9 Nisan 2010 Cuma

ONDAN ŞİKAYET..BUNDAN ŞİKAYET..


Marketteki kadın bas bas bağırıyor "Sizi şikayet edeceğim" diyordu.
Televizyonda bir Amerikan filminde herkes herkesi birilerine şikayet ediyor. Bankaya gidiyorsun biri elindeki numara kağıdına aldırış etmeden sıranın kendinde olduğunu savunup Benden sonra gelenin numarası benim önümde olamaz" şikayet edeceğim diyor.
Okulda öğretmen "Çocuğunuz sınıfta çok konuşuyor" diye şikayet ediyor.
Başbakan muhalefeti halka şikayet ediyor, Muhalefet milletvekilini başbakana şikayet ediyor. Anne çocuğunu babaya şikayet ediyor (okulda çok konuşmuş ya)
Bu sıkıntılı konulardan uzaklaşıp komik şikayetlere ne dersiniz?

Samsun'da oturan emekli öğretmen Notere imzalattığı rüyasının, 5 yıl sonra bir kola firması tarafından reklam filmi yapıldığı iddiası ile "Rüyalarımı çaldılar" diyerek dava açmış.

Erzincan'da bir ev hanımı buzdolabım iyi soğutmuyor diye firmayı şikayet etmiş. Araştırdıklarında kadının sıcak havalarda buzdolabının raflarını çıkarıp içine oturduğu meydana çıkmış. Kapısı açık kalan buzdolabının kompresörü bozulmuş.

Elazığ'ın Maden ilçesinde mağarada oturan bir vatandaş, aşırı sıcaklardan bunalarak klima almış. Mağarada elektrik bulunmaması sebebiyle dışarıdan kaçak elektrik çekmiş. Yetersiz olan elektrik klimanın performansını bozunca tüketici, klimanın randımanı düşük diye şikayette bulunmuş.

New Jersey'den bir adam "Her şeyin listesini yapıyor. Alınacak şeyler, yapılacak işler, aranacak insanlar. Bir şey listede yoksa ona yaptırmamın imkanı yok" diye karısını polise şikayet etmiş.

Dudullu'dan polise gelen bir şikayet de "taksi durağının yanında bir tabela var her geçişimde kafamı çarpıyorum gelin o tabelayı kaldırın" olmuş.

Sağlık bakanlığının şikayet hattına gelen telefonlardan;"Besin zehirlenmesinden şüphelendiğim için zehir danışma hattını aradım fakat, bol sıvı almamı ve bir sağlık kuruluşuna başvurmamı söylediler. Zehir Danışma Hattının görevini yapmadığını düşünüyorum."

Çorum'dan bir şikayetçi; "Aile birliği kurulurken, daha sağlıklı toplum yetişmesi adına eşlerin sınava tabii tutularak evlenmesini istiyorum."
...
Temel doktora şikayet ediyordu. -Doktor bey hafızam çok zayıf herşeyi unutuyorum.
-Ne zamandan beri?
-Ne ne zamandan beri...

8 Nisan 2010 Perşembe

EN GÜZEL KAHVERENGİ


Geçen hafta biraz moralim bozuktu. Kızım işten eve gelince yanıma geldi ve elime bir paket Bitter çikolata tutuşturdu. Elimde çikolata ile geçmişe gittim bir an.
Kinder çikolataların Türkiye'ye yeni geldiği yıllarda kızım henüz küçücük bir çocuktu. Ona aldığımız çikolatanın paketini açar, yumurtasını bir çırpıda yer, içinden çıkan oyuncak gemileri,arabaları birlikte kurmamızdan büyük zevk alırdı.
..
Daha bir geçmişte ben kızımın yaşlarında, işten eve gelirken anneme ve babaanneme çikolata getirdiğimi hatırlıyorum. Babaannemim dişleri az olduğu için ona üzeri çikolata kaplı gofretlerden alır, yemesini seyrederdim. İkisinin de mutlu olduğunu hissederdim ama bu mutluluk yedikleri çikolatadan ziyade onları düşünmüş olmamdan kaynaklanıyordu.
Çikolata doğanın bir mucizesi.
Dünyanın her yerinde insanlar üzerinde aynı etkiyi uyandıran ender mutluluklardan biri.
Kakao ağacının çekirdeklerinden keşfettikleri için Azteklerden allah razı olsun. 2600 yıllık bir çömleğin içinde  bile çikolata  izine rastlanmış.
İsviçre'liler ilk sütlü çikolatayı bulana kadar tadı daha ağırmış.
Sonra kimyager Henry Nestle katı formunu üretmiş.

