
- Hanım hemen valizini hazırla, eşyalarını doldur çabuk..Kumarda 100 milyon kazandım.
Karısı sevinçle sorar;
- Harika bir haber bu..Hemen hazırlanıyorum...Nereye gideceğiz..Paris, Roma, Londra...?
Adam cevap verir;
- Umurumda değil. Eve döndüğümde gitmiş ol yeter.

........
Sherlock Holmes ile Dr. Watson kampa giderler. Güzel bir yemek yiyip bir şişe de şarabı devirdikten sonra uykuya dalarlar. Birkaç saat sonra Holmes uyanır ve arkadaşını dürter;
-"Watson, yukarıya bak ve bana ne gördüğünü söyle".
- Watson cevap verir: "Milyonlarca yıldız görüyorum."
- Holmes sorar: "Bu sana neyi gösteriyor?"
- Watson bir an düşünür ve yanıtlar: " Astronomik olarak milyonlarca galaksinin ve dolayısıyla milyarlarca gezegenin varlığını görüyorum. Yıldızların konumuna bakarak saatin 3'üçeyrek geçtiğini çıkarıyorum. Teolojik olarak tanrının kudretini ve kendi acizliğimizi görüyorum. Meteorolojik açıdan da bugün havanın çok güzel olacağını tahmin ediyorum. Neden sordun? Sana ne gösteriyor? " Holmes arkadaşını sabırla dinlemiştir ama artık dayanamaz:
- "Ulan ahmak, çadırımızı araklamışlar!" 
                                             Yiğit Özgür

 Bir otobüs dolusu politikacı seçim kampanyası için Teksas'ta dolaşıyorlarmış. Otobüs büyük bir çiftliğin yanından geçerken, şoförün dalgınlığı yüzünden derin bir şarampole uçmuş. Çiftçi koşarak gelmiş, gece kurda kusa yem olmasınlar diye cesetleri gömmeye başlamış. Ertesi sabah, Şerif soruşturma için çiftliğe gelmiş.Çiftçiye sormuş:
-"Otobüsteki bütün politikacıları gömdün demek...Hepsi de ölüydü, eminsin değil mi?"
- Çiftçi cevap vermiş: "Bazıları yaşadıklarını iddia ettiler ama politikacıları bilirsiniz....Nasıl yalan söylerler!!!"




19 Nisan 2010 Pazartesi

TREN GELİR HOŞ GELİR



İzlediğim filmde yaşlı adam çocuklarını görmek için bir şehirden diğerine tren yolculuğu yapıyordu.
"Bir ülkenin medeniyeti, O ülkenin Tren yolu ağlarının çokluğu ile ilişkilidir." demiş biri. Cumhuriyetin ilk yıllarından sonra tren yolu konusunda bir ilerleme kaydetmediğimiz göz önüne alınırsa medeniyetimizden kuşku duymam gerekecek.
Bizde trenlerden bahsedilen bir konu oluyorsa  büyük çoğunluğu tren kazalarıyla ilgilidir.Bu kazaların sorumluluğunu kimse üzerine almaz ve bir süre sonra da unutulur gider.Aynı kaza Japonya'da olduğunda ulaştırma Bakanının harakiri yapıp kendini öldürdüğünü duyuyoruz. Bizimkilerin harakiri yapmasını istemeyiz ama en azından biraz mahcup olsalar iyi olmaz mı?
Trenler  konusunda Japonya çok gelişmiş.Hatta Japonya  trenler ülkesi olarak anılıyor, Japon demir yolları 22 milyon yolcu taşıyormuş.Yani bir Japon yılda  yaklaşık 200 tren seferi yapıyormuş.
Bizde Ankara-Eskişehir gibi yerlere gitmeyecekse, hemen hemen kimsenin aklına tren yolcuğu gelmez.
Geçenlerde bir turizm şirketinin, Trenle GAP ve Karadeniz tur ilanı dikkatimi çekti. Fiyatlara bakınca bir aile tura katılacağına o fiyata treni satın alabilir diye düşünmeden edemedim.
Tren ile ilgili annemin anlattığı bir anı hemen aklıma gelir.
Eskiden Çerkez kızlarının saraya alınıp eğitilmesi geleneği varmış.İsteyen kızlar sarayda kalır,uygun biriyle evlendirilir,istemeyenler de eğitimden sonra çeyizi hazırlanıp evine yollanırmış.
Anneannem de 7-8 yaşlarında gittiği sarayda bir süre  kaldıktan sonra ailesini çok özlediği için orada durmak istememiş. Sürekli ağlıyormuş. Anneannemi bir sandık çeyizle evine yollamışlar. Yıllar sonra dayımlar da saraydan gelme altın varaklı bir ayna hatırlıyorum. Dayımlar rengini beğenmedikleri için aynanın ahşabını türbe yeşiline boyamışlardı.
Anneannem evlendikten sonra annem evin üçüncü çocuğu olarak dünyaya gelmiş.
...
19 kasım 1938 tarihinde anneannem,dayımı teyzemi ve annemi de yanına alarak  tren yoluna gitmişler.O gün köyde sokaklarda hiç kimse kalmamış.Herkes "Atatürk istanbul'dan Ankara'ya trenle geçecek" diyerek saatlerce tren yolunda beklemeye başlamışlar.
Sonunda uzaktan bayraklarla süslenmiş tren belirmiş. Bütün köy halkı önlerinden geçen trene el sallamış.Ama genç, yaşlı, kadın ,erkek  gözleri yaşlı öylece bakmışlar. Bayraklara sarılı tren Ata'nın Naaşını Dolmabahçe Sarayından alıp Ankara'ya Etnografya Müzesine götüren trenmiş.
...
Siroz teşhisi ile hayata gözlerini yuman Ata'nın ardından gözyaşı döken yirmili yaşlarındaki anneannem, yıllar sonra Ata'yla aynı yaşlarda sirozdan vefat etmiş.