Merak ettiğim bir şey var. Çikolatanın mutluluk verdiği söyleniyor.
Dünyada en fazla çikolata tüketen ülke İsviçre. Yılda kişi başına 10.3 kilo çikolata tüketiliyor. Öyle ise intihar vakalarının en fazla olduğu ülke neden İsviçre? Yoksa mutluluktan ölmek dedikleri bu mu?
..
Kızımın verdiği çikolatayı mideye indirdikten sonraki ilk beş dakika o tatlı rehavet ve mutluluk hissi " Aman allahım tam da yaz arifesinde ya kilo alırsam" endişesine dönüştü. Duyan da yazın Bodrum'da "En az selüliti olan anne" yarışmasına hazırlanıyorum zannedecek.
Tamam bu fikir hiç fena değil ama abartmayayım.
 
Araştırmalarımda gördüm ki çikolatayı kadınlar daha çok seviyor. Çok mutsuz bir erkeğin önüne çikolata paketleri koyup dertli dertli yediğini hiç görmedim ama marketlerde alışveriş arabalarına çeşit çeşit çikolata dolduran çatık kaşlı kadınlara sıkça rastladım. 
Çikolata kişinin damak zevkine göre çeşitlilik gösteriyor. Sütlü, fındıklı, bitter, çam fıstıklı en çok tüketilenleriymiş. Bir de yeme adabı varmış. Öyle ağzınıza alıp çiğnemeyecekmişsiniz. Bir parça koparacak dilinizin üzerine koyacak, orada ağır ağır erimesini bekleyecekmişsiniz. İyi çikolata kopartırken ses çıkartmalı ve diliniz çikolata üzerinde bir pütür hissetmemeliymiş.
..
Keşke bu yazdıklarımı daha önce öğrenmiş olsaydım.. Acaba dilimin üzerinde uzun süre bekletseydim daha mı güzel bir tadı olurdu..
Saat kaç.. 
Market kapanmışmıdır?

7 Nisan 2010 Çarşamba

YAKIN MEKANLAR - POLONEZKÖY


Sapanca'yı anlatan yazımın ardından, '' Hani bizi götürecektin'' şikayetleri geldi. Bazı arkadaşlarım da İstanbul yakınlarındaki diğer yerleri yazmamı istediler.
O zaman her hafta bir yeri yazacak şekilde alışkanlık yapalım. Önce baharda gidilecek yerlerden başlarsak yaza doğru Ege ve Akdeniz'e kadar gidebiliriz.
Bu yazımız Polonezköy olsun.
Polonezköy 1830 yıllarında polonya'daki ayaklanma sırasında  hükümet başkanı  ve sonra da sürgündekilerin lideri olan Adam  Czartoryski tarafından osmanlılardan toprak satın alınarak kurulmuş. Bu topraklara kendi adından dolayı Adampol  denmiş. İlk yıllar Saint Benoit Fransız lisesi rahipleri tarafından çiftlik olarak kullanılsa da, daha sonraları Polonya ayaklanması sırasında sürgüne gidenlerin yerleşmesi ile nüfus kalabalıklaşmış.1938 yılında polonezköy sakinleri TC vatandaşlığını kabul etmişler. 1968 yılında da herkes işlediği toprakların hakkını eline almış.
Yıllar içinde Polonezköy sakinleri ünlü müzisyen Franz List, Fransız yazar Gustave Flaubert, Atatürk, Papa 23.Jan, polonya Eski Devlet Başkanı Lech Walesa, gibi ünlüleri ağırlamaktan memnunluk duymuşlar.
Bütün ünlüler gelmiş, gitmiş.
Sonra Dr.Muzaffer Kuşhan gelmiş..Orada bir zayıflama merkezi kurmuş.
Uzun yıllar Ağızlarının sadece yemek yemek için kullanıldığını zanneden ünlü, ünsüz bir sürü balık etinde zengin insana ev sahipliği yapmış Polonezköy. Balık etliler zayıfladıkça çiftliğin sahibinin cebi şişmanlamış. Bu arada Şehir efsaneleri  kulaktan kulağa yayılmaya başlamış.
.'' Muzaffer Kuşhan'ın çiftliğinden kaçan ünlü en yakındaki bakkal dükkanında ne kadar çikolata şeker varsa hepsini yedi.- Pişman değilim yine olsa yine yaparım dedi.''
'' Kilolarımı kaybettim hükümsüzdür.''
Bu yazıları okuyan biz faniler burnumuzun dibindeki bu güzel beldeye gidemez olduk.
Allah korusun ya bizi de Kuşhan'ın muhafızları yakalar da 20 kilometre yürütürse Bir de bu eziyetin üzerine para vereceğiz.
..
İki yıl önce ilk kez  bir arkadaşımla gittim Polonezköy'e.
Aylardan Nisan'dı.
Askeriyenin yanında Polonyalılara ait mezarlığın önünde arabayı bıraktık. Mezarlığın içine girip orada yatanlara ve kendi ölenlerimize dua okuduk. Sonra yürüyerek köyü gezdik.
Sakin, hem de çok sakin bir köy.
Her yıl Haziran ayının 2. veya 3. haftası yapılan Kiraz Festivalinde bu sakinlik yerini eğlenceye bırakırmış.
Yollar tertemiz. Hafta arası giderseniz hem fazla kalabalık olmaz, hem de trafik sorunu yaşamadan köyün tadını çıkarabilirsiniz.
Polonezköy'de ne yenir?
Kahvaltıları çok ünlü. Piknik alanları var. İsterseniz piknik de yapabilirsiniz.
Biz yemeğimizi Leonardo Restoran da yedik. Ortam güzeldi. Bahçe içinde kocaman bir evi restoran haline getirmişler. Yemekleri Fransız mutfağından esinlenmiş. Bahçenin etrafına dağılmış masalar güzel hazırlanmıştı. Bizden başka sadece üç masada müşteri olmasına rağmen servisin ağır olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Yemekten sonra verdikleri vişne likörü çok güzeldi. Daha sonra öğrendiğime göre ceviz ve vişne likörü Polonezköy'e ait farklı bir tatmış.
Gördüğüm fakat yemeklerini yeme fırsatı bulamadığım bir kaç restoran ismi vereyim haksızlık olmasın. Karçma Restoran, Obara Inn, Cafe Polonez..
Bence günübirlik gitseniz yeterlidir fakat ille de kalacağım diyorsanız; Adampol Otel, Alinda Otel, Gülayın Otel, Polonezköy Country Clup önereceğim konaklama yerleri olabilir.
Nasıl Gidilir?
Avrupa yakasında oturanlar için , Fatih Sultan Mehmet köprüsünden Anadolu yakasına geçtiğinizde Beykoz, Kavacık sapağından girin. Kavacık'ı bir km. geçtikten sonra  tabelalar sizi yönlendirecektir.
..
Bu arada; 19 yaşındaki bir genç kızın spor yaptığı sırada kalp krizinden ölmesinin ardından Dr. Kuşhan'ın merkezi ruhsatsız olduğu gerekçesi ile kapatılmış.