18 Nisan 2010 Pazar

ARPAMIZ FAZLA GELDİ


Kuzenimle Beyoğlu Asmalı Mescit'de bir kafede yemek yiyoruz.
Önümüzdeki kağıt Amerikan servislerinin üzeri çeşitli yazı ve resimlerle dolu. Yemeğimizi beklerken yazıları okumaya çalışıyorum. Çalışıyorum diyorum çünkü yazılar küçük, benim gözler yaşlanmış. Zaten mekan yeni deyimle Teenager bir müşteri potansiyeline sahip. Bir de yakın gözlüğümü çıkarıp dinozor durumuna düşmek istemiyorum. Bira resmi dikkatimi çekti kağıtta ve altında aynen şöyle yazıyor;"Arpamız fazla geldi."
Haydaa..Yanlış okudum herhalde.. Kuzenime " Okusana şunu " diyorum.
Evet doğru.
Biz çocukken yaramazlık yaptığımızda büyükler hem bizi küçük düşürecek, hem de kibar bir kelime kullanacakları zaman kullanırlardı bu terimi."Sizin arpanız fazla geldi galiba"
Bu lafı duyan çocuk anlardı ki; "Evladım sen hayvan mısın? Seni çok besledik yerinde duramıyorsun"
Kendini bilen bir çocuk bu durumda bozulur, bir kenarda oturdu. İşi pişkinliğe vuranlar ise hiç duymamış gibi yaparlar ve yaramazlıklarına devam ederdi. Ama her halükarda bu sözün ağır hakaret içerdiğini herkes bilirdi.
"Arpamız fazla Geldi" Yazısı bira reklamıymış meğer. Bize değil biraya hakaret etmişler şükür.
Kuzenimle eskiyi yad ederken garson siparişlerimizi sordu. İki kişi bir pizza, salata çay ve su istedik. Önce sular geldi. Kocaman bir şarap kadehinde bir parmak...
Garsonu geri çağırıp damlalık istedim. Anlamamış gibi yüzüme bakınca, getirdiği suyu anca damlalıkla içebileceğimi söyledim."Arkadaş doldurmuş ta.." gibi yarım bir cümle ile geri gitti ve sularımıza ilave yaptı. Nihayet sular yarım bardak oldu.
Pizza yiyeceğiz ama garsona önerisini sorma gafletinde bulunduk. Çedarlı pizzayı o kadar övdü ki yemesek alınacak belli, onu istedik. Yanına Yeni moda terim Akdeniz  salata. Bildiğimiz yeşil salata işte..
Sonunda pizza geldi, kuzenimle anlamlı bir bakış attık birbirimize. Zar gibi incecik hamurun üzerine salçalı peyniri karıştırıp koymuş, pişirmişler.
Belli ki aşçı yamağı ilk denemesini yapıyor, hamurun üzerine salçalı peyniri koyup, diğer malzemeleri koymayı unutmuş ve fırına sürmüş. Çıkan pizzamsı şeyi de gençlerin gideceği kafeye gelen bu iki orta yaş bayanlara verelim bir daha gelmeye tövbe etsinler diye düşünmüşler eminim.
Yemekle birlikte istediğimiz iki çaydan benimki yemek öncesi, kuzeniminki yemek sonrası geldi. Garsonun dediğine göre çay bitmiş dibini bana vermişler.
Yemek seremonisinin en hoş anı sokaktan geçen çalgıcıların gösterisiydi.
Dönüş yolunda Hacı Abdullah'da yemediğimiz için kendime kızdım. Kuru fasulye, Pilav, Dolma, Mis gibi turşu ve sütlaç yiyecektik.
Kuzenimin " Acaba başka bir yerde karnımızı iyice doyursak mı?" önerisini hiç duymamış gibi yaptım. Taksim meydanında kestaneciden aldığımız kestaneleri yiyerek evimize döndük.