6 Nisan 2010 Salı

GÜNAYDIN İLE GÜNE BAŞLAMAK


Sıkı bir Hıncal Uluç takipçisiyim.
İnsanlar onu ya çok sever, ya da nefret ederlermiş.
Ben sevenlerdenim.
Kitaplığımda bütün kitapları bulunur. Her gün girdiğim gazeteoku.com sitesinde  Yılmaz Özdil'den sonra okuduğum ikinci yazardır.
Yıllar önce bir hafta sonu yazısında " Haftanın ilk günü tanımadığınız kişilere Günaydın diyerek yolunuza devam edin.O günü çok daha iyi geçireceksiniz" diyordu.
Bir bildiği vardır diyerek işe gitmek için evden çıktım. Asansörün önünde uzun süre beklemek zorunda kaldım.Üst kattan biri asansörün içinde fakat kapısını kapatmamış belli ki evden birine talimatlar veriyor. Konuşma seslerini duyuyorum. Bir süre sonra sesler kesildi ve asansör katıma indi. İçeri girdim benden yirmi santim daha uzun leopar desenli bir kıyafet giymiş benim yaşlarımda,sahte sarışın bir kadınla karşılaştım. Kadın konuşsa ağzından çıkacak laf şu olacak "Bu dünyayı ben yarattım,öteki dünya için de kocam parayı bastırıp en güzel yerleri alacak"
Hıncal uluç geldi aklıma " Günaydın" dedim. Kadın bir böceğe bakarmış gibi bana bakarak cevap bile vermedi.O dönemde 300 işçinin patronu olarak o bakışın yarısı kadar bir bakışı kimseye atmamış olan ben öylece kalakaldım.
Sinirle arabama bindim. Aynada kendime baktım. Saçlar atkuyruğu, üzerimde bir kazak, kot pantolon, mont.
Tekstil ihracat şirketimiz var.O gün yurt dışına diktiğimiz ürünlerin sevkiyatını yapacağız. Bütün gün Depoda olacağım ve kıyafetim oraya uygun.
Sözde güne iyi başlayacaktık.
Şirkete geldim. Bir ara muhasebe kısmına geçtim.Muhasebe ile benim odamın arasında buzlu camlı bir bölme var.Orada bir gölge gördüm.Odama gittiğimde tanımadığım bir genç elinde cüzdanım ve cep telefonum olmak üzere bana bakıyordu.Adamın şaşkınlığından yararlanıp elinden cüzdanımı ve cep telefonumu aldım. Adam kaçmaya başladı. Bunu fark eden işçiler de peşinden koştular. Bir sokak ileride yakalamışlar. Şirket Polis Karakolunun çok yakınında olduğu için hemen oraya götürmüşler.
Komiser eşimin arkadaşı. Eşim o sıra seyahatte. Hırsızı alıkoymuş ve beni ve olayı gören başka kim varsa onu çağırmış.
Olayı gören muhasebecim..
Muhasebecimi alarak karakola gittim.
Yazımın başında anlattığım gibi kıyafetimi gözünüzün önüne getirin.Çünkü muhasebecim o gün deri siyah bir pantolon giymiş,  topuklu bir bot,saçlar fönlü, güzel bir kazak var üzerinde.
Komiser ile gıyaben tanışıyoruz.Odasına girdik. Masasının karşısında iki sandalye var birinin üzeri dosya dolu diğerine muhasebeciyi oturttu. Bana da sizde şöyle ayakta durun dedi. Muhasebecim itiraz edecek oldu ama ona fırsat vermiyor. Ya  telefonla konuşuyor, ya da eşimle geçen hafta birlikte yemek yemişler ondan bahsediyor.Bu konuşmayı yaparken yüzüme bile bakmıyor.Belli ki kıyafetlerimize bakarak muhasebecimi ben sanıyor.
Sonunda kızcağız  fırsatını bulup beni tanıştırdı. Komiserin yüzündeki ifade görülmeye değerdi.
...Günaydın...
...
Bu arada asansördeki kadına ne mi oldu?  İlahi adalet diyelim. Bir süre sonra bizim çok samimi olduğumuz nüfuzlu biriyle iş yapmak istemişler. Aracı olmamız için uzun süre bizimle iletişim kurmaya çalıştılar.

5 Nisan 2010 Pazartesi

MEZAR TAŞLARI


Temel mezar taşına yazdırmış, " Hastayım diyordum inanmadınız,gördünüz mü şimdi ?"
Mezar taşları her zaman ilgimi çekmiştir. Taşların gösterişli olmasından ziyade yazılanlara anlamlar yüklemek hoşuma gider. Bazılarında o kadar gizemli yazılar olur ki ölen hakkında bir hikaye kuramazsın.
Bazı mezar taşları da ölenin hayat hikayesi gibidir, hemen okursun hayatını o kısacık yazılarda.
Bence doğum ve ölüm tarihlerinin dışında yazılan yazılar bir ruh taşır, ölen ve yazdıran adına..
Mezar taşı yazılarını araştırırken  temel'e ithaf edilen "Hastayım diyordum.." ile başlayan yazıyı yabancı bir mezarda görünce "Pes yani bunu da mı çalmışız."dedim ve gördüğüm resmi yazının başına koydum.( Diğer resim çapkın bir adam için yaptırılmış mezar taşıymış...Yok merak etmeyin bizde değil, yabancılarda.)
Şimdi mezar taşlarında neler yazıyormuş bir bakalım. 

Şanlıurfa mezar taşı konusunda çok yaratıcı bir ilimiz.Ölenlerin ölüm sebebine göre mezar taşı hazırlanıyor.
Trafik kazasında ölenin taşına otomobil, kamyon gibi resimler çiziliyor.
Bir mezar taşına silah resmi çizilmiş ve altına" Kaderim böyleymiş" yazılmış.
...
Karı dırıltısından ölen Esseyid Halil amcanın ruhuna el fatiha..Hicri 1260
(Rahmetli halil amca eşi ile annesi arasında kalmış.Karı derken sadece karısı anlaşılmasın.)
...
Ne baharım kaldı ne yazım
Ne ağrım kaldı ne sızım.
Fayda vermiyor oğlum kızım.
Sana geldim ya resulullah
( Çok hastalık çekmiş bir ölenin mezar taşından.)
..
Hep toprak sahibi olmak isterdi, sonunda muradına erdi.
( Bu tam trajikomik bir yazı.)
..
Bir ölüm var bu kadar zor
Bir ölüm böyle amansız
Ne olurdu, ne olurdu
Gitmeseydin apansız
( Kerim Tekin 'in mezar taşında)
...
Sadri Alışık'ın mezar taşında sadece şapka resmi var.
..
Eski bir mezar taşının kitabesinde afyon içtiği halde 130 yıl yaşadı yazıyor.
(Bu mezar taşı eski türkçe yazılmış. Rahmetli şimdi yaşasaydı kesin alemci olurdu.)
...
Nazım Hikmet'in mezar taşında Rüzgara Karşı şiirinden esinlenerek , rüzgara karşı yürüyen adam figürü resmedilmiş.
..
Aziz Nesin'in  mezar taşı hatta bir mezarı bile yok. Nesin Vakfında dört ayrı yer kazılmış ve birine gömülmüş. Mezarı belli olmasın diye, dördünün de üzerine herhangi bir işaret konmamış.
..
Bizim sevdiğimiz öldüğünde Özdemir Asaf'dan şu dizeleri yazdırmıştık mezar taşına;
Döneceğim bekleyin dedi gitti.
Biz bekledik ama o dönmedi.
Ölüm gibi bir şey oldu
Biliyoruz o ölmedi..






4 Nisan 2010 Pazar

YİNE KİTAP...DAİMA KİTAP


Hafta sonu kitaplığımın tozunu alırken bir süre önce okumaya başlayıp, o sıra aldığım başka kitaplar daha çok ilgimi çektiği için yarım bıraktığım bir kitap dikkatimi çekti. Aslında yarım kalmış bir kitap bünyemde tahribata yol açar,sevsem de sevmesem de bitirmeye çalışırım.
Orhan Pamuk'un "Benim Adım Kırmızı" kitabını sonuna kadar okumuş biri olarak bu kitabı nasıl yarım bıraktım diye kendime kızarak okumaya başladım..Önce ayraç koyduğum yerden başlamak gibi bir gaflete düştüysem de geçmişte okuduklarımla ilgili aklımda bir şey kalmadığını fark edince başa döndüm.
Beynimin bir lobu ısrarla " Bunama belirtilerin başladı." gibi acımasız ısrarını sürdürse de kitabın adını duyduğunuzda hatırlama imkanımın az olduğunu sizde fark edeceksiniz.
Nietzsche Ağladığında...
Nietzsche adını hepimiz bir yerlerden mutlaka duymuşuzdur.
İsterseniz biraz hafızamızı tazeleyelim.
Frederich Wilhelm Nietsche 19. Y.Y.da yaşamış Alman düşünürü. Pos bıyıklarıyla hatırlanır.
Annesine olan aşkı yüzünden hayatına giren her kadında annesini arar.
Bazı kaynaklar Frengiden, bazı kaynaklar delirerek öldüğünü söyler.25 yaşında Profesör olmuş ve felsefe dünyasında 2 yüzyıl erken doğmuş bir dahi olarak bilinir.
"Karanlığın içine Uzun Süre Bakarsanız, Karanlık da Sizin içinize Bakar"
"Ne Kadar Yükselirsen O kadar Küçük Görünürsün Uçmak Bilmeyenlere" sözlerinin sahibi.
..
İrvin D. Yalom, 19.Y.Y. Viyanasında geçen kurgu  romanında, bütün isimleri gerçeğine uygun olarak kullanmış.
 Gerçek hayatta hiç karşılaşmamış olan dönemin ünlü doktoru Breuer ile Nietzsche'nin karşılıklı konuşmaları kitabın en can alıcı yerleri olarak söylenebilir.
20 dile çevrilen roman İsrail'de dört yıl boyunca en çok satan kitaplar listesinde ilk sırada yer almış,2007 yılında filmi yapıldıysa  da kitabı kadar ilgi çekmemiştir.
...
Kitap hakkında ne söylenmiş diye araştırdığımda, şöyle yorumlara rastladım.
- Nietszche Ağladığında kitap oluyor, ben ağladığımda bir şey olmuyor.
- Modern psikiyatri'nin temellerinin atıldığı dönemi incelememizi sağlayan bir kitap.
- İnsanı içten içe değişmeye ve bir şeyleri anlamaya bu kadar güçle sürükleyen nadir kitaplardan  
..
Eh bu kadar yazdıktan sonra okuyun bir zahmet..
Bu kitabı okuduktan sonra Filozof olmazsınız belki ama, bir filozof nasıl düşünür onu anlayabilirsiniz.
Kolay gelsin.