16 Nisan 2010 Cuma

HATAY



Büyük kızımla küçük bir seyahat yaptık.
İki yıl aradan sonra ilk kez uçak yolculuğu yapacağım.  İki el çantasına koyduk eşyalarımızı. Maksat valiz kuyruğunda beklememek. Ortalama Türk  insanının yaptığı gibi havaalanına istenilen saatten çok daha önce geldik. Ya trafik sıkışık olursa, ya uçak erken kalkarsa… Check-in işlemlerini bilgisayardan yaptığımız için aslında erken gitmemize de gerek yok. Ama tedbirliyiz.
Havaalanında bizi uçağa götürecek otobüsü beklerken  adamın biri elindeki telefonla olur olmaz resimler çekiyordu. Adam sürekli bir yerleri çekiyor biz de dahil herkes “Acaba o resim karesinde ben de çıktım mı” diye tedirgin oldu. Hatta adama ters ters bakanlar da oldu fakat o hiç umursamadığı gibi, otobüs te bile resim çekemeye devam etti. Belli ki telefonunu yeni almıştı.
Hatay’a ilk kez gidiyorum ve bildiğim şeyler; Yemeklerinin çok iyi olduğu, Cumhuriyetin kuruluşundan sonra 1939 yılında halkın kendi  iradesiyle Türkiye cumhuriyeti sınırları içinde olmak istemeleri. 2039 yılında tekrar bir referandum yapılıp halka sorulacağı. 
İster misiniz halk "Biz artık Türk vatandaşı olmak istemiyoruz. eskiden olduğu gibi Fransız  himayesine girmek istiyoruz” desinler.
Diğer bildiğim ; Hristiyanlığı yaymak için Hatay’a gelen havarilere yardım ettiği gerekçesi ile zamanın puta tapanları tarafından öldürülen Habib-i Neccar’ın adını alan dağı, Camii ve Türbesi. Camii ve Türbe onarılıp halkın ziyaretine açılmış. Kızımla birlikte türbeye inmek istedik. Dar bir merdiven ile iki kat yerin dibine iniyorsunuz. Küçücük bir odada iki mezar. Birinin çocuk mezarı olduğu anlaşılıyor. Kızım korktu ben kapalı yerde kalma korkumu belli etmediysem de dua okuyup çabucak gün yüzüne çıktık.
Şehir eski ve yeni olmak üzere ikiye ayrılmış. Yeni olan taraf tahmin edileceği gibi modern yerleşim yerleri olmuş. İstanbul’un bazı kenar semtlerinde görmeye alıştığımız kiremitsiz evleri burada görmek mümkün değil.
Eski şehir dokusu fazla bozulmadan muhafaza edilmeye çalışılmış. Sokaklar gerçekten çok dar ve labirent gibi. İki insanın yan yana geldiğinde ancak geçebileceği genişlikteki sokaklardan bir arabanın geçmesi mümkün görünmüyor.
Dar yollar beton kaplanmış ve tam ortada küçük bir su yolu yapmışlar. Evlerinin önünü yıkayanların suları, yağmur suları burada küçük çaplı bir dere görünümünde.
Bu dar yollardaki evlere girmek için bir kapı görünüyor fakat o kapı eve değil evin avlusuna açılıyor. Evlerin pek çoğunda dışarıdan fark edilmeyen şirin,  kapı önü bahçeleri var. Sokaklarda,  avlularda  dikkatimi çeken, her tarafın beton oluşu. Sanırım çok yağmur alan bir şehir olduğu için çamuru önlemek amacıyla evlerin bahçe kısmı betonlaştırılmış. Betonların arasında bir, iki ağaca rastlamak mümkün.
Uçaktan indikten sonra biraz şehir turu yaptık , oradan da yemeğe. Şehrin içinde bir restoran beklerken kenar bir semtte, dışarıdan bakıldığında esnaf lokantalarını andıran bir yere girdik. Adı Özlem Restoran. Arkada,  küçük  bir dereye bakan sade sevimli bir bahçeye çıktık. Bizi getiren uçağın pilotlarının da bulunduğu bir grup neşe ile yemeklerini yiyordu.
O kadar çok meze ve salata geldi ki ana yemeği istemek konusunda tereddüt ettik. Etler tam ayarında pişmiş ve lezzetliydi. Garsonlar yemeğin bitiminde kolonya ikram ederken bile "Hoş geldiniz" diyorlar. Restoran sahibi bizzat gelip ilgileniyor.
Hatay denince akla künefe geliyor. Hemen her sokakta bir künefeciye rastlamak mümkün. Künefeyi,  dondurma, kaymak, fıstık eşliğinde sunuyorlar. Gece geç saatlere kadar açık olan künefeciler var. Bu kadar künefe tüketen bir şehirde nüfus patlaması yaşanmaması garip…
Hatay’a tepeden bakınca iki yerde yeşillik görüyorsunuz. Biri mezarlık, diğeri  Fransız’ların döneminden kalma park. Asi Nehrinin hemen yanındaki parkta yüz yıllık ağaçlar görmek mümkün. Belediyeler arası  moda yarışında birinci sırayı kaptırmayan  açık hava spor aletleri burada da konuşlanmış. Üzerinde pantolon, makosen ayakkabılar, elbiseler, paltolarla  aletlerde mekik çeken pedal çevirenler burada da vardı.
Suriye sınır kapısı açıldıktan sonra şehre bir canlılık geldiği söyleniyor. Her dinden insanın  özgürce yaşayabildiği güzel bir doğu akdeniz kenti olan Hatay, görmeyenler için şiddetle tavsiye edilir. Bakarsınız 2039 da Türkiye sınırları içinde olmak istemezler. Bu sefer de pasaportla girmek zorunda kalırsınız.
 