3 Nisan 2010 Cumartesi

KOMŞULAR


Yaşadığım kasabada komşuluk diye bir terim yoktu. Çünkü evimize yakın oturan hemen herkes bir şekilde akrabamız oluyordu. Uzak akraba veya  yakın akraba..
 Başka sokakta veya mahallede oturan ve evlerinin önünden geçerken dayak yediğimiz çocukların anne ve babalarını komşu olarak bilirdik. Mahallemizin dışında dayak yediğimiz çocukları kendi mahallemizde kıstırdığımızda bizi yakalayan büyüklerimiz '' Yapma evladım.. Komşu çocuğu dövülürmü'' derlerdi.
80'li yılların sonunda evlenip İstanbul'a yerleşince apartman ile tanışıp komşuluk kavramını öğrendim. İlk zamanlar her ne kadar sancılı bir durum olduysa da komşularımı hep sevdim. Sancılı diyorum çünkü bahçeli, tek katlı bir evde 25 yıl geçirmiş biri olarak astığım temiz çamaşırların üst komşumun silkelediği halıdan kirleneceğini bilememiş, balkonda kahvaltı yaparken üst kattaki komşumun çiçeklerini aynı saatte suladığından habersiz masamın çamur içinde kalacağını kestirememiştim.. Aslında ben şanslı azınlıktandım. Bina aileye aitti ve bizden başka herkes kiracıydı. Düşünsenize ya  biz değil de üst komşum ev sahibi olsaydı..
Yine de yaşadığım  mağduriyetlerden sonra apartman hayatına alıştım. Çamaşırlarımı gecenin bir vaktinde asıp sabah erkenden topladım. Balkonda kahvaltıyı üst komşumun çiçek sulama ritüelinden sonra gerçekleştirdim.
Sonraki yıllarda başka semtlerde farklı komşularım oldu. Hele 16 yıl önceki evime sadece komşumu ilk görüşte çok sevdiğim için taşındım ve yıllardır dostluğumuz devam ediyor.
Başka bir komşum ile tanışmamız çok ilginç. Bir pazar günü kapımızın önünden gelen seslerle dışarıya çıktık. Kapımızın önündeki su borusu patlamış, komşumuz olan çift ellerinde bezlerle suyun bizim eve girmesini önlemeye çalışıyorlar. Pazar günleri pek evde olmadığımız için zile de basmamışlar. Bu ince davranışlarından çok etkilenmiştik. Sonraları o kadar iyi anlaştık ki bazen küçük kızımın gece uykusuzluklarını  duyarlar gecenin bir yarısı gelip alırlardı bizden.''Biraz dinlenin çocuğa biz bakalım '' diye.
Ne mutlu ki tartıştığım hiç komşum olmadı. Ya bana denk gelmedi, ya da şanslıydım diyeyim.
Şimdi iki yıldır oturduğum evde komşularımı henüz tanımıyorum. Taşındığımdan bu yana hangi komşumdan geldiğini bilemediğim bir tadilat sesi o kadar bezdirdi ki sormayın.  Günün herhangi bir saatinde bir matkap sesi veya çekiç sesi mutlaka duyuluyor. Anlamadığım şey bir apartman katında aylarca sürecek bir tadilat ne olabilir.
Evin içine aynı tarzda bir başka ev bile yapsalar bu kadar sürmezdi eminim.
Aslında ilginç teorilerim var. Üst katlarda bir komşum evini işkence odası haline getirdi. Bu matkap sesi de  kurbanlarına uyguladığı işkencenin bir parçası.
Ya da komşum yap-boz oyunlarından hoşlanıyor, birkaç ayda yaptığı her şeyi bozuyor tekrar yapıyor..
Ya da evin yaramaz çocuğu matkap sesinden başka bir sesle uyumuyor..
Artık merak etmiyorum. Hatta bu seslere alışmaya mı başladım ne?
En azından  ''Yetişin Komşularrr'' ile başlayan bir bağırış sesi duymadığıma şükrediyorum.

2 Nisan 2010 Cuma

TARİH VE ANEKDOTLAR




Tarih sever misiniz?
Ben tarihin bir masal veya hikaye anlatılır gibi anlatılmasından hoşlanıyorum.Yıl ay gibi ezberlenmesi gereken zaman kavramını da sevmiyorum.
Bugün tarihte yaşanmış ilginç anekdotlar yazmak istiyorum. Bir arkadaş meclisinde veya çocuklarınızla muhabbetlerinizde anlatabilirsiniz. Bu arada sizler de yorum köşesinde farklı anekdotlar yazabilirsiniz.
..
Kristof Kolomb bir akşam vakti İspanyol asilleri ile yemek yiyordu. Asillerden pek çoğu kolomb'u küçümsüyordu.
Yemek sırasında söz Amerika'nın keşfinden bahsedilince içlerinden biri;
''Oraları keşfetmek zor bir şey değil '' dedi. Kolomb bu söze karşılık eline bir yumurta alarak ''Hanginiz bu yumurtayı dik bir şekilde durduracak'' diye sordu.
Yumurta elden ele dolaşmış fakat hiç kimse becerememişti. Kolomb yumurtayı aldı, dibini hafifçe çatlatarak yassılaştırdı ve masada durmasını sağladı.
Masadakiler itiraz etti. '' Bu zor bir şey değil ki.'' dediler.
Kolomb;'' Ben yapana kadar hepinize zor gelmişti.''
...
Mimar Sinan'ın yanında çalışan mimar adayı bir gün yanına gelir. '' Ben artık senin yanında çalışmak istemiyorum. Seni geçtiğimi düşünüyorum''
Mimar Sinan eline iki yumurta alır. '' Ne zaman ki bu iki yumurtayı üst üste koymayı becerirsin beni geçtiğine inanır seni serbest bırakırım '' der.
Mimar adayı elinde yumurtalar olduğu halde çıkar gider.Birkaç gün uğraşır dener. bir türlü iki yumurtayı üst üste koyamaz. Ustasının yanına biraz mahcup döner.
''Ben yapamadım ama sizin yapacağınız ne malum''
Mimar Sinan parmağından yüzüğünü çıkarır yumurtanın üzerine koyar diğer yumurtayı da yüzüğün üzerine yerleştirir.
'' Nasıl yapman gerektiğinden önce ne yapman gerekir onu öğrenmen gerekir'' der.
...
Dünya nimetleriyle ilgisi olmayan ünlü filozof Diyojen dar bir sokakta ,zengin fakat bir o kadar da kibirli birine rastlar. Yollarına devam etmeleri için ikisinden birinin kenara çekilmesi gerekmektedir.
Kibirli zengin hor gören bir ifadeyle;
'' Ben bir serserinin önünde kenara çekilmem'' der.
Diyojen gayet sakin kenara çekilir ve karşılık verir;
'' Ben çekilirim''
....
Ünlü ingiliz yazar Bernard Shaw ile Churchill birbirleri ile hiç geçinemez,fırsat buldukça birbirlerini iğneleyici sözler söylerlermiş..
Bernard Shaw bir oyununun galasına Churchill'i davet etmiş ve davetiyeye şunları yazmış.
''Size oyunum için iki kişilik  davetiye gönderiyorum . Dostunuzla  gelebilirsiniz..Tabi bir dostunuz varsa.''
Churchill hemen cevap yollamış.
''Maalesef o gece başka bir yere söz verdiğim için oyununuza gelemeyeceğim. İkinci gece gelebilirim.Tabi ikinci gece oyununuz oynarsa.''
...
Churchill Avam kamarasında milletvekillerine konuşma yaparken, muhalefet partisinden bir kadın milletvekili kızgınlıkla seslenir, ''Eğer karınız olsaydım kahvenize zehir karıştırırdım.''
Churchill gayet sakin kadına döner ve cevabı yapıştırır;'' Hanımefendi eğer karım olsaydınız o kahveyi seve seve içerdim''