15 Nisan 2010 Perşembe

YOLLAR YILLAR


Uzun yola da,  kısa yola da gitsem bir telaştır alır beni.Heyecanla karışık merak duygusu..
Hele yolculuklara çocuklarımla çıkacaksam heyecanım iki kat artar.
Yıllar önce çok çocuklu her kadın gibi "Acaba ne unutacağım" diye gereğinden fazla eşyalar da doldurmuşluğum vardır valizlerimize.
Sonra tatil defteri hazırladım kendimize.Herkesin adının olduğu bir sayfa vardı.O sayfalara ne götürülmesi gerekiyorsa onları yazardım.Birinin mayosu diğerinin terliği unutulmasın diye..Bir de diş macunu, şampuan,saç fırçası,güneş kremi gibi ortak kullanımların bulunduğu bir listem olurdu. Beş kişi üç bavul. Ben ve eşim bir, iki küçükler bir, büyük kızım bir bavul.
...
Kızlarımın büyümesini beklemedim tatil yapmak için. Büyük kızım 4 aylık olduğunda çocuklu ilk tatilimizi yaptık.Bu gelenek diğer kızlarımızda da sürdü.
Yaz tatillerini  küçük çocuklarla biraz daha kolay geçiriyorsunuz, çünkü hava sıcak,üşütme derdi yok. Zaten suyu çok seven üç kıza sahip olduğum için de ayrıca çok şanslıyım.
Kış tatilleri küçük çocuklarla daha yorucu geçerdi.Kalın kayak kıyafetleri, bunların giyimi sırasında yaşanan arbede..
Küçük kızım ilkokula gidene kadar kayak yapanları seyretmek zorunda kaldım.Sonra ikimiz birden öğrendik.
7 yaşında bir çocuğun "Anne kar sapanıyla kayılmaz,paralel kayacaksın" uyarıları çevreden tebessümle karşılanırdı.İki büyükler bırakın yanımıza gelmeyi tepelerden bir yerlerden el sallamakla yetindiler hep.
...
İlk zamanlar yolculukların olmazsa olmazlarından ilaç şişeleri çantanın büyük bir bölümünü kaplardı.Ve de mide bulantısı hapları. Bu kadar gezen bir ailenin üç kızı da mide bulantısı çeksin hayret ederdim.Arabanın her yeri poşet doluydu.
Büyük kızım maalesef bir kobay gibi mide bulantısını geçirme denemelerimizin kurbanı oldu. Nereden duyduysak birkaç damla benzin içirmek iyi gelir demişlerdi. Bizde tatil yolunda bunu kusmalarından bezdiğimiz için bir benzin istasyonunda pompacıya rica ettik. Verdiğimiz bardağa benzin koydu.Pompadan benzin damlamadığı için bardak yarıdan çok olmuştu.Bizde büyük kızıma verdik.
Yaz sıcağında bardaktakini su zanneden kızım bir çırpıda hepsini mideye indirdi...
Sonrası komedi filmlerindeki gibi bir durum.Kızım kıpkırmızı bir yüzle ve saçlar dimdik(kıvırcık saçları vardı)
vaziyette kendini yere attı.Bir çığlık sesi var ama ondan değil benden.Çocuğun nutuku tutulmuş yerde öylece yatıyor.Ben ise bas bas bağırıyorum"Eyvah çocuğum gitti" diye.
Sanki biri kızıma zorla benzin içirmiş..
Kızımı bırakıp herkes beni sakinleştirmeye çalışıyor.
Bir gün boyunca çocuğu ateşten,sigaradan uzak tuttuk alev almasın diye.
Ne mi oldu?...Yine midesi bulandı.
Sonra 2002 yılında Amerika'ya gittiğimizde deniz tutmalarına karşı hazırlanmış bileklikleri keşfettik. Yolculuklar da keyifli hale geldi.