1 Nisan 2010 Perşembe

KLAVYE


Eski tozlu bir klavye ile yazı yazmaya çalışıyordum bir süredir. Mouse altlığım yoktu.
Kendimi acındırmaya çalışmıyorum. Evde ikisi format atmaktan iyice ağırlaşmış, bir tanesi düzgün üç dizüstü bilgisayarımız olduğu halde masaüstü bilgisayarını tercih ediyorum.
Masaüstü bilgisayarımın klavyesi çok eskiydi. Aslen Q klavye olarak doğmuş, bilinmeyen nedenlerden F klavyeye çevrilmek istenmiş. Fakat o aslına sadık kalarak Q klavye olarak bugünlere gelmiş.
Bugün yeni moda olan elektronik marketlerinden birine gidip, klavye,kablosuz mouse alınca monitörümün arkasının genişliğinin akrandan daha büyük olduğunu hatırlayıp bir tane de monitör aldık. Yeni monitörün yanında eskisi 70'li yıllarda ki  Grundig marka hantal televizyon gibi kaldı.
Hani arkasına iki oda bir salon sığdıracak kadar geniş olan televizyonlar vardı. Kirlenmesin diye üzerine dantel örtüler örtülür, ya da televizyon dolapları denilen kapalı ve kilitli dolaplarda muhafaza edilirdi. Sanırım o zamandan kalma televizyonları bir aklı evvel almış ve bilgisayar monitörü olarak değerlendirmiş.

Önce klavye alacağız. görevli genç kablolu kablosuz bir sürü model gösterdi. ''Şayet ıslak bir şey dökerseniz bakın arkasında tahliye boşlukları var'' dedi. Gören de klavyenin üzerinden İSKİ'nin borularını geçireceğiz sanır. Neyse kablosuz ve ortalama fiyatta birinde karar kıldık. Yanında kablosuz  Mouse hediye. (Yaşasın )
Bu arada üzerinde Mısır Piramidi resmi olan mouse altlığını elimden bırakmıyorum..
Bize yardımcı olması için görevliyi tekrar çağırdık.
Sıra monitöre geldi. Her marka her model var. Hatta resim çerçevesi şeklinde pembe, sarı, mor olanlara gözüm takılmadı değil. Sonra "Koskoca kadın oldun ne o öyle çocuk gibi" diyerek kendimi azarladım. Orta boyda birini beğendim. Görevli ısrarla başka bir monitör vermek istiyor. Sanki bize vermek istediği monitörle aralarında kan davası var elden çıkarmak istiyor . Hiç itibar etmedim. Beğendiğimi yüklediğim gibi kasaya geldim.   Kasada yüzyılın icadı  ödeme şekli olan kredi kartına taksit yaptırdık. Eve getirip kurduk.
Arkası 3-5 santimlik incecik plazma ekranı görünce ''Kesin malzemeden çalmışlardır'' diye düşünüyor insan.
Malzemeden çalmış olsalar da yeni Monitörüme, Klavyeme, Mouse'uma bayıldım.
Hiç belli olmaz bakarsınız üzerine bir dantel örtü bile örtebilirim.

TEŞEKKÜR

Henüz çok mu erken bilemiyorum ama bir teşekkür yazısı yazmak farz oldu.
Blogumu oluşturduğumdan beri yazılarımı okuyan ve mail, yorum, telefonla  beni yüreklendiren arkadaşlarıma,
Uzun yıllar görmediğim ve bu blog sayesinde haberleştiğim dostlarıma, sevdiklerime, sıkı bir takipçim olan kızlarıma teşekkür ediyorum.
İyi ki varsınız..