Yıllar içinde fark ettim ki yolculuk yapmaktan büyük keyif alıyorum.Vardığım yer değil benim için önemli olan yaptığım yolculuklar. İki gün için bile olsa küçük bir çanta hazırlamak, havanın nasıl olacağını hesaplamak, arkanda bir şeyleri bırakıp gitmek...Ve o birşeylere geri dönmek..
Hayata benzetirim yolculukları.
Bir yerden başlıyoruz,sonu belli ve biz sürekli hayatın içinde yolculuk ediyoruz.

13 Nisan 2010 Salı

KEMANCI BAŞIMIN TACI


Zaman zaman mail kutuma çok güzel  forward mesajlar gelir.
Geçtiğimiz günlerde bu mesajlardan biri çok hoşuma gitti ve bazı arkadaşlarımla paylaştım.
Klasik müzik sever misiniz ?
Hiç bahane bulmayalım.Türk milleti sözde klasik müzik den haz ettiğini söylese de, özde oyun havalarıyla göbek atmayı
tercih eder.
Kelli felli adamların oyun havası çaldığında içine Nesrin Topkapı girmişçesine,beline ceketini bağlayıp gerdan kırdığını çok gördüm. Hatta bazıları oyun pistine gidene kadar plaket almaya gidiyormuş gibi ciddi bir ifadeyle çıkar ve birden oynamaya başlar.Daha iki dakika önce borsadan,döviz girdilerinden bahseden adam sanki o değildir.
Türk kadını Armut tipi fiziğinin verdiği avantajla zaten göbek atmanın kitabını yazabilecek yetenektedir.Hatta sahnede dans eden oryantalle aşık atacak cürette olanlarına bile rastladım.
...
Geçtiğimiz hafta İzmir'de çekilmiş bir videoyu hem hayret, hem de hayranlıkla izledim.Kocaman bir salon.
Belli ki bir düğün salonu ve 150'ye yakın kadın erkek harmandalı oynuyor. Öyle bir uyum içinde oynuyorlar ki sanki daha önce prova yapmışlar.
"Kapı gıcırtısına oynamak" sözü de sadece bize ait olsa gerek.
...
 Mail kutuma gelen forward mesajda çekik gözlü çok güzel bir genç  kız keman çalıyor.
Evet tahmin ettiniz...
Vanessa Mae..
Şimdiye kadar dinlemediyseniz çok şey kaybetmişsiniz.
Vanessa Mae, 1978 yılında Singapur'da doğmuş.3 Yaşında piyanoya başlamış,daha sonra kemana geçmiş.
7 Yaşında Yılın En Başarılı Genç Sanatçısı seçilmiş.
10 Yaşında Londra Flarmoni Orkestrasında çalmış.
Vanessa Özellikle Beethoven, Mozart, Vivaldi gibi bestecilerin eserlerini modern tarzda yorumluyor.
17 yaşında çıkardığı ilk albümü 3.5 milyonluk satış yapmış.
En büyük hobisi pahalı kemanlar satın almak.150.000 Sterline aldığı kemanı çaldırmış.Sonra polis bulmuş.
Kazandığı paranın hatırı sayılır bir kısmını hayır kurumlarına bağışlıyor.
32 milyon sterlinlik serveti ile İngiltere'de kendi parasını kazanmış ikinci genç olarak biliniyor.
Çok garip bir rastlantı.Klasik keman ustası Niccola Paganini ile aynı gün doğmuş olması.
..
Vanessa Mae'in yorumladığı eserlerden dinlediğim ve sizlere önereceklerim;
Sabre Dance, Beethoven Symphony No.5, Storm( Vivaldi), Four Season(Vivaldi), Classical Gas...
...
Gerçi göbek atılamıyor, harmandalı da oynanmıyor ama müziğin çeşitliliği iyidir..

12 Nisan 2010 Pazartesi

BUNLARI BİLİYOR MUYDUNUZ?

Büyük kızım şimdiki nesil hakkında verdiğim nutuk tan sonra şöyle dedi;
" Those who criticize our generation forget who raised it" ( İngilizce yazımdan sonra bunu sıkça yapıyor.Türkçe söylemek yerine özellikle ingilizce söylüyor..Beni sınıyor aklı sıra.Sapanca'da kolej vardı biz gitmedik ya.)
" Yeni nesli eleştirenler, onları kimin yetiştirdiğini unutuyorlar."
- Kim demiş bakalım bunu? ( Kim demişse çocukların eline fırsat vermiş ve hiç iyi etmemiş.)
Kızım hınzırca gülüyor..
..
Bir arkadaşım  blogunda yayınlarsın diye güzel bir dosya yollamış.
Eminim bazılarını biliyorsunuzdur.Zaten dosyanın adı da " Bunları biliyor musunuz?" Dosya bana İngilizce geldi fakat ben Türkçe yazacağım. Anlamadığım kelimeler için de kızımdan yardım alacağım.
...
Kalbimizdeki kasların gücünün kanımızı 10 metre yükseğe fırlatabildiğini,
Filin zıplayamayan tek hayvan olduğunu,( yukarıda resimdeki inat etti zıplarım diye)
İnsanların örümcek korkusunun ölüm korkusundan daha çok olduğunu,
Kutup ayılarının solak olduğunu. ( Kalem tutuşturmuşlar hayvanın eline herhalde.)
Timsahların dillerini çıkaramadıklarını,
Hamam böceklerinin kafası kopmuş olsa da 9 gün yaşayabileceğini,
Kelebeklerin ayaklarıyla tat aldıklarını,
Hapşırırken gözümüzü açık tutmanın imkansız olduğunu,
Sivrisineklerin sadece dişilerinin ısırdıklarını,
Deniz yıldızının beyni olmadığını,
Thomas Edison'un karanlıktan korktuğunu,
Amerika'lıların % 60'ının haritada kendi ülkelerini bulamadığını,
Kendi dirseğimizi yalamamızın mümkün olmadığını,
Paris Versailles Sarayının 1300 odası olup, hiç tuvaleti olmadığını,
Parmak izleri gibi dil izlerimizin de benzersiz olduğunu,
Bu yazıyı okuyanların pek çoğunun dirseğini yalamak için uğraştığını.
Biliyor muydunuz?




11 Nisan 2010 Pazar

SIRADIŞI MI ÇILGIN MI?


İki yıl önce bir arkadaşıma "Sen hiç çılgınlık yaptın mı" dediğimde cevap vermemişti.
Belli ki yapmamıştı ,ya da sözümü ciddiye almamıştı...
Çılgın ya da sıradışı olarak adlandıracağım bir kaç insanla karşılaştım yıllar içinde. Bir tanesi sevdiğim bir arkadaşımdı. İlk tanışıklığımız 20 yıl önceye dayanır. Cihangir o yıllarda  İstanbul'un en karışık semtiydi. Sanatçıların yanısıra, sokak kadınlarının, hapçıların, hırsızların, şimdilerde hoşgörüyle baktığımız ama o zamanlar sürekli bıçaklanan kadın kılığındaki erkeklerin mekanıydı ve iki çocuklu bir aile bu semtte yaşıyordu.
Benim gibi kasabada yetişmiş biri olarak Beyoğlu, Cihangir gece gidilmesi sakıncalı bir yerdi.
Eş durumundan tanıştık. İlk tanıştığımız akşam ben hemen hemen hiç konuşmadığımı hatırlıyorum,hayretle onları izliyordum. Küçük bir ev,devasa bir buzdolabı,mutfak malzemeleri yurtdışından gelmiş.Üst komşusu Atıf Yılmaz,Türkan Şoray sık sık karşılaştığı kişilerden biri ( Atıf yılmaz'dan dolayı).Karşı apartmanda Kadir İnanır..
Bize muazzam bir sofra hazırlamış ama yemek boyunca eşiyle tartışmıştı.
Sürekli küfür eden çıtı pıtı oldukça esmer bir kadın. Sonra Arap olduğunu öğrendiğim arkadaşım canlı renklerden hoşlanırdı. Kırmızı deri ceket bir insana anca bu kadar yakışabilir diyebilirdiniz. Zencilere benzeyen göz alıcı bir fiziği vardı.
Elinden sigara düşmez , çok güzel içki içerdi. Akrabaları ve arkadaşlarından oluşan bayan gurubu ile gece geç vakitlere kadar kumar oynardı. İnsan için canını verir,kimseden de sözünü esirgemezdi.
Gecenin bir yarısı kumardan dönüşte alkollü olarak polise yakalandığını,   arabasını çekmek isteyen polisten kaçışını öyle bir anlatırdı ki deyme macera filmlerine taş çıkarırdı. Arabasına bindiyseniz dört şeritli otoyolda sol şeridi kimseye kaptırmaz,bildiğiniz bütün duaları okutur,sevap kazandırırdı.
Sanki hep olumsuz portre çizmiş gibi oldum..
Asla değil..
Çok temiz , harika yemekler yapardı. Bir insanın istediği saatte arkadaşının evine gidebiliyor olma düşüncesi bile çok güzel değil mi?  Eşi sürekli seyahatte oduğu için arkadaşlarını ağırlamaktan mutluluk duyardı. Şen kahkahalar atar, çok güzel fıkralar anlatırdı. Onu sevmemek mümkün değildi.
Çocuklarının üniversite döneminde eşinden ayrılıp Ege'ye yerleşti.
Bizi de kendisinden mahrum etti.
Bazen telefonlaşırız. Sabah hemen hiç konuşamayız çünkü gece kuşu olduğu için sabaha kadar oturur.Öyleden sonra kalkar biliriz.
...
Çılgınlık insanların kendi hayal dünyalarıyla veya yaşadığı çevreyle orantılı olarak algılanabilir. Birine normal gelen bir davranış bir başkasında çılgınlık olarak adlandırılabilir.
 ...
Ajda pekkan 60'ın üstündeki yaşıyla genç kızlara taş çıkartırken. Bir köyde veya kasabada yaşayan 60 yaşındaki bir kadın dar bir pantolon giyip makyaj yapmaya kalksa bırakın çılgınlığı bunadı diye bakılır.
...
Ünlü İspanyol ressam Frida Kahlo 1900'lü yılların başında yaşantısı, hayata bakışı ile sıradışı olmayı hak edenlerden biridir. Birbirine bitişik kaşlarıyla hatırladığımız Frida gençliğinde geçirdiği bir kaza yüzünden yıllarca yatalak olduğu halde iyileşip resim yapmaya başlamış ve dönemin ünlü ressamı Diego Rivera ile evlenmiş.
İkisinin de sadakatsizlikleriyle devam eden evliliklerinde Frida her seferinde eşine geri dönmüş ve kazadan kalma rahatsızlıkları sürekli devam etmiş.
Ölümünden kısa bir süre önce bacağı kesilen  sanatçının 143 resmi bulunmaktaymış.
Sıradışı hayatı ile filmlere konu olmuş ressam için picasso bile " Biz onun gibi insan yüzleri çizmeyi bilmiyoruuz" demiştir.
Paris Louvre Müzesinde "Çerçeve" adlı resmini görme şansına eriştiğim ressam, dönemin çılgınlarından biriymiş.
..
Cesaretsizlik ya da korkaklık diyelim. Çılgınlık yapmaktan çekinirim.
Fakat çılgın insanlar hayranlıkla takip ettiklerimdir.
..
Ne dersiniz bir çılgınlık yapalım mı?
Ama arabayı ben kullanacağım..
gece 12 'de evde olacağım..

" Bu nasıl çılgınlık" mı diyorsunuz?
Benden başka ne bekliyordunuz ki?


.

10 Nisan 2010 Cumartesi

PAZAR - PAZAR


İstanbul'da güzel bir pazar gününden merhaba;
Umarım metropollerin makus kaderi olan kapalı mekanlardaki alışveriş merkezlerine gitmektense daha sakin,yakın mekanlarda güzel bir gün geçirirsiniz.
Orta gelirde ki bir ailenin pazar günü, erkeğin ayaklarını uzatıp yatmak istemesi, kadının ise mutlaka dışarıda birşeyler yapılması yönünde küçük çaplı bir tartışma ile başlar.
Evin erkeği başından kaderine razı olmak yerine evde oturmak istediğini söyleyerek sadece kaçınılmaz sonu geciktirir.
Bu arada dizginleri evdeki çocukların eline vermeyi modernlik sayan bazı aklı evvel anne babaların günü zaten bellidir.Babanın uyuması için mekan hazırlayan bir çocuk  filmi, arkadan fast food lokantalarından birinde bol mayonez ve ketçaplı yemek...
Bu saatten sonra öldürseniz çocuğu bir yere götüremezsiniz.Ya çişi, ya uykusu gelmiştir. Ya da yorulduğunu bahane edip eve dönmek isteyecek, arabada uyuduğu için kucakta taşınacaktır. 
Merak ediyorum İstanbul'da bunları yaşamayan kaç aile var.
Üç kız çocuğundan cenneti garantileyen ben, dizginleri onların eline vermediğimi düşünsem de bu yazdıklarımı defalarca yaşamışımdır.
Çocukları büyümüş olan ailelerde durum biraz daha farklı.
Evin erkeği yine dışarı çıkmak istemeyecek,kadın öyle bir surat asacak ki bu suratı düzeltmek bir haftaya mal olacağı için hazırlık yapılıp çıkılacak.
Evin genç kız veya erkeği bu eyleme iştirak etmeyi aklından bile geçirmediği gibi, yüklüce bir harçlıkla arkadaşları ile buluşmaya gidecek.
..
Yalnız kalan karı koca" Acaba mahmut'ları da çağırsamıydık" düşüncesiyle stepne arkadaşlar arayacaklar. öyle ya kalabalık olunca birbirleriyle dalaşma sorunu yok..Belki yemekten sonra içkili bir yere gidip eğlenme ihtimali var.
Ama erkek yolda en can alıcı lafı söyleyip kenara çekilecek.
" Keşke annemlere gitseydik"
Bu saatten sonra ağzıyla kuş tutsa o günün güzel geçmesi mümkün değil.Kadın biraz uyanıksa " keşke" diyerek konuyu kapatırken biraz duygusal kadın;
" Neden her hafta senin annelere gitmemiz gündeme geliyor da benimkiler için bir şey demiyorsun.Daha gecen hafta gitmemişmiydik..Bir pazarımız var onuda...."
..
Adam biraz uyanıksa biraz da paralıysa rotayı bir mağazaya çekecek.Kadının uzun süredir bahsettiği kıyafeti alacak.Sana çok yakıştı diye yalan söyleyecek.
Yemek erkeğin kadını güldürme çabaları ile sona erecek ama bu konu bir hafta boyunca hafif kinayelerle anılacak.
..
Peki erkek en başta " Ben bugün evden çıkmak istemiyorum" deseydi de aynı son olmayacak mıydı.
...


Kadın kızgınlıkla kocasına bağırıyordu.
-"Bu evde ki bütün eşyaları ben aldım.Çamaşır makinesi benimdi,fırın, yemek yakımları... Peki benden önce senin neyin vardı?"
Adam gayet üzgün cevap verir;
-" Huzurum vardı.."